Bir Zamanlar Derince & Akıp Giden Yıllar

İçindekiler

 

1.     DERİNCE’NİN ANTİK ÇAĞLARDAKİ KONUMU,

1.1. Derince’nin Bitinya Krallığı Öncesi Durumu,

1.2. Derince’nin Bitinya Krallığı Dönemindeki Durumu,

1.3. Derince’nin Roma İmparatorluğu Dönemindeki Durumu,

1.4. Derince’nin Bizans İmparatorluğu Dönemindeki Durumu,

1.5. Derince’nin Osmanlı İmparatorluğu Dönemindeki Durumu,

1.6. Kral ve Yönetici Adları

1.7. Önemli Kişiler ve Olaylar

1.8. Arkolojik Kalıntılar

2.     İZMİT, İLÇE VE BELLİ YERLEŞİM YERLERİNİN KISA ÖYKÜLERİ,

2.1. İzmit

2.2. Akmeşe

2.3. Arslanbey

2.4. B.Derbent

2.5. Bahçecik

2.6. Darıca

2.7. Değirmendere

2.8. Diliskelesi

2.9. Eskihisar

2.10. Gebze

2.11. Gölcük

2.12. Hereke

2.13. Kandıra

2.14. Karamürsel

2.15. Tavşancıl

2.16. Yarımca

2.17. Yuvacık

3.     DERİNCE ADI NERDEN GELMEKTE VE ÖYKÜSÜ,

4.     OSMANLI İMPARATORLUĞU SIRASINDA DERİNCE’NİN DURUMU,

5.     OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN BÖLÜNMESİ VE PARÇALANMASI DÖNEMİ,

6.     BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI

7.     I. BALKAN SAVAŞLARI,

8.     II. BALKAN SAVAŞLARI,

9.     İZMİT’İN İNGİLİZ VE YUNANLILARCA İŞGALİ VE DERİNCE’NİN DURUMU,

10. KURTULUŞ SAVAŞI YILLARI VE DERİNCE’NİN DURUMU,

11. İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI

12. CEVAT ABBAS GÜRER PAŞA, KÖŞKÜ VE 1. İLKOKULU’NUN ÖYKÜSÜ,

13. CUMHURİYET DÖNEMİ VE DERİNCE’NİN DURUMU,

14. BAĞDAT-ANADOLU DEMİRYOLU HATTI’NIN 1873 YILINDA ALMANYA TARAFINDAN FİNANSMANI VE YAPILMASI,

14.1. TCDD Demiryolu Öyküsü ve Ulaştırma Bakanlığı Web Sayfası,

14.2. İstasyon Yapısı ve Eklenti Yapıları,

14.3. İstasyon Parkı, Ağaç Çeşitleri

15. DERİNCE LİMANI’NIN 1900-1904 YILLARI ARASINDA ALMANYA TARFINDAN FİNANSE EDİLİP YAPILMA ÖYKÜSÜ VE GÖRÜNTÜLERİ, GÖREV YAPMIŞ MÜDÜRLER,

15.1. Yönetim Yapısı,

15.2. Fırın Yapısı,

15.3. İşçi Koğuşları

15.4. Atelye Yapıları,

15.5. Donanım ve Vinçler

10.   MANNESMANN ROHREN WERKE KOMOTAU BAYRAK DİREĞİ,

11.   ATATÜRK’ÜN DERİNCE’YE TREN İLE GELİŞİ,

11.1. Romanya Göçmenleri’nin Derince’ye yerleştirilme emri ve olay görüntüleri,

11.2. Derince’nin Birinci İlkokulu Açılış Öykü & Görüntüleri

11.3. Cevat Abbas Paşa Köşkü Öyküsü ve Görüntüleri,

12.   MANALAR’IN ÖYKÜSÜ VE GÖRÜNTÜLERİ,

12.1. İlk Hapishane,

12.2. Derince’ye Ekmek Verilmesi,

12.3. Derince’ye Yemek Sağlanması,

12.4. Pilav Günleri,

12.5. Cephanelik Patlaması,

13.   TRAVERS FABRİKASI, GÖREV YAPMIŞ MÜDÜRLER,

13.1. Yönetim ve Atelye Yapıları,

13.2. Petter Jeneratörü,

13.3. Derince’ye Elektrik Verilmesi,

14.   ROMANYA’NIN TARİHİ, OSMANLI-ROMANYA SAVAŞLARI VE ROMANYA’NIN BAĞIMSIZLIĞI,

15.   ROMANYA İLE YAPILAN İKİLİ ANLAŞMALAR VE 1935 BÜYÜK ROMANYA GÖÇÜ ÖYKÜSÜ VE GÖRÜNTÜLERİ,

16.   ROMANYA GÖÇMENLERİ’NİN GELDİĞİ BÖLGELER,

17.   TATARLARIN ROMANYA’DAKİ DURUMU VE TÜRKİYE’YE GÖÇLERİ,

18.   ÇİNGENELERİN ROMANYA’DAKİ DURUMU VE TÜRKİYE’ YE GÖÇLERİ,

19.   TÜRKLER’İN ROMANYA’DAKİ DURUMU VE TÜRKİYE’YE GÖÇLERİ,

20.   ROMANYA KÖKENLİLERİN ROMANYA’YA GÖÇLERİ VE YERLEŞTİKLERİ YERLER,

21.   1950 BÜYÜK BULGARİSTAN GÖÇÜ VE DERİNCE’YE YERLEŞİMLERİ,

22.   BULGARİSTAN’NIN TARİHİ, OSMANLI-BULGARİSTAN SAVAŞLARI VE BULGARİSTAN’IN BAĞIMSIZLIĞI,

23.   BULGARİSTAN İLE YAPILAN İKİLİ GÖÇ ANLAŞMALARI,

24.   BULGARİSTAN GÖÇMENLERİ’NİN GELDİĞİ BÖLGELER,

25.   BULGAR KÖKENLİLERİN BULGARİSTAN’A GÖÇLERİ VE YERLEŞTİKLERİ YERLER,

26.   DERİNCE LİMANI BUĞDAY SİLOLARI,

27.   DERİNCE LİMANI ULAŞTIRMA BİRLİĞİ,

28.   DERİNCE LİMANI MARSHAL ASKERİ YARDIM SEVKİYATI,

29.   TOPALLAR KÖYÜ (ÇINARLI’NIN ÖYKÜSÜ), MUHARTLAR,

30.   DERİNCE’NİN İLK MUHTARLARI,

31.   DERİNCE’DE GÖREV YAPMIŞ MUHTARLAR,

32.   DERİNCE’NİN BELEDİYE OLUŞU VE BELEDİYE BAŞKANLARI,

33.   DERİNCE’NİN İLÇE OLUŞU VE KAYMAKAMLARI,

34.   DERİNCE’DEN E-5 KARAYOLU’NUN GEÇİRİLİŞİ,

35.   DERİNCE KARAKOLU, GÖREV YAPMIŞ KOMİSERLER,

36.   DERİNCE’YE İLK ELEKTRİK’İN VERİLMESİ VE TRAFO’NUN KURULUŞU,

37.   DERİNCE’YE İLK ŞEBEKE SUYU’NUN VERİLMESİ,

38.   DERİNCE’DE İLK ULAŞIM OLANAKLARI

39.   DERİNCE’DE İLK DOLMUŞ VE OTOBÜS DURAĞI,

40.   DERİNCE’DE İLK TAKSİ DURAĞI (BİRLİK TAKSİ)

41.   DERİNCE’DE DOLMUŞ VE OTOBÜS DURAĞI,

42.   DERİNCE’DE İKİNCİ TAKSİ DURAĞI (SARAY TAKSİ)

43.   DERİNCE’DE GEÇİT’İN YAPILMASI

44.   ÇELİK SANAYİ, GÖREV YAPMIŞ MÜDÜRLER,

45.   PETROL OFİSİ, 1952, GÖREV YAPMIŞ MÜDÜRLER,

46.   PETROL OFİSİ MAĞDENİ YAĞLAR TESİSLERİ, GÖREV YAPMIŞ MÜDÜRLER,

47.   SHELL OIL CO., GÖREV YAPMIŞ MÜDÜRLER,

48.   KORUMA TARIM, GÖREV YAPMIŞ MÜDÜRLER,

49.   DEMİRELLER, GÖREV YAPMIŞ MÜDÜRLER,

50.   ÇENESUYU,

51.   DURAMEL, GÖREV YAPMIŞ MÜDÜRLER,

52.   TÜRKKABLO A.O. 1963, GÖREV YAPMIŞ MÜDÜRLER,

53.   UN FABRİKASI, GÖREV YAPMIŞ MÜDÜRLER,

54.   DERİNCE’YE HİZMETİ GEÇMİŞ KİŞİLER

55.   DERİNCE’NİN DE ETKİLENDİĞİ DEPREM FELAKETLERİ VE GEÇMİŞTE YAŞANMIŞ DEPREMLER

56.   KAYNAKÇA VE YARARLANILAN ESERLER,

57.   DERİNCE’NİN GEÇMİŞİ DENEMESİ İLGİLİ YAPILAN YAZIŞMALAR,

58.   SÖZLÜK,

59.   BİR ZAMANLAR DERİNCE AKIP GİDEN YILLAR

 

İTHAF

Anılarımı ilkin ve öncelikle, sevgili ve rahmetli babam Mehmet Kiraz, sevgili ve çilekeş annem Necmiye (Orataş) Kiraz ve yaşamımın her türlü zorluk ve güçlüklerine benimle birlikte katlanmış sevgili kardeşlerim Heyecen Kiraz, Hanife Kiraz ve Huriye (Kiraz) Ofluoğlu’na, ikincil olarak hayatını benimle paylaşan pek sevgili eşim Hanife (Aykan) Kiraz, sevimli ve cici kızlarım Bengisu Kiraz ve Aybüke Beren Kiraz’a, üçüncül olarak eşimin değerli babası Ali Osman Aykan, sevgili annesi Zeliha (Aşıkoğlu) Akyan, kardeşleri rahmetli Özgen Aykan ve sevgili Nalan Aykan ve Barış Aykana, son olarak ta yaşamım boyunca hayatı acı ve tatlı yanları ile bir şekilde benimle paylaşmış sevgili öğretmenlerim, yakın dost ve arkadaşlarıma ve anılarımın kaleme alınmasında katkıları olanlar ile tüm Derincelilere ithaf ediyorum.

 

TEŞEKKÜRLER VE ANMA

Anılarımı ve belleğimi canlandırmak ve onaylatmak için bir çok eski Derinceli, Derince’de resmi yada sivil olarak görev yapmış insanlar, onların torunları yada belli yaşa ulaşmış ama hala ilk günleri berrak bir şekilde anımsayan kişilerle sohbetler yaptım. Kendilerine, bizzat şahsim ve Derince’ye katkısı olmuş ama aramızda bulunmayanlar adına teşekkürlerimi sunmak istiyorum.

 

Görüştüğüm ve bu denemenin oluşmasında bizzat katkıları olan kişilerin isimlerini abecesel olarak sıralamak istiyorum; İlkokul arkadaşlarımdan Yüksel Günaydın’nın ağbisi Adnan Günaydın, ilkokul arkadaşlarımdan Adnan Yüksel Çevik ve eşi Nihal, babamın iş arkadaşı ve aile dostu Ahmet Batur, Liman Personel Müdürü Ahmet Seven, Eczane Haldun’un sahibi Ahmet Sunmak..

 

Eski Çarşı esnafından Ali Balcı, Hüseyin Yolalandan, Haci Veli Toplu’nun torunu Caner Toplu, Eski Çarşı’nın en eski kara fırınının sahibi Nizamettin Balcı’nın oğlu Cemalettin Balcı, Pirireis İlkokulu öğretmenlerimizden Emin Yıldızhan, Travers Fabrikası Müdürü Fahrettin Ağiç, Turgut Reis İlkokulu Müdürü Fazlı Cengiz, Pirireis İlkokulu'ndan sınıf arkadaşlarımdan ve 44 Evler'den Feridun Özkan, Eski Çarşı ve Esi Limanyolu berberlerinden “KarslıHamza Öz, çocukluk arkadaşım İsa Batur..

 

Sarısakalı’ın torunu ve Şerafettin Akyol amcanın oğlu Kadir Akyol, Eski Çarşı’nın en eski berberlerden, İstanbul Kadıköy asıllı, Cici Berber’in sahibi Lütfü Özkan, ilkokul arkadaşım Adnan Yüksel Çevik’n ablası ve eniştesi Hanife & Mecit Toksöz, ilkokul arkadaşım Fatma Akın’nın erkek kardeşi Mehmet Akın, Liman Müdürü Mehmet Akif Ersoy, ilkokul ve çocukluk arkadaşım Metin Uysal,

 

İlkokul arkadaşlarımdan Mustafa Atmaca ve kardeşi Kemal Atmaca, Sucu Mehmet Durmaz’ın oğlu Nazmi Durmaz, Nazmi Küçük. Üst Çarşı’nın en eski berberlerinden Necmi Pala, Tatar Emrullah Dizbay amcanın en küçük oğlu Nurdoğan Dizbay, Eski Çarşı esnaflarından Özden İnce, Recep Aslantaş, yoğurtçu Saim & Cengiz Erdemir, Salih & Salim Siyahdemir,Süpürgeci Salih Çelik, Derince Eczanesi’in en kıdemli ve faal kalfası Sami Sivri,SobacıŞenol Çamlıca, Nogay Tatarları’nda Shell emeklisi Şevket Çelik, Turan Balcı, Babası Bingöllü göçmen işçilerden olan, Mahle Piston Emeklisi Turgut Keskin...

 

SUNUŞ

Bendeniz, Mehmet’den olma, Necmiye’den doğma, Erkan Kiraz. Birinci resmi kayıta göre bin dokuz yüz altmış yılının Ekim ayının on beşinci günü, tashih (düzeltilen) edilen ikinci resmi kayıta göre bin dokuz yüz elli beş yılının Ekim ayının on beşinci günü Derince’nin merkezinde dünyaya gelmişim. Doğumumdan itibaren hastalığım nedeniyle, sanırım benden ümit kesildiği için kayıtlarda bazı terslikler olmuş. Bana nüfus kağıdı 1960 yılında çıkartılıp doğum tarihim 1960 olarak kaydedilmiş., Ancak düzeltme ile doğum tarihi sonradan 1955 olarak kaydedilmiş. 1955 kayıtları doğruysa bu durumda bana doğumumdan 5 sene sonra kimlik çıkartılmış. Bu durum yedi yaşına ulaştığımda ilkokula başlamamda engel oluşturmuş.

 

Derince çağdaş zamanlarda, Kocaeli-İzmit kentinin taze bir ilçesidir. Ardından bağımsız belediye kurulmuştur. İzmit merkeze yaklaşık olarak 8 km. uzaklıkta ve İzmit’in doğu tarafında yer almakatdır. D-100 Karayolu, bu yerleşim yerini adeta ikiye böler gibidir. Aslında yerleşim zaman içersinde tamamen kendisini eski adıyla E-5 olan yolun etrafında toparlamış. Daha sonra geriye kuzeye, doğu ve batıya doğru genişlemiştir.

 

Derince’nin geçmişine, anımsayabildiğim zamanlardan ve yerlerden başlayarak bir göz atacağım. İlkokula başlama yaşım, doğum tarihim gibi biraz çelişkilidir. Kimliğimin geç alınması ile ilkokula başlamam gecikmiş. Yaşıtlarım doğal olarak yedi yaşlarına ulaştıklarında birinci sınıfa başlamışlar. Bense ilkokula hem geç başlamışım, hem de kısa süre sonra ikinci yada üçüncü sınıftan devam etmişim okula. Bu hesaplamalara göre anlatmaya başlayacağım zaman dilimi 1962 ve 1963’lerden başlamış olacaktır. Daha berrak anımsayabildiğim zaman başlangıcı, galiba tarihleme olarak ilkokul üçüncü sınıftan itibarendir. Bu zaman dilimi ise 1965’lere denk gelmektedir.

 

Bir Zamanlar Derince” anılarımın küllerini kaldırma ve tozlarını havalandırma gayretim, denememin bazı bölümlerinde belli bir sıralama yada düzeni takip etmeyecektir. Ama bazı bölümlerde de belli bir sıralamayı takip edecektir. Yola çıkış noktam, anılarımın bir biçimde bir yerinden başlayacak, birbirini tetikleyen bir dizi yer, yerlerin özellikleri, o yerlere soluk ve yaşam veren insanlar ve o insanlarla olan toplumsal ilişkiler, anlatımı bir noktadan diğer bir noktaya, bir insandan başka bir insana sürükleyecektir.

 

Yapmaya çalıştığım bu deneme ilkin ve öncelikle beni mutlu etmektedir. Severek ve isteyerek zorluk ve meşakkatine katlanmaktayım. Yazdığım her cümlede, dinlediğim her öyküde, anlatılan her geçmiş yaşamda, kendimden, kendi yaşantımdan, bana yakın olanların, arkadaşların ve dostların yaşantısından izler ve anılar buldum.

 

Anıların sisli-puslu yollarında dolaşmak beni çocukluk günlerime taşıdı. Sohbetlerimizde her katılımcı ile hep birlikte geçmiş zamanlara dalıp gittik. Beş on dakikalık sohbet ricalarım ayak üstü sohbetinden saatler süren ve katılımcıların bırakmak istemedikleri muhabbetlere dönüştü. Yaptığım her ön hazırlık, denememi kaleme alış ve sonraları adım adım yaptığım tüm sohbetlerde, kendimi sisli ve gizemli bulutlar arasında, yukarılarda bir yerlerde duyumsadım.

 

Aktaracağım bilgi, öykü ve yorumların hepsinin, tamamen ve kesinlikle, doğru ve gerçek olduklarına dair bir savım bulunmamaktadır. Aktarmaya çalıştığım her bir olay, farklı bireylerce çok ayrı bir biçimde anlatılabilir yada aktarılabilir. İfadelerimde ve aktardığım anlatım ve yorumlarda kesinlikle kişilere, resmi yada sivil kurum yada kuruluşlara, makam ve mevkilere yönelik ne bir övgü nede bir yergi söz konusudur.

 

Amacım geçmişte yaşananlara, yaşadıklarıma, çocukluğumdan bu yana yakın yada uzak çevremde, Derince yaşamlarına ortak olmuş bireylerin yaşamlarına çocuksu gözlerle bakıp, bugünkü bakış açılarımla bir yansıtıcı işlevini yerine getirmektir. Eski zamanlarla gelecek zamanlara ayna olabilmektir. Bunu ne derece başarabildim bundan pek emin değilim.

 

Ama emin olduğum bir nokta var ki bunu herkesin denemesini isterim. O da kalıcı bir şeyler yapmaya çalışmak. Ben yazmayı ve var olanların görüntülerini gelecek zamanlara aktarma uğraşısını seçtim. Olanları ve yaşanılanları, insanların duyumsadıklarını, kederlerini ve sevinçlerini, bakış açılarını ve duygularını benimkilerle birleştirerek olduğu gibi, ne fazla ne eksik aktarmaya çalıştım.

 

Yer, sokak ve cadde isimlerini çocukluğumdaki gibi tanımlamaya ama günümüzle bağlantı kurmak için de mevcut isimleri ile aktarmaya çalıştım. Ama gelecekte şu anda var olan isimlerin ne derece kalıcı olacağını pek bilmiyorum. Türkiye’de  sokak, cadde, semt ve mahalle isimlerinde pek kalıcılık yoktur. Zaman içinde siyasi bakış açılarına, belli değerlendirmelere göre değiştirilebilirler. Değiştirilen isimler bir sonraki gelenler tarafından yeniden değiştirilebilir.

 

Biz Türklerde, görüntüleme ve yaşanılanları yazıya dökme pek tutulmayan ve ilgi görmeyen uğraştır. Bu genel özelliğimize rağmen bir takım görüntü-sever ve yazı-sever kişilerin mutlaka bir şeyleri kaleme aldığına ve geridekilere belli görüntüleri bıraktıklarına eminim. Ancak yapılanlar bir biçimde bir yerlerde, tozlu raflar altında, gözlerden ırak yerlerde kalmakta ve ilgilenen insanların erişimi dışına düşmektedir.

 

Derince’nin Geçmişi’ne uzanmaya çalışırken yapmış olduğum bireysel tüm çabalarıma rağmen, ne kurum ve kuruluşlardan ne de bireylerden ciddi sayılabilecek, her hangi bir belge, kitap yada görüntü elde edebildim. Öğrendiğim kadarı ile 1900 ile 1935 yılları arasında yaşanan hızlı ve çalkantılı ulusal ve uluslararası olayları bugünlere aktaran belli arşiv ve resimler mevcutmuş. Sözü edilen belge ve resimlere ulaşmak neredeyse olanaksızdı. Ulaşmak için elimden gelenin çok ötesinde çabalar sarf ettim. Ama başaramadım. Ulaşabilmiş olsaydım var olan belge ve resimleri burada gelecek kuşaklara aktarmak ne güzel olurdu. [2004 yılının Eylül ayında sevgili dostum Yavuz Ulugün bir CD içinde bana Başbakanlık Osmanlı Arşivleri (BPA) ve Başbakanlık Cumhuriyet Arşivleri’nden (BCA) derlenmiş bilgiler sundu. Bu bilgiler içinde Derince’yi ilgilendiren bir çok bilgiyi Derince Express Gazetesi’ndeki “Dünden Bugüne Derince” adlı köşemde paylaştım.]

 

Geçmişe ait öyküleri genelde anlatılanlardan aktardım. Anlatanlar Derince’nin ikinci kuşağını oluşturan insanlardı. Bu öyküleri sağlamak için bir çok kişi ile saatler ve günler süren sohbetler yaptım. Notlar tuttum. Tuttuğum notları yazıma aktardım. Bu beni tatmin etmedi. Aktaracağım bilgileri belli belgelere dayandırmak istiyordum. Derince’ye ta başından beri yaşam ve soluk vermiş belli yerlerin ve nesnelerin görüntülerinialarak, onların canlı görgü tanıklarım olmasını istedim.

 

Derince Limanı ile, olasılıkla aynı zamanlarda yani 1873 ile 1904 yıllar arasında yapılmış olan Ekmek Fırınının, Atelye Yapılarının, İşçi Koğuşlarının, Liman Yönetim Yapısının, Mannesman Rohrenwerke Firmasının ürettiği Bayrak Direğinin, dizel ile çalışan Tren Makinasının, İstasyon Yapısı ve Eklenti Yapılarının, yaşları yüzün üzerinde olan Tarihi Ağaçlar’ın, Derince’ye ilk ışığı veren Travers Fabrikası Jeneratörü’nün görüntülerini kaydettim. Bana bu olanakları sağlayan insalara minnet borcum olduğunu ifade etmek isterim.

 

Bunun yanında 1.Dünya Savaşı ve İstiklal Savaşı zamanlarında Derince’nin ne durumda olduğunu kütüphanemde ve kitapçılarda var olan kitaplarda izlerini sürmeye çalıştım. 1. Dünya Savaşı patlak vermeden önce Almanların Bağdat-Anadolu Demiryolu Hattının ve Derince Limanının neden finanse edip bizzat yapımını üstlendiğinin izlerini sürdüm.

 

Kafkaslar’da yaşanan kargaşalarda Anadolu’ya yapılan büyük göçleri izledim. Balkan kargaşalarında, Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan devletlerinin ortaya çıkışlarını ve Kurtuluş Savaşı sonrası bu ülkelerle genç Türk Cumhuriyeti’nin yapmış olduğu Mübadele (Karşılıklı Yerdeğiştirme) Sözleşmelerini araştırıp Mübadele Muhacirlerinın (Yerdeğişim Göçmenleri) durumlarını inceledim. Elde ettiğim bilgileri aktarmaya çalışacağım.

 

Kanıtlara dayandırma konusunda yapacağım en son çaba, Almanya, Holzmann ve Mannesmann Rohrenwerke firmaları, Romanya ve Bulgaristan devletlerinin arşivlerine başvurmaktır. Şayet ilgili arşivlere ulaşabilir ve bu arşivlerin İngilizce çevirilerini elde edebilirsem bu bilgileri oldukları gibi aktaracağım. Şayet elde edeceğim bilgiler ile birlikte görüntüler de elde edebilirsem bu benim için büyük mutluluk olacaktır.

 

Ben Derince’nin geçmişinin bir kesitine ışık tutmaya ve bu zamanlarda olanları ve yaşanılanları belgelemeye ve yazıya dökmeye çalıştım. Umarım başka zaman dilimlerini de başka Derince sevdalıları anlatır ve belgeler. Denemem benden sonraki insanlara ışık tutar ve katkı sağlarsa bundan memnun olurum.    

 

1900’lerden 1930’lara değin Derince’ye ilişkin anı ve bilgiler konusunda bir şeylerin kaleme alınıp alınmadığı konusunda somut verilere ulaşmış değilim. Ancak Nazım Hikmet’in bir şiirinde, bazı İngiliz, Alman ve diğer ulusların arşivlerinde Derince’nin yer aldığını kesinlikle biliyorum. Nerden mi? Marmara Bölgesi ta Sapanca’ya kadar İngiliz Donanması’nın işgali altındadır. Yunan işgal kuvvetleri ta Yarımca’ya kadar gelmişlerdir.

 

Öğrendiğim ilk yerleşim 1930’lara denk düşmekteymiş. 1930 ile 1962 yılları arasında kalan zaman dilimi ile ilgili anılarını yazan var mıydı? Bu zaman dilimlerinde Derince nasıldı? Yerleşimi, coğrafi durumu, nüfusu ve sosyal yaşamına dair bilgiler neydi? Bunlar pek bilinmiyor. Bu zaman dilimlerine ait bilgilere sahip olanlar da anıları ile birlikte teker teker bu dünyadan göçüp gidiyorlar. Ama yabancı kaynaklarda yer alan bilgileri ileriki sayfalarda aktaracağım.

 

“Bir Zamanlar Derince ve Akıp Giden Yıllar denemem, benim uzun soluklu ilk yazı çalışmam olacaktır. Bu denememe kadar bir çok kısa soluklu yazı, anı ve gezi yazılarım oldu. Ancak hiç birisi bu denemem kadar beni zevklendirip mutlu etmedi. Yazmaya çalışırken duyumsadığım ve duyduğum mutluluk, harcadığım maddi ve manevi çabalara, gayret ve yorgunluklara çok ama çok değdi. Anıları tazelemek ve kayıtlarımı onaylatmak amacıyla yapmış olduğum söyleşilerde, gözlemlediğim anılar sadece benim değildi. Herkesindi. İnsanlar anlatırlarken dalıp gidiyorlardı geçmişlerine. Süre uzayıp giderken koparmak, bitirmek istemiyorlardı anlattıklarını.  

 

DERİNCE’NİN İLK YERLEŞİM ÖNCESİ VE SONRAKİ DURUMU

Derince’nin ilk günlerine ve kimlerin nereden nasıl gelip buraya gerleştiklerine dair bilgiler ise, benim anı ve bilgim dışına düşmektedir. Bu tür bilgilere ulaşmak için Derince’ye yerleşmiş ilk göçmenler yada onların torunlarıyla çeşitli sohbetler yaptım. Mübadele Muhacirleri’nin  Karamürsel’den itibaren köy köy izlerini sürdüm.

 

Mübadele Muhacırları’ndan sonra kimlerin Derince’ye yerleşmeye başladıklarını araştırdım. Sonuç olarak Derince’nin 1930’lara değin ne durumda olduğuna dair bilgileri toparladım. Öğrendiklerimi yada anlatılanları herhangi bir yazılı belge ile destekleme durumda değilim. Yapacağım iş bana aktarılanları kaleme dökmek. Anlatılanlarda tarihsel sıralama açısından bazı terslikler yada olayların birbirine geçmesi, örtüşmesi gibi durumlar olabilir.

 

Anlatılanların doğruluklarını Derince’ye biçim vermiş belli kurum ve kuruluşların yetkilileri ile yaptığım görüşmelerde, arşivlerinde varsa belli belgeleri talep ederek, yoksa  kendileri ile sohbetlerle yaparak doğrulamaya çalıştım. Bunun yanında liman ve demiryolunun yapımını gerçekleştiren Almanlar olduğu için Almanya’nın elinde belli veri ve resimlerin olup olmadığını talep ederek yaptım. 

 

Derince’ye ilk göçler 1887’lerde Balkanlar, Kırım ve Kafkaslar’dan başlamış. Gelen insanların nereye ve nasıl yerleştikleri hakkında pek bilgi yok. Almanların yapımını üstlendiği ve bizzat finanse ettiği Bağdat Demiryolunun yapımına başlanması ve demiryolunun Derince’den geçişi Derince’nin biçimlenmesinde ve kimliğini ortaya koymasında bence belli başlı en itici etmen olmuş. Çünkü Derince İstasyon Yapısı’nın ve etrafında yer alan diğer yapı ve işçi-memur konutlarının yapılmış olması, Derince’nin bir yerleşim yeri olarak kabul edildiğinin kanıtıdır. Demiryolu hattında çalışacak işçiler için Eski Turgut Reis İlkokulu’nun bahçesine çeşitli barakalar yaptırılmış.

 

Derince’nin öyküsü 1900 yıllarında, yapımını Almanların üstleneceği Derince Limanı ile biçimlenmeye başlamış. Liman yapımında gereken kol kuvveti için gerekli olan işgücü, bölgede yerleşim olmadığı için Anadolu’nun çeşitli yerlerinden toparlanmış olan göçmen işçilerin bölgeye getirilmesi ile sağlanmış. Limanın yapımı 1904 yılında bitirilmiş. Liman işçilerinin bölgeye yerleşmeye başlaması ile Derince’de ilk konutlaşma olayı başlamış. Anadolu’dan kapup gelen işçiler, ilkin şuanda İşçi Yemekhaneleri olarak kullanılan yapılarda yatıp kalkmaya başlamışlar. Bu yapılar işçilerin yatakhaneleri olarak hizmet vermekteymiş. Zaman içersinde bu işçilerden bir kısmı ya memleketlerinden ailelerini getirmişler yada Derince’de evlenerek bölgede kalıcı hayata başlamışlar.

 

Derince’ye kitle halinde gerçek göçler 1935’lerden itibaren gerçekleşmiş. Romanya Yerdeğişim Ggöçmenlerinin (Mübadele Muhacirleri) gelişleri, ülkeler arası yapılan anlaşmalarla başlamış. Türkiye’den çeşitli ülkelere giden Rum ve Ermeni kökenli vatandaşlara karşılık Türk kökenli diğer ülke insanları anlaşmalar gereği yerdeğiştirmeye başlamışlar. Bunu Bulgaristan’dan gelen Yerdeğişim Ggöçmenleri (Mübadele Muhacirleri) devam ettirmiş.

 

Atatürk’ün Romanya’dan gelecek göçmenler için ayırdığı 30 yada söylencelere göre 60 hanelik arazi Derince’nin güneyden kuzeye doğru genişlemesine ve oldukça büyümesine sebep olmuş. Aktarıldığına göre devlet Derince’ye Romanya Muhacirleri için 60 konut yaptırmış. Daha sonra göç edenler, Eski Mezarlık civarına ve Eski Derince Lisesi’nin arazisinde yer alan Eski Mezarlık’ın karşısındaki alana yerleşmişler. Sonra gelen göçmenler konutlarını kendileri yapmışlar.

 

Derince’ye Mohti Lazlar ve Mohti Gürcüler daha sonra yerleşmeye başlamış. Gürcüler ilkin Körfez’in güneyinde dağlık bölgede yer alan Gürcü Köyleri’nden, Lazlar ise Karadeniz bölgesinden gelmişler. “Macır Mahallesi” denilen tepeye yerleşen ve Bulgaristandan gelen Yerdeğişim Göçmenleri (Mübadele Muhacırları), 1950’lerden itibaren gelmeye başlamışlar. Şevket Çelikin anlattığına göre Romanya’dan gelen göçmenler 1935 yılında Nazım Vapuru ile ilkin Haydarpaşa Limanına, oradan trenlerle Derince İstasyonuna gelmişler ve bir kısmı burada inmiş. Diğer bir kısmı ise yoluna devam etmiş. Nurdoğan Dizbayın aktardığına göre, 1930’lara kadar Derince’de hiç bir yerleşim yokmuş. Bu bölge av bölgesiymiş.

 

Harmantarla ve Öğretmenler Mahallesi’nin yer aldığı sahalarda sülün sürüleri gezermiş. Zaten bölge Padişahlık zamanlarında av bölgesi olarak kullanılmaktaymış. İlk yerleşim Mübadele Muhacırları’nın bölgeye yerleştirilmeleri ile başlamış. Bölgeye yerleştirilmek istenen göçmenler, burasını istememişler ilkin. Çünkü şu anki Geçit, Eski Çarşı ve Geçit’in kuzey tarafı tamamen bataklıkmış. Bataklık ve sazlıklarda da aşırı sinek mevcutmuş.

 

Turgut Keskin ve Lütfü Özkan’nın aktardıklarına göre, Derince’de ilk varlık Cevat Abbas Paşa’nın Köşkü imiş. 1950’lerde burası Asker Hastanesi olarak hizmet etmiş. Bir yangın ile harap olmuş. Tamiratı sonrası ilkokul olarak kullanılmış. Kaderine terk edildikten sonra yok olmaya yüz tutmuş. Bir şekilde yıkılmış. Arsası parsellenerek bugünkü mahalle arasında kaybolmuş.

 

Tarihi değerlerimizi koruma, kollama ve gelecek nesillere aktarma konusunda oldukça duyarlıyızdır. Bu duyarlılığımız sayesinde geçmişten bize devredilen miraslarımızı dimdik ayaktadır. Herkes bulup görebilir.

 

Sonraları Almanların yapımında bizzat çalıştığı ve tamamen finansa ettiği demiryolu hattının geçişi. İstasyon Yapıları ve Eklenti Yapılırı’nın yapılışı. Manalar (Manialar) yani bugünkü Deniz Birliğinin varlığı, istasyon yapıları ikinci sıradaymış ve geçmişi 1920’lere dek uzanmaktaymış. Manalar’da bir Askeri Cezaevi varmış ve burası sürgün yeri olarak kullanılmaktaymış. İstasyon Camisi ise Ağır Ceza hakimi Selahattin (X) Bey tarafından 1936 yılında yaptırılmış. Sahibi oymuş. Caminin sonraki imamı Osman (X) Hoca idi. Derince İskelesinin ne zaman yapıldığı konusunda bilgiler kesin değil. Ama liman haline gelişi 1950’ler olduğu şeklinde.

 

1935’lerde limandaki Buğday Silosu ile Travers Fabrikası (Ahşap Travers Enjekte Fabrikası) (X) inşa edilmiş. Derince İskelesi’nde bir Ulaştırma Birliği varmış ki babama sefertası ile yemek götürdüğüm günlerden anımsarım. İlk zamanlar Zonguldak’tan bölgenin kömür gereksinimi karşılanmaktaymış. Gemilerle getirilen kömür buradan dağıtılıyormuş. Bir de ABD’den “Marshall Yardımı” çerçevesinde Türkiye’ye gönderilen askeri malzeme ve mühimmat buraya geliyor ve demiryolu ile buradan dağıtımı yapılıyormuş. Eski İstasyon yapıları karşısında, mavera hatlarının güneyinde Donanma’nın ve Manalar’ın tüm ekmek gereksinimini karşılayan bir Askeri Ekmek Fırını varmış. Aynı yerde Teneke Mahallesi diye isimlendirilen evlerin ve fırının yanında yakın kocaman ve heybetli iki yapı varmış. Göçmen İşçi Koğuşları. Bu yapılarda, iskelede ve demiryolunda çalıştırılmak amacıyla Doğu ve Orta ve Anadolu’dan getirilen göçmen işçiler kalmaktaymış.

 

Haydarpaşa Limanı ve Derince İskelesi’nin tahmil ve tahliye (yükleme ve boşaltma) işlerini yapan bir firma varmış. Bu firma Derince’de bir temsilcilik açmış. Yönetim kısımda çalışacaklarla tahmil ve tahliye işinde çalışacak insanlar Derince’ye gelmişler. İşçilerden bir kısmı Bingöl civarındanmış. Zamanla bu işçilerden bir kısmı Derince’ye yerleşmeye başlamış. Bu yapılar daha sonraları limanda çalışan işçilerin kullanımı için İşçi Yemekhanesine döndürülmüş ve ben de babamı ziyarete gittiğimde bu yemekhanelerde yemek yediğimi anımsarım.

 

Derince’nin ilk yerleşikleri arasında Göçer Yörüklerde varmış. Çenedere Mahallesi’nin kuzeydeki dağ eteklerinde konaklarlarmış. Göçer Yörüklerle ne denli ilişkileri vardır bilmiyorum. Ama  Yörük Ahmet Derin (X) ve kardeşleri de, ilk zamanlar bu bölgede yaptıkları evlerde yaşarlarmış. Romanya Göçmenleri, ilkin Eski Mezarlık ve Denizciler Caddesi civarına yerleşmişler. Diğerleri ise ilkin İstasyondan başlayarak kuzeye doğru yerleşmişler ve Eski Çarşı oluşmuş. Şu anki Otobüs Durağı’ndan güneye doğru gelen ve batıya dik açı ile dönüp Eski Çarşı’ya bağlanan ve tam batı tarafında yer alan Fırın Sokak kesitinin kuzey tarafında hiç bir şey yokmuş. Bu yoldan da aşırı çamur nedeni ile geçilemiyormuş. Akşam olunca kimse daha kuzey tarafa hiç gitmezmiş. Derince’nin üst tarafında oturanlar gereksinimleri olduğu zaman Eski Çarşı’ya inerlermiş.

 

Derince ilk yıllarda İzmit’in 19. mahallesiymiş. Sonraları Çınarlı Köyü Muhatarlığına bağlanmış. Çınarlı Köyü muhtarı Hüsnü (X) Beymiş. Derince’nin bağımsız muhtarlık olması 1952 yılında gerçekleşmiş. İlk Muhtarlık görevini ise Hamdi Usta yapmış. 27 Mayıs 1960 yılında ise Derince dört mahalleye ayrılmış. Deniz Mahallesi, Dumlupınar Mahallesi, Sırrıpaşa Mahallesi ve Çenedere Mahallesi.

 

Deniz Mahallesi, Eski Limanyolu’nun doğusu ile Yeni Limanyolu arasında yer alan kesiti, Dumlupınar Mahallesi Eski Limanyolu’nun batısından Kaşkaldere arasında yer alan kesiti, Sırrıpaşa Mahallesi Merkez Camisi’nin doğu tarafını, Çenedere Mahallesi Çenedere’nin bulunduğu kuzey kesimleri kapsamaktaymış. Deniz Mahallesi’nin ilk muhtarı Dursun Ali Elyürekmiş. Dumlupınar Mahallesi’nin ilk muhtarı Turgut Aslaner, sonraki ise Mustafa Keskinmiş. Mustafa Keskin’nin uzun yıllar süren muhtarlığını bende hatırlarım.

 

Derince’de ulaşım ilk yıllarda tren, at arabaları ve kayık yada vapurla yapılıyormuş. Ankara Asfaltı, sonraki yıllardaki adı ile D-100 yolu 1960’larda inşa edilmeden önce İzmit ile ulaşım, var olan ve mevcut yol ile aynı yerden geçen bir at arabası yolu ile yapılmaktaymış. Bu yol şu anki Eski Yoldan gelip Merkez Camisi önünden devam eden yolmuş. Şu anda Denizciler Caddesi olan bu yol eskilerde Topçular Askeri Birliği’nin güney tarafından, Tütünçiftlik’e doğru uzanmaktaymış. Bu yolu çocukluğumda anımsarım. Tam da askeri bölge tel örgülerinin önünden yani güney tarafından Tütünçiftlik’e doğru uzanmaktaydı. Etrafı çalılık ve fundalıklarla kaplıydı. Yol toprak yoldu. Kışın yağan yağmurlarla biçimi sürekli bozulurdu. İzmit-Derince at arabası yolu, Atatürk’ün Cevat Abbas Köşkü’nde (X) konaklamak istemesi öncesinde hızla taş döşenerek daha kullanılabilir hale getirilmiş. Eski Çarşı esnafının sattığı tüm malzeme, İzmit’ten at arabaları yada tren ile taşınmaktaymış. Çimento ve diğer inşaat malzemeleri İzmit’ten karşılanmaktaymış.

 

Derince’ye ilk elektrik, bazı subayların mahallede oturmaları nedeniyle, Travers Fabrikası’ndan çekilen bir hatla Eski Limanyolu’nda kullanılmaya başlamış. Sonra yavaş yavaş Derince’nin Çarşı kesimine yayılmış. Eski Mezarlık’a yakın olan Trafo Merkezinin kurulması 1960’larda gerçekleşmiş (1937, Derince “Elektrik Santralı). Travers Fabrikası’nın (X) Derince’ye yaşam veren jeneratörünü (X) bizzat gördüm ve görüntülerini aldım. Eski ambarında dimdik ayakta duruyordu. Gövdesinde yer alan marka ve amblemi ile. Çalıştırılsa bugünkü modern elektrik üreteçleri ile boy ölçüşebilecek asaletteydi adeta. Görünüşü minyatür bir lokomotifi andırıyordu. Dikdörtgen biçiminde ana ünite, yan tarafında sanırım dinoma bölümü. En ucunda döngüyü sağlayan disk yada dişilileri yer almaktaydı. 

 

1940’larda Manalar’daki Cephanelik Patlaması olmuş derlerdi. Ama olayın aslı öyle değilmiş. Arşivlere göre iki patlama olmuş. Birincisi 1921’de. İkincisi 1930’larda ve sonuncusu 1937’de (X). Bir de sevgili Atilla Oral sağ olsun. Araştırmalarında bilmeden Derince’nin geçmişine ışık tuttu. Patlama 1.Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı Ordusu’nun terhis edilmesi ve elindeki silahların alınmasıyla ilgili. İzmit ve Derince İttifak Güçleri’nin işgalinde. Her tür askeri malzeme, yiyecek-içecek, giyecek, cephane, top tüfek belli yerlerde toplanıyor. Kümelenen malzemeler ve mühimmat yok etme yerlerine aktarılıyor. Derince de büyük bir yok etme yeri. İngiliz Güçleri yapıyor bu işi.

 

Osmanlı ordusu toparlanmasın, tekrar bu malzemeleri kullanmasın diye uzun süre top, tüfek ve silahların mekanizmaları bozuluyor. Kırılıyor. Ama yok etme günler, aylar alıyor. Tek çare. Toplu imha. Mühimmat, cephane, top-tüfek, yiyecek-içecek, üniforma ve giyecekler bugünkü Makine Sınıf Okulu’nun doğusunda kalan tepenin doğu yamaçlarında toplanıyor ve imha ediliyor. Öyle bir patlama ki fersahlar ötesinden duyuluyor ve görülüyor. İzmit Körfezi’nn bu kesimi su üstü ve su altı parçalanmış malzemelerle doluyor. Savaş sonrası. İnsanlar aç. Sefil. Yoksul. Çaresiz. İnsanlar denizin üzerinde yüzen ve sahillere vuran giysi, gıda ve yiyecekleri toplamak için kıyılara hücum ediyor.

 

Yok etme alanının değil yakınına uzağına dahi yaklaşmak yasak. Divan-i harp söz konusu. Doğrudan ölüm. Orada. Anında. Ama insanlar çaresiz. Karşı tarafta, Gölcük, Kavaklı ve Değirmendere sahillerinde insan kalabalıkları. Denizden gelen nimetleri topluyorlar. Açlıktan ötesi ölüm. Ölümden ötesi yok.

 

Sonraki yıllar. Bulgaristan’dan gelen göçmenler. Macir Mahallesi’ne yerleştiriliyorlar. Göçmenlik hakkı olarak kendilerine yerler ve arsalar tahsis ediliyor. Eskilerin Bağlık kesimi. Bağ bahçe yapıyorlar. Alanları tarla haline getiriyorlar. Ekin ekiyorlar. Mısır. Üzüm bağları. Meyve bahçeleri. Toprak her kazıldıkça içinden parçalanmış cephane ve mühimmat parçaları çıkıyor. Demir. Bakır. Pirinç. Toz Barut. Çubuk Barut. Fünyeler. Bunlar para demek. İnsanlar yoksul. Paranın tatlı yüzü. Tehlike ve korku çok gerilerde.

 

Sonraki yıllarda, etrafa dağılan patlamamış bombaların bulunması ve kurcalanması büyük tehlikelere yol açıyor. İlk tehlike Derince Merkez’de oturan altı yedi arkadaşın başına geliyor. Patlama, buldukları patlamamış bir bombayı bir ahıra götürüp kurcalaması ile meydana geliyor. Patlamada bir kişi hemen ölüyor. Diğerleri ağır yaralanıyor. Yaralıların ilk müdahalesini ve sonraki tedavilerini Abbas Paşa Köşkü’de bulunan Asker Hastane’si görevlilerinden bir askeri doktor yapıyor.

 

İkinci patlama ise “Macır Mahallesi”nden yine yedi sekiz arkadaşın patlamamış bir bombayı bulmalarıyla oluyor. Bombayı kurcalamaya başlamaları ile meydana geliyor. Guruptan biri inekleri çevirmeye gitmek için olay yerinden uzaklaşıyor. Ama patlama ile ayağına isabet eden parça, ayağını kopartıyor. Geri kalan yedi kişi hemen ölüyor. Patlamanın şiddeti ile vücutları paramparça oluyor. Bu yedi kişi Eski Derince Lisesi’nin yapıldığı arsada bulunan mezarlığa gömülüyor.

 

Hani nerede bu mezarlık? Ağızlarımızda pelesenktir. “Ölülerimizin kemikleri sızlar” diye. Nerede kemikler, nerede ruhlar! Nerede geçmişimizin kanıtları ve belgeleri!

 

Petrol Ofisi de 1950’lerde kurulmuş. Petrol Ofisi’nin kuruluşu ile Çankırı’dan toplu halde göç başlamış. Çankırılılar Daha çok Denizciler Caddesi ve Köşk civarına yerleşmişler. Shell ve Koruma fabrikaları 1962 ile 1965’ler kurulmuş. Türk Kablo A.O. galiba 1965’lerde inşa edilmiş.

 

Derince beş ana dere arasına oturmuş dört ana tepe üzerinde yer alan bir bölgedir. En batıdan başlayarak başlıca ve tali, Kaşkaldere, Çenedere, Cımbızdere, Karaahmet Deresi ve Çınarlıdere. Derince’ye ilk yerleşim Çenedere ile Cımbızdere arasında kalan, kuzeyde bugünkü Eski Mezarlık ile Eski İstasyon Yapısı arasındaki kesitte oluşmaya başlamış. 1960’larda on beş bin nüfusa sahip Derince’nin 1962’lerden itibaren 1965’lere kadar olan zamanda nüfus ortalama on yedi bine çıkmış.

 

PİRİ REİS İLKOKULU VE CİVARI

Vakti ile Pirireİs İlkokulu binasının yer aldığı alanda Derince’nin ikinci mezarlığı yer alırdı. Mezarlığın bir ucunda meyve bahçesi içersinde bir konut vardı. Yola paralel kısmı dikenlik ve böğürtlenlikti. Bu ev Trabzonlu Habip (X) Dayıya aitmiş. Yunan Savaşında Gazi olmuş. Gazi Dayı olarakta bilinirmiş. İlkokul için bu bölge istimlak edilince Gazi Dayı burayı terk etmek istememiş, aktarıldığına göre bölgeye gelen zamanın valisine silah çekip, “Ben Yunan’a kurşun sıkmış adamım, bu ülke için savaşıp Gazi oldum, beni buradan çıkaramazsınız” demiş.

 

Habip (X) Dayı’nın evinin bulunduğu bu kısmın batı tarafında yer alan, yarı açık ve fundalık yer sonraları Derince’nin çöplük alanı olmuş. Çöp dökümünün “KoyuncuRasim Koyunlu (X) amcanın koyun sayasının bulunduğu, bugünkü koşullarda Yörük Enver Derin’lerin binasının güney tarafında, D-100 ile tali yol arasında kalan bölge olmuş.

 

Asıl mezarlık üzerinde ise sonraları eski Derince Lisesi inşa edilmişti. Önceleri sadece ortaokuldu galiba. İlkokulla aralarında herhangi bir bahçe duvarı mevcut değildi. Şu anda hem eski Pirireis İlkokulu hem de Derince Lisesi yerine ise yeni bir inşaat başlatılmış. Şimdilerde Denizciler Caddesi olan bu cadde dar ve toprak bir yoldan ibaretti. Çenedere üzerinde ise henüz beton bir köprü yoktu. Sadece Ankara Asfaltı üzerinde vardı. Dere taştığında oradan geçerdik. Cadde üzerinde ise ağaçtan yapılmış ve hep korkarak geçtiğimiz bir köprü vardı. Kışın sert geçtiğinde ki çoğunlukla çetin geçerdi, Çenedere adeta geçit vermezdi. Sular ağaç köprüyü ya yalayarak akardı. Çoğunlukla köprü sular altında kalırdı. Şayet biz şanslı isek Topçu Birliği’ndeki Başçavuşun çocukları Gönül Gökçen, Hediye Gökçen ve Yıldırım Gökçen ile askeri cemse üzerinde giderdik. O zamanların sonradan kurulan Cumhuriyet İlkokuluna. Kar yağdığında da gerçekten yağardı. Her taraf kalın bir kar tabakası altında kalırdı. Yol kaybolurdu. Ablam Heyecan Kiraz da ilk sınıflarını o günkü Cumhuriye İlkokulu’nda okumuştu.

 

Bazen de okuldan dönerken, çocukluk işte belki fazla kalırdık dışarıda. Aslında yolda pek kısa sayılmazdı ya. Sonradan anlardık çok üşüdüğümüzü. Uyuşan el ve ayak parmaklarımızın verdiği acı ile ağlamaya başlardık. Yol bir türlü bitmek bilmezdi. Bizim ölçülerimizle kar dizlerimizi aşardı. Eve ulaştığımızda, uyuşan yerlerimizdeki sızlama ve zonklama dayanılmaz olurdu. Yokluk ve yoksulluk işte. Ne sağlam paltolarımız vardı. Ne eldiven. Ne de çorap. Ayakkabı yada her ne ise o zamanlar isimlendirdiğimiz, ne de botalarımız. Belki de lastik çizme giyerdik, eğer şanslı isek. Ama ayaklarımız hep ıslak olurdu. Yırtık pırtık çoraplarımızın üzerine naylan torbalar giyer ve yukarıdan biryerden yuvarlak beyaz lastik ile bağlardık. Ama yine de ıslanırdı ayaklarımız. Sanırım lastik çizmelerimiz su alırdı. İncelmiş tabanlarından.

 

Annem uyuşan uzuvlarımızı önce karla ovar sonra sıcak suya sokardı. O öyle öğrenmişti. Ve öyle yapardı. Yöntemi de hep işe yarardı. Bir süre sonra sıcak sobanın etrafında rahatlardık. Bakmayın soba dediğime. Kuzine derdik. Herhalde Fransızca kelime olan cousine: mutfak yada mutfak sobası kelimesinden bozma bir isimlendirme imiş sonraları öğrendim. Tabii zorlanırdık söylemeye. Ama öyleydi. Kuzine dört ayak üzerinde dikdörtgen biçimde hem ısınma hem de yemek pişirme işlevlerini yerine getiren bir tarz soba idi. Üzerinde bugünkü modern mutfak ocaklarının üst yüzeyini andıran, pişirme gözleri vardı. Kapaklı. Yemek, çay, sıcak su hep bu gözlerde pişirilirdi. Her şey ısıtılırdı. Hele sıcak su kabı hiç inmezdi kuzinenin üzerinden.  

 

İşte şimdilerde 44 Evler mevkii olan ve çocukluğumda Topçular Birliği denilen bölgeden aşağıya doğuya doğru inildiğinde, sağ tarafta kalan boş alanda deprem sonrası Roche İlaç (X) firması, mimarisi ve görünüşü harika olan ağaçtan bir sağlık ocağı yapılmasını sağlamış. Görüntüsü çevreyi oldukça değiştirmiş. Aşağıda tam Derince Lisesi karşısında yer alan kesitte, kuzeye doğru uzanan bir mahalle vardı. Eskiler buraya “Macir Mahallesi” derlermiş. Sonraları “Subay Mahallesi” adını almış. En sonunda da Turan Sokak oldu. Bu bölüm Çenedere’nin batısında yer alan en eski yerleşim yeriydi. Mahalle günümüze dek pek bozulmamış.

 

Şu anda dere kıyısında yer alan küçük mescit, o zamanlar yoktu. Bu alan ta Ankara Asfaltı’na değin çalı ve böğürtlen bitkisi ile kaplıydı. Dere inanılmaz derecede berrak ve çevresi tamamen çınar ağaçları ile kaplıydı. Biz çocuklar okul sonrası ve hafta sonları, boş vakitlerimizi çoğunlukla bu derede balık tutmakla değerlendirirdik. Küçük dere balıklarını tutar, bunları eve götürür ve bahçemizde yer alan yedek su bidonlarına atardık. Beslemek ve büyütmek ümidi ile. Bir süre sonra balıklar ölürdü. Üzülürdük neden büyümüyorlar diye.

 

ASLANTAŞLAR BÖLÜMÜ

Çenedere ile Hanis Günaydın (X) amcanın bağlığı arasında yer alan bölüm iki kısımdan oluşuyordu. Neredeyse günümüzde de yine oldukça dar olan, Denizciler Caddesini, Çenedere ve Öğretmenler Mahalleleri’ni Ankara Asfaltı’na bağlayan patika benzeri yol. Pınar Sokak. Pınar Sokak ile Ali Osman Suyu’na giden ve yine Ankara Asfaltı’na açılan ama bir kapı ile kapatılmış Ali Osman Suyu Çıkmaz Sokağı.

 

Pınar Sokağı’nın Cıvarı

Derenin hemen güney-doğu tarafında büyük bir maragozhane vardı. Yanında da odun deposu. O zamanların ismi ile Mahrukatçı. Ne demek Mahrukatçı. Tabii bilemezdik. Çok sonraları merakımdan öğrendim. Dilimize itelenen ve zorla sokulan yabancı kelimelerin anlamlarını. Halk hep özgün Türkçe’yi konuşurdu. Ancak yaşamımıza sonradan giren alet ve aygıtlarla ilgili olanaları yada resmi yolla gelen ifadeleri anladığı yada belleyebildiği şekilde ifade ederdi. Resmi dille girenler yarı Fransızca ve çoğunlukla Arapça ve Farsça kökenliydi. Ben bilebiliyor muydum öyle olduklarını? Doğal olarak hayır. Bu ifadeler bugüne ait. Bildiğimiz sadece bize yabancı oldukları. Bazı şeylere öyle dendiğini biliyorduk. İşte Mahrukatçı kelimesi de bugünkü anlamı ile “Yakacak odun satan depo yada katı-yakıtçı” demekmiş. “Lazlar denilirdi bir kısmı dil bilirdi. Onlar Mohti Lazlardı. Ama çocuklarına sanırım öğretmemiş yada aktarmamışlardı konuştukları dili. Çocukları bilmez ve konuşamazlardı Lazca’yı. Marangozhane Cemal Küçüke aitti. Nazmi, Niyazi ve Nevzat isimli üç çocuğu vardı.

 

Sokağın batı-kuzey köşesinde, önü güneye dönük tek katlı bir ev vardı. Ev Mehmet Ali-Seher Aslantaşlara aitti. Çocukları Nihat, Beytullah ve Recep. Marangozhane ile Aslantaşlar’ın evi arasında kalan bina ise İsmail Keskine aitmiş. Maragozhane ve bu evin yeride şu anda derin bir çukur yer alıyor. Mehmet Ali Aslantaş’ın evinden güneye doğru sonraki ev Saadettin Aslantaşınmış. Sadettin Aslantaş amca sıvacılık yapardı. Bu kesimde oturanlardan bazı kişileri hayal meyal hatırlıyorum. Sadettin Aslantaş amca da onlardan birisidir. Bizim evin bir çok sıva işini yaptığını anımsarım. En uçta yer alan iki katlı ev ise Mehmet Ali Aslantaş’ın annesine ait evmiş. Asiye Aslantaş.

 

Sokağın doğu-kuzey köşesinde yer alan bina ise Mustafa-Asiye Aslantaşlara aitti. Fuat, Ahmet, Hasan, Lütfiye ve Şevket isimli çocukları vardı. Şevket en küçükleriymiş ve çocukluğumda ben bunu anımsamıyorum. Evin yol tarafındaki kısmını bakkal dükkanı olarak açmışlardı. Dükkan ile büyük oğulları Fuat ilgileniyordu. Koşulların onca değişmesine rağmen, her türlü zorluğa ayak uydurup bakkaliye dükkanının çalışmasını sürdürmüşler. Yine aynı yerde hizmetini sürdürmektedir. Bakkalın bir alt tarafında yer alan ev ise Feyzullah-Melek Aslantaşlara aitti. Çocuklarının isimleri Fatma, Ayşe, Mehmet, Recep, Kadir ve Esra idi.

 

Buranın sol tarafında yer alan kesiti, Öğretmenler Mahallesine yada Çenedağ Mahallesine giden yol ikiye ayırırdı. Köşede ulu bir Çınar Ağacı vardı. Sonraları burada briket imalatına başlamıştı “Briketçi Kamil (X) amca.  Kamil (X) amcanın evinin kuzey tarafında tek katlı bir ev vardı. Bu ev aynı şekli ile hala yerinde durmaktadır. Naytullah-Hayriye (X)in evi. Çocukları Sabriye, Hüdaver, İsmail ve Nuriye idi. Hüdaver ile ta çocukluğumuzdan arkadaştık, sonraları İsmail ile de dostluğumuz gelişmişti.

 

İlk kez “Briketçi Kamil (X) amca ile tanımıştı Derinceliler Briket denilen yapı malzemesini. Kömür curufu denilen malzemenin ıslak harç karışımı ile oluşturulan karma, demir bir kalıp sistemi altında baskılanır, briket haline getirilirdi. Herhalde bugün herkes tanıyordur briketi. Briketten önce, yapılarda çoğunlukla Kerpiç ve eski, klasik tarz Pişmiş Tuğla kullanılırdı. Bu tuğla türüne hala Yığma denilen tarzda yapılmış konutlarda raslanabilir. Bu tuğla ağır ve kapladığı alan olarak dardı. Duvar örmede bir düz bir ters olarak döşenir ve az yer kaplardı. Duvarlar kalın ve sağlam olurdu. Keşke hiç briket denilen yada bugünkü oldukça geniş ve içi boş olan tuğla türüne geçilmeseydi. Bunların yerine çelik üretim sistemi uygulansaydı da, yaşanılan betonlaşma ve toptan çirkinleşmesi her tarafı yalayıp yutmasaydı. Ama arzular hep hayal olarak kalıyor Türkiye’de. Güzellikler yitip giderken...

 

ALİ OSMAN SUYU (Ali Osman Yalçınkaya)

Marangozhane ile şu annki “Lazlar”dan Aslantaşlar’ın bakkal dükkanı arasında yer alan patika yol, o zamanlarda aynıydı. Pek değişim olmadı. Ama cadde kıyısında yer alan evler çok sonraları inşa edildiler. Aslantaşlar’ın evlerinin doğu kısmında ve köşede olan ilk ev, bahçe içersindeydi. Bahçe etrafında çit yada duvar mevcuttu. Yalçınkaya’larındı ev. “Manavlar”dan Hasan Yalçınkaya’lar (X).

 

Hasan Yalçınkaya amcanın beş çocuğu vardı. Recai, Salih, İsmail, Hüseyin ve Selma. Hasan Yalçınkaya amca ölmeden öncelerine kadar, şimdilerde pek kalmayan eski tarz benzin pompası bakım ve onarım işiyle uğraşmıştı. Emekli olmadan önce bir çok Derinceli gibi oda Petrol Ofisinde çalışmaktaydı. Yalçınkaya kardeşler bu bölümde otururlardı ta Ankara Asfaltı’na kadar. Ankara Asfaltı kıyısında Muzaffer Yalçınkayaların (X) evleri vardı harika bir bahçe içinde. Bahçede güzel İncir Ağaçları vardı. Hasan Yalçınkaya’ların bahçesinin güney köşesinde bir ev vardı. Bu evin hemen arkasında bitişikte bir Su Tulumbası.

 

Ali Osman Suyu derlerdi. İçimi yada karışımı farklıydı galiba. Pek tutulurdu. Neredeyse buraya yakın tüm sakinler, bu sudan içerlerdi. Hani her konutun bahçesinde kuyusu yada tulumbası olmasına rağmen. Bu su içilirdi. Belki de toplumsal bir işlevi yerine getiriyordu Ali Osman Suyu. İnsanları bir araya toplamak. Gençleri karşılaştırmak...

 

Ali Osman Suyu başı bir tür buluşma ve seyir yeri olurda akşamları. Yada öğleden sonraları. Su almaya gelenler yol üzerinde yada su başında hasret giderirdi. Gençler kaçamak anlar yaşarlar yada bazıları yavuklularını görme fırsatı yakalardı. Sırf burada bulunmmak uğruna ben de gitmişimdir belki. Kanımın kaynamaya başladığı o dönemlerde. Tulumba başı içerlek bir yerdi. Doğu tarafı kalınlaşmış ve dalları tepeden kesilmiş, doğal çit haline dönüşmüş Akasya Ağaçları’yla kaplıydı.  Burası Tatarların Bağlığı’ydı. Yani Hanis Günaydın’ın bağı. Güney tarafı da, bir bahçe kapısı ile girilen çitle çevriliydi. Bazı tanıdıklar burayı Ankara Asfaltı geçiş yolu olarak kullanırdı.

 

HÜSEYİN BAKKAL VE CİVARI (Hüzeyin Keskin, Atasoy Sokak Köşesi)

Bizler için yaşamsal önem arz eden İlk Bakkal. Bu kısmın kuzey tarafında, köşede yer alan “Laz Hüseyin Keskin amcanın bakkal dükkanı idi. Turan Sokak’ta sokağın ta içlerinde Eşref (X) amcanın bir bakkalı vardı. “Laz Hüseyin Keskin amcanın bakkalında o zamanlar yok yoktu. Yani gereksinim duyulan herşey vardı. Şayet paramız varsa, ta Topçular Mevkii Ankara Asfaltı altından, yani bizim isimlendirmemizle Tarladan “Laz Hüseyin Keskin amcanın bakkalına gelirdik. Adeta panayıra gelmiş gibi olurduk. Bakkalın önümde tel ile kafeslenmiş bir sundurma vardı. Burada insanlar dinlenirdi. Soluklanırdı. Yağmur yağıyor ise yağmurun geçmesi beklenirdi. O zamanlar yağ bakkallarda satılırdı. Bir de benzer bidonlarda gaz yağı. Evet gaz yağı. Ne için mi! Tabii ki bazıları için aydınlatma bazı varsıl aileler içinse ısınma amacıyla. İspirto da satılırdı. Ama bizim pompalı ve pirinçten yapılmış o tür ocağımız hiç olmadı. Bakkalda her şey vardı. Her gereksinime yanıt verirdi; Yağ, gaz, zahire ve gıda çeşitleri.

 

Hüseyin Keskin amcanın bakkalının batı tarafında iki dükkan daha vardı. Bir tanesini Hüseyin Keskin amcanın kızlarından birisi çalıştırmaktaydı. Diğer dükkanı ilkin kimin çalıştırdığını amımsamıyorum ama yıllar sonra burasını sakallı birisi Kundura Tamir Dükkanı olarak çalıştırmaya başlamıştı. 

 

Hüseyin Keskin’nin bakkal dükkanının kuzeyine doğru Kaptan (X) dedenin evi, Eski Sırrıpaşa muhtarlarından Raif (X) amcaların evi vardı. Bunların doğu tarafında ise Çankırılı bir aile vardı. Oğulları Faruk ve Hasannın (X) ailesi.

 

Hüseyin Keskin amcanın bakkalının karşısında yer alan, güneyde Ankara Asfaltı’na kadar, doğuda ise bugünkü kamyon parkına kadar uzanan ve etrafı tel örgü ile çevrili şahane bir bağ ve bahçelik vardı. Çoğunluk kiraz ağaçları idi. Aralarda beyaz ve mor incir ve vişne ağaçları da vardı. Bahçe tatar Hanis Güneydın Ağa’nındı. Hanis Güneydın Ağa’nın üç oğlu ve bir kızı varmış. Lebine, Rıdvan, Adnan ve Yüksel. Yüksel Güneydın, Pirireis İlkokulu’nda benim 3. sınıftan itibaren sınıf arkadaşımdı. Bahçenin tam ortasında çatı katı olan iki katlı bir ağaç ev vardı sanırım. Eve giden yolun girişinde tulumbalı bir kuyu yer alırdı. Okul dönüşü buradan su içerdik. Şimdilerde burası kısım kısım parseller halinde binalarla doldurulmuş. Arada sadece sonradan yapılma ev ve etrafındaki ağaçlar kalmış. Nasıl kalmış ona da çok şaşırdım.

 

Bu geniş bahçenin güney-doğu köşesinde Necmi yada Necati (eşi Saadet, ilk eşi Ferayet’miş) (X) amcanın iki katlı evi vardı. Necmi Amca’ nın iki oğlu olmalıydı, İlyas ve Engin. Denizciler Caddesi üzerinde Lazlar’ın, Tatarlar’ın, Nogay Tatarlarının, Macırlar’ın evleri yer alırdı. Zaten Derince bu insanlardan ve Ankara Asfaltı altında yer alan kesitte yani Çarşı ve Liman Yolunda da çoğunlukla memur ve subay kesimi olan insanlardan oluşurdu. Memur kesiti bizlere göre çok varsıldı. Her şeyleri vardı. Tuvaletli evleri. Çarşıdan alışveriş yapacak paraları. Çarşıya yakın evleri. Temiz ve düzgün sokakları. Ne bileyim biz çocuklara göre bu tarz evler, Çarşıya yakınlık ve alışveriş yapacak parasal olanak ulaşılmaz şeylerdi.

 

SONRAKİ GÖÇLER

Derince, ilkin doğuda olan bir depren sonrası Doğu illerimizden gelenlerin, Petrol Ofisin’de çalışmaya başlayan Çankırılılar’ın, Derince Limanında çalışmaya başlayan Gümüşhaneliler’in, Petkim’in kurulmaya başlaması ile Adanalılar’ın ve Zonguldaklılar’ın, yani her yeni bir tesis açıldıkça çeşitli illerden gelenlerin memleketi olmaya başladı. Aşırı göçlere kucak açmaya başlaması ve bunun sonunun gelmemesi Derince’nin Kozmopolit bir yerleşim yeri olmasına yol açtı.

 

İlk göçler hep yoğun olarak belli illerden olmaktaydı. Bunun açıklamasını sanırım herkes yapabilir. Söz konusu tesiste görevli üst düzey veya etkin kişilerin hemşehirlilerine arka ve destek çıkması. Yada buna benzer şeyler. Batıda bunun adı “Nepotizm” yani “Dayıcılık”. Bizde buna daha sade ve kibar olarak “Hamili kart yakınımdır” denir. Kartı gören yada alan ilgili kişi bundan şunu anlar; “Kartı getiren kişi bilmem kimin yakınıdır ve derhal işe alınmalıdır”.  Derince’nin çevresine kurulan her bir yeni sanayi kuruluşu yeni göçleri tetikledi.

 

Yeni göçler de, iskanlaşmayı ve çarpık kentleşmeyi. Hızlı yerleşimde talep o dereceye vardı ki, bu belli kesimlere belli rantlar sağlar oldu. Sonuçta bugünkü Derince oluştu. Aşırı betonlaşma ve çarpık kentleşmenin sadece Derince’nin sorunu olduğunu ve sadece yukarıda değindiğim konuların bunun nedenleri olduğunu zannetmiyorum. Sıralananlardan çok daha fazla nedenlerin içiçe geçerek hızla içinden çıkılmaz sorunlara yol açtığını her Derinceli kabul edecektir.      

 

DERİNCE’NİN İLK EV MİMARİSİ VE TARZLARI

Tatarların bu bahçenin karşısında ise “Macir Tarzı(muhacir: göçmen) dediğimiz kerpiç evler yer alırdı. Kerpiç Evlerin tarzı anımsadığım kadarı ile şöyle idi; Odalar yan yana dizilmiş. Her birisinin ayrı kapısı olup, tüm odaların önünde uzunlamasına bir taraça yada balkon yer alırdı. Bu taraçaya ya iki üç merdivenle çıkılır yada zemin seviyesinde olurdu. Ana yapının ya hemen ardında yada yakınında indirme denilen müştemilat (eklenti bina) yada samanlık  yer alırdı. Burada kış zamanı için balyalı saman yada ot ve diğer ev ve hayvanların gereksinimi olan zahire (tahıl, yanı mısır, buğday ve kurutulmuş gıdalar) saklanırdı.

 

Bir köşede varsa mutlaka tulumba yada içme suyu kuyusu. Bir ekmek pişirme fırını. Ki üzeri ahşap ile kapalı tutulurdu. Yağmur ve kara karşı. “Tuvaletler” yani eski deyimi ile “Helalar” mutlaka evden uzak bir köşede yer alırdı. Küçük bir kulube biçiminde. Bir tarafta da hayvan ahırı ve evcil hayvanların kümesi. Bu tarz evlere gittiğim Tepetarla Köyünde (Ramiye), Arslanbey (X) beldesinde, Karamürsel Tepeköyde (X) rastladım. Resimlerini çektim. Derince çocukluğumda bu tarz evlerle dolu idi. Ama resmini çekmek için dahi, pek bu tarz evler kalmamış günümüzde. Belki ben şanslı idim aradım ve buldum. Uzaktan resimlerini çekmek için o eski tarz Derince evlerinin. Evler resimlerde pek net görünmüyor.

 

İzin alma olanağım olsa idi belki de yakından görüntüleme olanağım olurdu. Bu evlerin en sonunda yani doğu ucunda, kuzeyden güneye uzanan dikdörtgen şeklinde bir arsa mevcuttu. Sahipleri bahar geldiğinde iyi bir bakıma alırlardı bahçeyi. Sonraları bu arsanın yol kıyısına iki yada üç katlı bir bina inşa edilmişti ve uzun yıllar bina ayakta kalmıştı.

 

Yapı sahibinin kızı ile ilkokulda birlikte okumuştuk, hayal meyal hatırlıyorum bunu. Bu bina ile hemen doğusunda yer alan ve şu anda şekli üçgen olan bina arasında dar bir yol mevcuttu. Üçgen yapının hemen önünde yer alan ve doğuya doğru bir eğimle üst sokağa çıkan yolun kuzey tarafında, Tatarlar’dan Altın’ların kerpiç evi vardı. Refik Altın’lar hala burada oturuyor olabilir.

 

TATAR HANİS AĞA’NIN BAĞLIĞI VE LİMANYOLU’NA KADAR OLAN KESİT (Bahar Caddesi-Küçükkaya Sokak Arası)

Tatarlar”dan Hanis Günaydın Ağa”ların güney tarafta yer alan kiraz bahçesinden, yıllardır varlığını koruyan Eski Limanyolu’na dönüşteki, “Muhtar Kadir Uzuner’in Uzunoğlu Kıraathanesi’ne değin olan alanda, at arabaları olan Tatarlar’ın evleri vardı. Yalnız bahçe ile evler arasındaki alan Denizciler Caddesi’nden Ankara Asfaltı’na doğru boştu ve üçgenin dar tarafı cadde tarafında, geniş tarafı Ankara Asfaltı tarafındaydı. Sadece boş alanın güney-batı ucunda Necmi (X) amcaların iki katlı evi mevcuttu. Bu alanda biz çocuklar genellikle ya misket, kalem, topaç çevirme, çelik-çomak ve benzeri oyunlar oynardık yada uçurtma uçururduk.

 

Bu boş alan ile “Muhtar KadirUzuner’in kahvesine kadar olan alanın, “Hacı Kemal Kılıçın arsası karşısından aşağıya bir sokak inerdi. Bu sokağın sağında solunda evler vardı. Birisi Vasfi Çalışkan olmalı. Kahveye doğru “Atarabacı Şükrü (X)’lerin evi olmalı. Bu evin bahçesinin hemen orta yerinde bir genişlik alan vardı. Bu boşluk at arabalarının giriş ve çıkışlarına kolaylık sağlamaktaydı. Arabalar yaylı türden değilde makaslı idi galiba. Atlı arabaları olanlar çoğunlukla yük veya kum çekerlerdi. “Atarabacı Şükrü (X) amcaların konutunun önünde ama batı tarafında kalan, iki katlı bir ev vardı. Bu yapıda benim ilkokul arkadaşım Tevfikler otururdu. babası Ali (X) amca olmalı, onu pek severdik. Muhterem annesi Zeynep hanım, kıvırcık saçlı, esmer tenliydi. Galiba Tevfik (X) de kıvırcık saçlıydı.

 

Hanis Günaydın Ağanın bağlığının doğu-kuzey ucunun tam karşısında, kuzey tarafta yer alan ve aşağıya doğru üçgen biçimindeki uzanan alanın orta yerlerinde bir yerde bir ev vardı. Şimdi burada yine üçgen biçiminde bir yapı bulunmaktadır. Bu bahçenin batı tarafında dar bir yol vardı. Doğu tarafında ise bir eğimle başlayan arka sokak yolu. Bu kesit  Derince’yi Ankara Asfaltı’na değin kuzeyden güneye bölen ikinci büyük yola bugünkü Engin Caddesi’ne dek, dar tarafı batıda, geniş tarafı doğu tarafta olan geniş bir üçgen biçimindeydi. Şu anda yine aynı konumda. Dut Sokak. Merkez Camii gerilerine kadar, Hafız Hasan Yılmaz Caddesi’ne değin uzanmaktadır.

 

Üçgenin batı tarafında yani ucunda Denizciler Caddesi tarafında, Eski Limanyolu’na kadar olan alanda sadece iki yada dört ev vardı. Diğerleri sadece etrafı çit yada ağaç parmaklıkla çevrili bahçelerdi. Sahipleri buraları baharda bakıma alırdı. Çeşitli sebzeler yetiştirirdi. Dikilen ağaçlar oldukça küçüktü. Çok sonraları olmalı, biçimleri değişmeye başladı.

 

Batıdan doğuya iki Tatar evi. Birinci ev üçgen biçimindeki bir arsa içindeydi. “Tatarlar”dan. XX’in evi. Yanında ise Alaattin Bezli’nin bahçesi. Sebze bahçesiydi. Yıllar sonra buraya tek katlı bir bataka tipli birmekanda bakkal dükkanı açılacaktı. Sonra “Hacı Kemal Kılıç’ın apartmanı. Yığma tuğladan iki katlı bir ev, Necla Çıray’ın babası “BakkalAbdülhakim Çıray’ların yola yan evleri, tek katlı bir ev ve tam Liman Yolu’na dönen yolun karşısında yer alan ev. “Tatarlar”dan Fikran Öz’lerin evi. Ev arsanın arka tarafında yer alıyordu ve bahçeye bir ağaç kapı ile ve ardından merdivenle ulaşılıyordu. Bu evin batı tarafında, yola bitişik başka bir evde vardı. Evin taraçasını anımsıyor gibiyim. Bu ev de “Çankırılılar”danHacı Ahmet (X)e aitti.

 

TIKTIK İBRAAM AMCA VE ÜST ESKİ LİMANYOLU ÇEVRESİ (Fevzi Çakmak Caddesi Kuzey)

Eski Limanyolu’na inen yolun Batı Yakası, Uzunoğlu Kıraathanesi’nden itibaren ta Ankara Asfaltı’a değin boştu. Bu alan sonbahar ve kış döneminde genellikle su ile dolardı. Ancak yolun Doğu Yaka’da yer alan şahane bahçe, briketten bir duvarla çevriliydi. Duvarın üst kesitlerinde betona camlar kakılmıştı. Amaç bahçeye istenmeyen kişilerin girişlerinin engellenmesi. Bahçe, lakabı “Tıktık İbraam olan ve öyle anılan İbrahim Kurtadlı bir amcaya aitti. Lakabının Dığıdık olduğunu da ileri sürenler var. Ama biz Tıktık olarak bilirdik.

 

Tatarlar”dan “Tıktık İbraam Amca bahçesi ile çok ilgiliydi. Çok özenli, ilgili ve biz çocuklara göre de oldukça bilgili bir kişiydi. Galiba hiç evlenmemişti. Veya yalnız yaşıyordu. Yada ne bileyim biz onu öyle biliyorduk. Ama Şükrü isimli bir oğlu ve Sabiha isimli bir kızı olduğunu yaptığım söyleşilerden öğrendim. Bahçesi ile ilgilenmeyi çok severdi. Bahçesinde her tür sebze yetişirdi. Soğan, Kıvırcık ve Karalahanaları hala anımsıyorum.

 

Bahçenin kenarlarında bazı ağaçlar vardı.Ancak ne ağaçları olduklarından pek emin değilim.  Bahçenin Denizciler Caddesi tarafında, doğu köşesinde iki katlı bir ev  ve onun hemen güney köşesinde tek katlı kendi evi vardı. Bahçenin Denizciler Caddesi ile Üst Eski Limanyolu’nun kesiştiği köşede, yani kuzey-batı köşesine bir büfe açılmıştı. Ondokuz Mayıs Büfesi. Bu büfe uzun yıllar burada varlığını korudu. Büfe “Abazalar”dan Adnan Tok’un (X) ağbisi Özkan Tok’a aitti. Tıktık İbraam Amca”nın bahçesinin hemen altında, dar bir patika yol vardı. Şimdiki adı XX. Bu patikayla diğer ara yola çıkılırdı. Hala sinema biçimindeki özelliğini  koruyan bu yapı, Şahinler Sineması yapısı ne zaman yapıldı anımsamıyorum. Ancak güney tarafında yer alan parselde Derince’nin belki de en eski Ekmek Fırını yer alırdı. Hürriyet Ekmek Fırını.

 

Hürriyet Ekmek Fırını idi adı. Fırın Hüseyin Çavuşa (X) aitmiş. Buraya fırın ekmeği almaya geldiğimi anımsıyorum. “Fırın EkmeğiyadaFırancala” tabir ederdik. Çünkü ortalama her aile kendi ekmeğini kendi pişirir ve saklardı. Bahçelerde kurulu Ekmek Fırını’larında pişen ekmeğe de “Ev Ekmeği” derdi. Ekmekler galiba haftalık pişerdi. Rengi fırın ekmeğine göre daha koyuydu. Ekmek sert kabukluydu. Fırın ekmeği ise bildiğimiz tarzda idi. Biz çocuklar için bu oldukça çekici bir lükstü. Ancak, ailelerimiz için her zaman Fırın Ekmeği almak o denli cazip değildi. Ekonomik olarak.

 

O günkü koşullar altında ta Tarla’dan buraya gelmek biz çocuklar için pek kolay değildi. Evden buraya değin Ankara Asfaltı kıyısı ve bugünkü Derince Lisesi arsası da dahil, bu kesite değin hep çalılık ve fundalıktı. Bazı ağaçların boyları da oldukça yüksekti. Fırının batı tarafındaki dükkanda sonraları Foto Aile adını taşıyacak olan bir Fotoğraf Dükkanı vardı. “Foto Aile(X). Bu fotoğrafçı dükkanını ilk kim işletiyordu acaba? Hüseyin Ayçiçeği mi yoksa “Lazlar”dan “Foto Osman Sivri mi yoksa başka birisimi? Şahinler Sineması kıyısındaki patika yolun Ankara Asfaltı tarafında “Lazlar”ın, hala belli köylerde rastlanılan tarzda evleri vardı. Ahırları ve Mısır Depoları. Semaderler yani. Hani iki katlı olanlar. Dört ayak üzerine oturtulmuş ve üst katı kapatılmış tarzda olanlar.

 

ÜST ESKİ LİMANYOLU-ENGİN CADDESİ, KUZEY TARAF

Günümüzdeki adı Fevzi Çakmak Caddesi olan caddenin kuzey kesimi hizasından Engin Caddesi’ne kadar olan kestin kuzey yakasında batıdan doğuya kimler vardı? Bahçe çevreleri çeşitli biçimlerde çevrilmiş olan evler. Evler bahçelerin gerisinde yer alırdı. Caddenin sonunda bahçe çevresinin çalı süpürgeleriyle çevrili eve dek, bir iki ev vardı sadece. Ben özellikle merdivenle ulaşılan iki katlı bir evle tek katlı bir ev anımsıyorum ilk zamanlardan.

 

Sonraki zamanlardan yıllarca çatısı olmayan tek katlı bir konut. Burada büyük bir kahve açılmıştı. Bu konut kime aitti bilmiyorum. Geri tarafına bilardo masası konulmuştu sonraki yıllarda.  Onun yanında ise Arif adlı bir”Çankırılı”nın çalıştığı Bakkal Dükkanı vardı. Bir ara Kahve ve Lokanta.

 

Turan Sokak’ta oturan “Morgen Amca” Yusuf Ayçiçeği’nin Camcı Dükkanı. Yanında bir Yufkacı Dükkanı vardı. Sonradan Salih Yalçınkaya’nın devraldığı Kitapçı Dükkanı. Bitişiğinde ise iki katlı bir ev vardı. Alt katında ise Zerey Terzisi. Bunlar 1980’lere dek caddedeki kuzey yakanın durumuydu. Sonraki yıllarda boydan boya cadde kıyısına beton konutlar dikilecek ve ardından birçok esnaf burada yerini alacaktı.

 

ÜST LİMANYOLU VE HAMAM SOKAK ARASI (Denizciler Caddesi’nin Fevzi Çakmak Caddesi Kuzey ile Engin Caddesi arası)

Tıktık İbraam Amca”nın evinin doğu tarafında bir ev vardı. Sonraları buraya Samsunlular ev yapmıştı, “Kıllı Selahattindi lakabı. Selahattin Oral. Onu herkes öyle bilir ve tanırdı. Sonraları bu ev değişen koşullarda dükkana döndürülmüş ve yıllarca plakçı ve manufaturacı dükkanı olarak kullanılmıştı.

 

Önce Manifatura Dükkanı açılmıştı. Pllakçı Dükkanı ise sonradan açıldı. Bunun işletmesi ile Kemal ilgilendi. Ardından küçük kardeşleri Şaban. Samsunlu Orallar’ın evi denirdi. Selahattin Oral’ın üç oğlu ve bir kızı vardı. Namık, Nazmiye, Kemal, ve Şaban. Ortanca oğlu Kemal ile arkadaştık. Cadde kıyısında yer alan yapı, iki katlı ve batı tarafında yer alan dıştan bir merdiveni vardı. Orallar’ın evinin batı tarafında yer alan ev, “Tıktık İbraam Amcaya aitti galiba. Ev iki katlıydı ve üst katına doğu tarafında yer alan dıştan merdivenle çıkılırdı. Orallar’ın evinin doğu tarafında yer alan evler, “Koyuncu Rasim Koyunlu amcalara aitti. O güzelim evleri ağaçlıklar arasındaydı. “Koyuncu Rasim Koyunlu amcanın toplamda beş çocuğu olmalıydı. Saynur, Hülya, Mutlu, Hikmet, Filiz. Bir oğlu daha olmalı!

 

Rasim Koyunlu amcaların bir evi geride yola paralel, diğeri ise yola dik şekilde yapılmıştı. Bahçeleri bakımlı ve çiçekliydi. Galiba büyük servi ağaçları vardı. “KoyuncuRasim Koyunlu amcanın  bugünküYörük Enver Derin’lerin nalbur dükkanının bulunduğu parselin karşısında kalan ve boş olan alanda bir koyun ağılları vardı. Şimdiki gibi dümdüz değildi bu alan. Tepelik bir yerdi. Ağılda bu tepenin şekline göre yamaçta yer alırdı.

 

TOPÇULAR MEVKİİ VE 44 EVLER’İN KURULUŞU

O zamanlar Rasim Koyunlu amcaların ağılının bulunduğu bölge, oldukça farklı coğrafik biçimlerdeydi. İlk başlardan anımsamaya çalışırsam, bugünkü 44 Evler henüz ortalıkta yoktu. Bu mahallenin ilk yerleşikleri olan ve mahalleye adını veren 44 evin sahipleri, İzmit’in Bağçeşme ve Tabane (yani Tabakhane= sepicilik, deri işleme dükkanları) kesimlerinde oluşan toprak kayması ve Mehmet Ali Paşa Mahallesi’nde meydana gelen su basması sonucu evlerini yitiren insanlarmış.

 

Yani farklı semtlerden insanlar. Ama çoğunluğu Seka (X) çalışanıydı. Yıllar 1965’ler. Devlet buraya bu evleri yaparak onları yerleştirmişti. Evler galiba 1968’lerde bitmiş. Kimlerdi ilk yerleşenler? Çocuklarının isimleri nelerdi? Bir anımsayalım bakalım. Bunun için mahallenin konumuna göre bir sıra takip etmek gerekir.

 

44 Evler’in planı batıdan doğuya uzanan üç ana parselden oluşmaktaydı. Ankara Asfaltı’ına koşut Denizciler Caddesi ile Şengül Sokak arasıında kalan parsel aralıksız en fazla konutun yer aldığı bölümdü. Arkadaki ikinci parselde, Çavdar Caddesi, Aktop Sokak, Hastahane Yolu ve Aktop Sokak arasında kalan ikinci parselde iki boşluk yer almaktaydı. Sonraları ikinci boşluk cami yeri olarak ayrılmıştı. Buraya mahallenin ilk camii inşa edilmişti. 44 Evler Camii. Birinci boşluk ise çok ama çok yıllar sonra Derince Belediyesi’nin İtfaiye Müdürlüğü’ne dönüştürülmüştü.

 

Üçüncü parselde, önü Aktop Sokak’a bakan parselde çok az konut yer almaktaydı. Dört yada beş konut. Yerleşikleri bugünkü sokak ve cadde adlarına göre sıralayacağım. Mahallenin konutları batı ve doğu tarafta üçer evden oluşmakta ve arka arkaya iki konutla devam etmektedir. İsim kümesi aile reislerini, parantez içinde yer alan isimler çocuklarını, kırmızı renkli X’ler ise belirlenemeyen adları tanımlamaktadır;

 

Konutların önlerinin Çavdar Caddesi’de dönük olduğu, Denizciler Caddesi ile Şengül Sokak arasındaki dizi, güneyden kuzeye; 01) Halil-Hatice (Çavdar) Vardaroğlu (Muzaffer-Ayten (Çavdar) Vardaroğlu), çok sonraları kiracıları “Karabüklü” Mehmet-Bahriye Akın (Suat), 02) Süleyman-Fahriye Sülün (Sadık, Sadun & Nusret) ve 03) Şevket-Muhsine Bilgintürk (Cezmi, Nezih, Cevdet & Erdal).

 

Konutların önlerinin Çavdar Caddesi’de dönük olduğu, Şengül Sokak ile Aktop Sokak arasındaki dizi, güneyden kuzeye; 01) Bayram-Ayşe Torlak (Adile, Sıtkı, Nesin & Yeşim) [alt akt kiracıları; XX; Mustafa, Kemal & Kamile], 02) Mustafa-Melek Altan (Çocukları yoktu) [Evlatlıkları evi almış. Kıbrıs’a yerleşmiş. Melek hanım vefat etmiş. Mustafa Köse ise İzmit yaşlılar yurduna yerleşmiş] ve 03) Şükrü- X Öz.

 

Konutların önlerinin Hastane Yolu’na dönük olduğu, Denizciler Caddesi ile Şengül Sokak arasındaki dizi, güneyden kuzeye; 01) Yunus-Şaziye Kubanç (Ali, Hüseyin, Mustafa & Hasan), 02) Hasan Altan (Ülfet & Ümit), 03) Kemal-X Dağdelen. Bu evde Sümer Karaduman’ların akrabaları kirada oturmaktaydı.

 

Konutların önlerinin Hastane Yolu’na dönük olduğu, Şengül Sokak ile Aktop Sokak arasındaki dizi, güneyden kuzeye; 01) Geyveliler’in kirada oturdukları ev, 02) X X, ve 03) Ferhat-Hafize Karaduman (Vedat, Ramis, Kenan, İsmail, Kıymet & Hülya).

 

Konutların önlerinin Denizciler Caddesi’ne dönük olduğu dizi, batıdan doğuya; 01) Mehmet-X Özdil (çok sonraları evin alt katında oğlu Fuat-Sevim; Serap & Murat. Üst katında ise Seka’dan Halis Yılmaz oturmaktaydı), 02) Koreli” Mehmet-Emine Altan (Necla, Necdet, Neşet & Tülay), 03) Süleyman-Hatice Sağıroğlu (Ali Kemal, Sabahat, X, Seniha ve “Sakat” Zuriye), 04) Ali Deveci (Trenci Amcaların yıllarca oturduğu ev), 04) Bahri-Sümer Karaduman (Fuat, Nurcan & Filiz), 05) Ziya-Ömrüye X (Recai, Nesrin & Ersin), 06) Mustafa-Emine Kitapçı (Savaş, Ergül, Aynur & Hülya) 07) ve 08) Ömer-X Özkan (X, Hanife & Şerife).

 

Şengül Sokak güney tarafta kalan dizi, batıdan doğuya; 01) X (Kocası ölmüştü)-Ömrüye Kayalar (Semra & X), 02) Cemal-Zehra Deveci, 03) Hayrettin-Cemile Özkan (X & X), 04) Osman-Emine Kitapçı, 05) Murat-Seher Yahşi (Hacer & X), 06) Mehmet-X X ve 07) “Avcı” Yusuf-X Gürocak (Ahmet).

 

Şengül Sokak kuzey tarafta kalan dizi, batıdan doğuya; 01) Recep-Kıymet Altan (X, İbrahim, Ali & Salih), boş arsa, 02) Ömer-Emine Özkan (Feridun & Öner), 03) Yusuf–Emine Akbaş (Fikri & Zikri), 04) X (Koçası ölmüş)-Melek X  (Ayşe, X & X) ve 44 Evler Camii alanı.

 

Aktop Sokak güney tarafta kalan dizi, batıdan doğuya; 01) Mahmut-X Altan, boş arsa,  02) Yaşar–X Kitapçı (Turan, Osman & Zafer), 03) Kadir-Neriman Özmut ve 04) Numan-Fatma Alkan (Ayşe, Nurten, Birten & Recep).

 

Aktop Sokak kuzey tarafta kalan dizi, batıdan doğuya; 01) Mustafa-Neriman Deniz (Ali, Kibar & Bekir), 02) Kadem-Fatma Altan, 02) Köylü” Mustafa-X Alkan (Ahmet & Muammer) ve “Bakkal” Kamil Yağmurkaya’nın dükkan işlettiği ev. Kamil-Rabia Yağmurkaya (Selim, Ramazan, Semiha & Selma).

 

Bu alan 44 Evler’in inşasından önce, ta otoyola değin yüksek çalılıklardan ibaretti. Topçular Askeri Birliği’nden aşağıya doğru, bugünkü mahalle camisinin yer aldığı orta sokak üzerinden bir patika inerdi. Aşağıya doğru. Bu patika köşedeki Yunus Kubanç’lara ait evin önünden Denizciler Caddesi’ni oluşturan yola inerdi.

 

Yunus Kubanç’ların evine değin yukarıdan, Sopalı Çiftliği’nden gelen suların oluşturduğu su yolları vardı. Oldukçada derindi. Kışın aşırı yağmurlarda yada karda taşan su, bu akaklarından akardı da biz onları geçemezdik. Ankara Asfaltı kenarından dolaşırdık. Bazen de geri dönerdik eve. Gidemezdik okulumuza. Yada sulara bata çıka geçmeye çalışırdık. Suyla oynamak biz çocuklara eğlenceli gelirdi. Çizme boyuna kadar suya girer tersine yada akışına paralel yürüdük sular içersinde.

 

Bugünkü Denizciler Caddesi’nin Çavdar Caddesi ile birleştiği noktaya kadar herhangi bir patika yol belirtisi yoktu. Sopalı Çiftliği’ne uzanan 44 Evler’in batı tarafında,

 

TOPÇULAR BİRLİĞİ, BAŞÇAVUŞ MUSTAFA GÖKÇEN VE AİLESİ

Topçular Birliği’nin tel örgülerine paralel bir yol vardı. Askeri birliğin giriş yolu. Sopalı Çiftlği yolunun batı tarafındaydı. Bekçi kulübeleri şu anda Süleyman Sülün’lerin evinin hizalarında bir yerdeydi. Birisi batıda diğeri doğuda. Hemen yolun kenarında yer alırdı. Bu kesimin şekli Ankara Asfaltı’dan kuzeye doğru bir meyille yükselir ve bekçi kulübelerinin hizasında bir düzlük oluştururdu.

 

Bekçi kulübelerinin dışları çaprazlama kırmızı renkli şeritlerle boyanırdı. Kulübeler sanırım, çatıları da dahil betondan yapılmıştı. Yol  kulübeler arasında kuzeye doğru devam ederdi. Ancak yol buradan doksan derece batıya yönelen başka bir yol ile birleşirdi. Batıya çıkan yol, 500 metre kadar sonra dört yol haline döner, birisi batıya doğru devam eder, diğeri kuzeye doğru devam ederdi. Bir yol da güneye döner Başçavuş Mustafa Gökçenin (X) oturduğu barakaya giderdi.

 

Bu baraka tipik bir Amerikan askeri barakasıydı. Hangar biçiminde. Çatısı Ç biçiminde oluklu saçlarla kaplı. Batıdan doğuya doğru uzanır, ön cephesi güneye, yola bakardı. Bahçesi ağaçlık ve bakımlı, çiçeklerle bezeliydi. Giriş kapısı doğu tarafındandı. Kapıdan içeriye girildiğinde sağlı sollu iki oda, ve antre ile geçilen salon yer alırdı. Salonda bar tipi bir yer vardı. Salondan sonra bir oda ile WC ve Banyo yer alırdı. Bu biz iki göz kerpiç evde oturan çocuklar için inanılmaz bir lükstü.

 

Kuzeye doğru devam eden yolun hemen batı bölümünde kamalye bahçesi, çiçeklik ve dinlenme bahçesi, subay evi yada işlem yapılan bir yapı ve bunun daha kuzeyinde ise askeri barakalar yer alırdı. Askerler bu barakalarda kalır, eğitimlerini de sonraları uzun yıllara top sahamız haline dönen ön taraftaki geniş alanda yaparlardı.

 

Barakalar Amerikan tarzı yapılmıştı. Yapı tarzları günümüzdeki seraları andırmaktaydı. Barakaların çatıları oluklu saçla örtülmüştü.  Burada yer alan askeri kulübeler yan yana batıdan doğuya şekilde inşa edilmiş, üç yada dört adetti. Bunların arkalarında yer alan başka bir yolun üstünde de başka barakalar vardı.

 

Genel Tuvaletler ise, işte bu arka yapıların kuzey tarafında yer almaktaydı. Askeri Hamam ise ileride, kuzey tarafta yer alan su kuyusunun batı tarafındaydı. hamamın yanında yer alan bir su kuyusu vardı. Etrafı ve üzeri betonla kaplı, sanki üstünde küçük kare şeklinde bir ağız bırakılmıştı. Ya su çekmek için yada pompa sistemi için. Sözünü ettiğim kuyunun yer aldığı yerde şu anda ulu kavak ağaçları mevcut. Ancak kuyunun durup durmadığını bilmiyorum. Askeri birlik belli bir düzen ve intizam içersindeydi. Yolları adete cetvelle çizilmişti. Bakımlı ve düzenliydi çevre. Keşke eski ve yeni sivil yöneticiler askeri birliklerin mimari,alan kullanımı ve düzeninden esinlenebilselerdi. Ne güzellikler içinde yaşıyor olurduk.

 

Çok sonraları olsa gerek, askeri birlik sadece bir müfreze şeklinde kalmıştı geriye. Askeri bölgeye biz çocuklar girebiliyor ve askerlerle yada Başçavuş Mustafa Gökçen’in evinde, çocukları ile eğlenceli vakitler geçirebiliyorduk. Şu anki Asker Hastanesinin yer aldığı yerin bir kısmında Hurdalık ile bazı Sığınak artıkları vardı. Bu çukurlara girip çıkmak yada saklambaç oynamak inanılmaz zevkliydi. Zaman içersinde buraya yakın, ama biçimi çift taraflı büyük bir Goodyear reklam levhası dikilmişti alana. Bu levhanın ayaklarına tırmanırdık. Yaptığımız işin tehlikesini aklımıza getirmeden.

 

Askeri alan çoğunluk Karaçalı denilen ağaçlarla, bizlerin Pelit dediği bir tür yabani meşe ağaçları ile kaplıydı. Ama geriye kalıntıları kalan kışla yapı ve eklentileri etrafında bazı süs ağaçları ile, Çam ve Kavak ağaçları mevcuttu. Kavak ağaçlarından bazıları sanırım o günlerden kalma. Başçavuş Mustafa Gökçenin büyük kızı sanırım sınıf arkadaşımızdı. İsmi Gönüldü, küçük kızının ismi ise Hediye olmalı. Bir de oğlu olmalıydı. Yıldırım.   

 

44 EVLER’İN ANKARA ASFALTI CEPHESİ

44 Evler’de bir tür askeri bir düzenleme ile inşa edilmişti. Ama yıllar içersinde bir şeyler olmuştu da bu var olan düzen ve planlı kentleşme birden bire zıvanadan çıkmıştı. Düzensiz bir konutlaşma kanser gibi yiyip bitirmişti her tarafı. Eskilerden kalan düzenli ve planlı kentleşmeye en güzel örnek 44 Evler’in yerleşim planıdır. Büyüklerimiz, devleti ve düzeni temsil edenler, seçilmişler her şeyi çok iyi yürütmüşler. Görevlerini gereği gibi yapmışlar. Sorulsa -yada şayet yazmışlarsa anılarını okunsa- mutlaka öyle söyleyeceklerdir. Ve işte sonuç gerçekten mükemmel olmuş. Yerleşim, yollar, yeşil alanlar, okullar her şey ama her şey planlı ve programlı değil mi!.

 

Yunus Kubanç’ların (X) yapısının tam karşısında, güney tarafta Ankara Asfaltı’na bağlanan yolun üst tarafında, yani batısında bir gölet oluşurdu. Kışın bu gölet genişler ve derinleşirdi. Etrafı sazlarla kaplıydı. Sazlar burada doğal bir su kaynağı olduğundan mı çıkardı! Yoksa bu gölet sürekli kaldığı için mi büyürdü bilmiyorum. Sonraları Ankara Asfaltı ile bağlantı yolu yapılmıştı. Oluşan meyilde de ikinci bir gölet oluşmuştu. Bu alanda çok sonraları galiba Karayolları çakıl tepeleri oluşturmuştu. Bu çakıllar nerelerde kullanılırdı bilmiyorum. Ama biz çocuklar için başka bir oyun alanına dönüşmüştü. Tepelerine tırmanır, aşağıya kayardık. Üstümüz başımız kir pas içinde kalırdı. Eve gidince de bir güzel azar ve dayak. Ama aynı şeyleri ertesi günlerde yine yapardık.

 

Buradan Derince’ye doğru Ankara Asfaltı tarafında yüksek tarafının olduğu ve eğimin 44 Evler’in Ankara Asfaltı kıyısındaki bağlantı yolundan başlayarak yükseldiği ve “YörükEnver Derin’lerin yapısının karşısında kalan yerlerde, eğimin aşağıya doğru düzleştiği bir tepecik vardı. Bu tepeciğin cadde tarafına doğru olan eğiminde “KoyuncuRasim Koyunlu amcaların koyun ağılı vardı. Bu ağılın batı tarafında Ankara Asfaltı’ndan çaprazlama caddeye doğru patika bir yol geçerdi. Yol, asfalt tarafında o zamanlar var olan köprünün yanından başlardı.

 

O zamanlar bile su akımı için yapılmış köprü işlevsiz kalırdı bazen. “KoyuncuRasim Koyunlu amcaların ağılının bulunduğu yamacın, asfalt tarafı daha yüksekçeydi. Bu tepeliğin güneyi yani yolun altı da bu tepeliğin devamıydı. Yol bu tepeyi ikiye bölmüştü. Sonraları yolun güneyinde kalan kısma büyük bir reklam levhası dikilmişti. Yıllarca orada kalmıştı. Levha sarı zemin üzerine yazılmış büyük siyah harflerle PIRELLI levhasıydı. Burada az mı oynardık. Levhanın güneyi V biçiminde daha aşağıya doğru ilerlerdi. Yukarıdan köprüden akan sular, kendi akaklarından ta en aşağıda demiryolu altından geçerek Manalar denilen askeri bölgenin içersinden geçerek, denize dökülürdü.

 

“Koyuncu” Rasim Koyunlu amcaların ağılının kenarından geçen patikanın batı tarafı, ta 44 Evler bağlantı yoluna kadar adeta diklemesine ikiye ayrılmıştı. Ankara Asfaltı tarafı çalılık fundalık, cadde tarafı ekilebilir alandı ve çoğunlukla buğday ekilirdi. Bu bölge uzun süre Derince’nin çöp dökme sahası olarak kullanılmıştı. İlk bölge şu anki ilkokulun bulunduğu alandı. “YörükEnver Derin’lerin karşısında oluşan düz alan  geniş tabanı caddeye dik ucu Ankara Asfaltı gelecek şekilde bir üçgeni oluşturuyordu. Yukarılardan ta 44 Evler’den doğru gelen su akakları, buralarda birleşir ve Ankara Asfaltı hizasında bir köprü altından aşağılara doğru akar giderlerdi.

 

Köprünün yer aldığı bu kesit adeta bir tür viyadüktü. Yol bu kesitten dolma toprak üzerinden geçiyordu. Köprünün etrafında yabanıl incir ağaçları büyümüştü. Başka tür ağaçlar da vardı. Bunların arasına daldığımızda gözden yitip giderdik. Baharda buralara değin mantar toplamaya gelirdik. En iyi mantarlar “Koyuncu Rasim Koyunlu amcaların ağılının bulunduğu tepede büyürdü.

 

RASİM KOYUNLU AMCANIN AĞILININ BULUNDUĞU TEPEDEN PİRİREİS İLKOKULU TEPESİNE

Hala yerinde olan “Yörük Ahmet Derin’lerin binasının bulunduğu bölümden itibaren, güney tarafta başka bir tepe eğimi başlardı. Ankara Asfaltı bu tepe yarılarak geçirilmişti. Şimdi bu tepenin sadece güney tarafındaki kesiti görülebilir. Kuzey tarafında oluşan tepecik bugünkü koşullarda adeta tıraşlanmış ve düzleştirilmiş durumdadır.

 

Pirires İlkoklu yapıldıktan sonraki yıllarda Cumhuriyet İlkokulundan buraya aktarılmıştık. Okulun yan tarafında yani batısında olan iki katlı bina yoktu. Burası batıya doğru fundalıktı. Ancak okulun ön tarafı yani güney tarafı çıplak sayılırdı. Ancak şuan ki ilkokul yapısının bulunduğu yerde ama yola yakın bir ev vardı. Böğürtlen dikenlerinden oluşmuş doğal çitin gerisinde. Bu evde “Laz“ bir aile otururdu. Habip (X) Dayı.

 

Yaşça büyük olanlardan öğrendiğime göre şu anki “Roche Sağlık Ocağı”nın (X) bulunduğu yerden kuzeye doğru olan kesit, o zamanlar “Çöp Dökme Sahası” yani “Çöplük” olarak kullanılmaktaymış. Bu tepenin toprağı sarı ve beyaz renkte olduğundan, kerpiç evlerin dış cephelerinin sıvanmasında ya badanalanmasında malzeme olarak kullanılmaktaymış. Zamanla toprak alına alına, burada çukurluklar oluşmuş. Bu çukurlar çöp dökülerek kapatılmış.

 

Eski okul yapısının önü, yani Ankara Asfaltı tarafı tepe biçimindeydi. Yolla düzlük arasında yüksekçe çalılıklar yer alırdı. Yaşça büyük olan öğrencilerden sigara içenler, çalılıkları sote yer olarak kullanırlar, bunların arasında sigara içerlerdi. Kışın iyi kar yağdığında, hali vakti yerinde olan ailelerin çocukları kızakları ile, bize de kızağa benzettiğimiz tahta parçalarının üzerinde, tepeden aşağıya doğru kayardık. Çoğunlukla da yaralanır akşam eve döndüğümüzde de mutlaka köteği yerdik. Yüksekçe olan kesim şu anki ilkokul hizasında, düzleşen yer ise eski ilkokulun tam giriş kapısı karşısında kalıyordu. Okul bahçesinin güney tarafında iki üç çam ağacı vardı. Bu ağaçlar bu hizadan geçen PTT direklerinin altında kalırdı. Ağaçlar hep budanırdı tepelerinden. Telleri engellemesin diye.

 

PİRİREİS İLKOKULU VE 3. SINIF ZAMANLARI

Galiba 3. sınıfta iken aktarılmıştık Piriresi İlkokulu’na. İlk yıllar Mehmet Yazıcı (X) öğretmen girmişti derslere. Sınıf  öğretmenimiz Mehmet Yazıcı öğretmendi. Sonraları mezun oluncaya değin Arif Yıldız (X) öğretmenimiz olara devam etmişti. Öğretmenlerimiz Öğretmenler Mahallesinde (X) otururdu. Onlardan birisi de Dilaver Deniz (X) idi. Memleketlimiz, -ki babam Bilecik ili, Gölpazarına bağlı Kümbet Köyündendi- olan öğretmenlerimizde vardı. Onlarla ailecek de görüşürdük. Salih Yıldız (X) öğretmen ve Emin Yıldızhan (X) öğretmen. Salih öğretmen Bayırköylüydü. Emin Yılzdıhan hocanın iki oğlu vardı Ünal ve Fevzi, büyük oğlu ile arkadaştık. O zamanlar ilkokuldan mezun olmak için mezuniyet sınavları olurdu. Beşinci sınıfa ulaştığımda acaba bu sınavlar sürdürül müşmüydü!.

 

Emin Yıldızhan hocanın evi ve sonradan açtığı bakkal dükkanının yerini biliyordum. Öğretmenler Mahallesi’ne giden yol ayrımında, sağa dönen ve kuzey-batıya doğru çıkan sokağın baş taraflarındaydı. Tamda öyle imiş. Kolay oldu bulmak. Bir kez sordum. Sorduğum bakkalın bir üst tarafında yer alan binanın alt katıydı. Emin Yıldızhan hoca, eşi Müberra hanım ile bakkal dükkanın önünde yer alan taraça misali yerde oturuyordu. Kendimi tanıtınca gözleri ışıl ışıl olmuştu. Anımsadı beni. Ve babamı. Okul yıllarını. Öğretmenlerin isimlerini. Yıllık kır gezilerini. Babamla ile olan arkadaşlıklarını. Bilecik’in hangi yerleşim yerinden olduklarını. Buna benzer konuları birlikte konuştuk.

 

Emin Yıldızhan hocayı oldukça sıhhatli buldum. Aslında o da belirli rahatsızlıklar geçirmiş. Tedavi görmüş. Ama toparlamış kendisini. Maşallah dolgun yanakları, ışık saçan gözleri ve oldukça dinç vucudu ile meydan okuyordu yaşamın zorluklarına (X). Bakkal dükkanını küçük oğlu Fevzi ile birlikte işletiyormuş. Sohbetimiz devam ederken Fevzi de geldi. Ünal sıklıkla Kocaelispor’un maçları olduğu zaman geliyormuş ziyarete.   

 

3. Sınıftan itibaren Pirireis İlkokulu’ndaki “Sınıf Arkadaşlarım”ın kimler olduğunun izlerini sürdüm. Listenin tamamlanmasında çok kişinin yadımları dokundu. Abecesel sırlama ile; Abdullah Aksoy, Adnan Yüksel Çevik (Profesör), Adnan Deniz (Dilaver Deniz’in oğlu), Ali Köse (Başçavuş’un oğlu), Ayhan Çetinkaya (Macır Mahallesinden), Bahadır Ay (Albayın oğlu), Erol Özdemir (Abdurrahman Özdemir’ oğlu), Fatma Akın (Turan Sokaktan), Feridun İlhan, Feridun Özkan (44 Evlerden), Gönül Gökçen (Başvauş Mustafa  Gökçen’in kızı kızı), Günay X, Hacı İnan, Hatice Dandin, Hayati Yılmaz, Hüseyin Aloğlu (Bakkal Rahmi Alaoğlu’nun oğlu), İsfendiyar X, İsmail Sami İlhan, Kadriye (Meral) Çavdar, Kemal Eraslan, Mehmet Ablak, Mehmet Bostan, Hasan Saraç (Macır Mahallesinden), Mehmet Güreli, Metin Uysal (Macır Mahallesinden Sıçan), Mustafa Atmaca, Mustafa Demirkol, Mustafa Kubanç (44 Evler’den), Necla Çıray, Osman Korkmaz (Barak, Macır Mahallesinden), Osman Yalçınkaya, Rasim Keskin, Recep Köksal (Marangoz Hüseyin Köksal’ın oğlu), Refik Bıçak (44 Evler’den), Sabahat Altan, Sabriye Vurucu, Sevil Akyol, Şaban Doğan, Vesile Tunalı, Yüksel Günaydın (Tatar Hanis Günaydın’ın oğlu).

 

OKUL TEDRİSATI

Zamanımızda ilkokul tedrisatı (eğitim ve öğretim programları) bence oldukça başarılı ve uygulamaya yönelikti. Her ilkokulun mutlaka bir piyes sahnesi olurdu. Her sene mutlaka piyesler düzenlenirdi. Piriresi İlkokulu’nun da piyes sahnesi, binanın ortasında bir yerdeydi. Beden Eğitimi, Resim İşi ve diğer dersler mutlaka ve mümkün oranda uygulamaya yönelik ve beceri kazandırıcı biçimde uygulanır ve öğretilirdi. Beşinci sınıfta Bitirme Sınavları vardı. Bu sınavları vermeden ilkokuldan mezun olmak olanaksızdı.

 

İlkokullarda her yıl mutlaka uygulanan Kır Gezileri geleneği vardı. Mutlaka yıl sonu kırlara gidilirdi. Kır Gezileri’nin heyecanı ve hazırlığı haftalar öncesinden başlardı. Gün gelip çattığında büyük siyah renkli bir tırtıl misali yollara dökülürdük. Kır Gezileri çoğunlukla Harmantarla, Çenedağ Mahallesi, sonraları boşalan Topçular Sahası idi. Hedef bölgeye ulaşıldığında her sınıf öğretmeni kendi sınıfını toparlar, toplu ve birlikte oynanan oyunlar oynanırdı. Sonra yemek için daire şeklinde yere oturulur, hazırlık yapılırdı. Beraberimizde getirdiğimiz yemekler açılır ve getirilenler ortaklaşa yenilirdi. Herkeste aynı yemek ve meyvenin olması olanaksız olduğundan, bir tür karışım oluşturulmuş olurdu. Sonraları akşama değin, öğrenciler serbest bırakılırdı. Biz de kendi grubumuza yada arkadaşlık ilişkilerimize göre oyunlar oynardık. Vakit hızla akıp giderdi.

 

Müzik ve resim gibi dersler yani uygulamalı dersler çok farklı derslerdi. Marşlar ve belli şarkılar notaları ile öğretilir, resim çizme teknikleri anlatılır ve uygulatılırdı. Piyes yada benzeri etkilikler hangi ders içersinde yer alırdı bilmiyorum. Ama kişilik kazandırıcı ve rol üstlenici işlevleri vardı piyeslerin. Sözlü derslerde öğrencilerin anlatım tarzına ve çalıştığını yada okuduğunu kavrama yetisine bakılırdı. Bu hem biz öğrencilerin toplum, yani sınıf önünde sıkılmadan birşeyler anlatabilme ve bundan sıkılıp utanmama becerisi kazanmamızı sağlardı. 

 

YERLİ MALLAR HAFTASI

Çocuk aklımla bir türlü anlayamadığım bir uygulama vardı. Yada nasıl denirdi! Ha evet, “Yerli Mallar Haftası”. Mutlaka her yıl düzenlenirdi. Ülkemizde üretilen tarımsal yada sınai ürünlerden getirmemiz istenirdi. Bunlar bir araya toplanıp konuşmalar yapılırdı. Sonra hep birlikte yenirdi getirilenler. Varsıl aile çocukları -ki o zamanlar memur olanların durumları oldukça iyiydi- işçi çocuklarına göre, daha pahalı şeyler getirilerdi. Onların getirdikleri bizim getirdiklerimizden mutlaka üstün olurdu. Bu durum o çocukların bizlere üsten bakmaları için fırsat yaratırdı. Havalara girerlerdi.

 

Biz yoksul aile çocukları ancak bahçemizde yetiştirdiğimiz ürünlerden ve evde üretilen malzemelerden getirebilirdik. Sınai ürünlere gelince hep sıfırdı. Buna bir türlü akıl erdiremezdim. Neden yerli mallar içersinde meyve ve gıda dışında başka şeyler yok diye! Neler mi sözgelimi! Bazı çocukların ellerinde kokulu silgiler, arkaları silgili renkli kurşun kalemler olurdu.

 

Üzerlerinde “Made in China yazardı. Tam yazıldığı gibi okurduk. “Made in China”! Derdim ki kendi kendime neden biz böyle güzel kalemler ve silgiler üretmiyoruz? Her sene aynı meyveleri bir araya getirip konuşup duruyoruz? Nerede üretiliyordu bu kalemler? Bazılarının kullandığı güzel, parlak demirden kalemtıraşlar neden bizde de yok diye!.

 

Çok ama çok sonraları öğrenecektim. Ne demek olduğunu “Made in Chinanın. “Çin’de Üretilmiştir” yada “Çin Malı” demekmiş bu ifade. Sonraları ancak Tekel kibrit kutularında görmeye başladık “Türk Malı” ifadesini. Yada “TM” harfleri miydi! Kıta Çin’ninde Mao’nun Komunist Devrimi gerçekleştirmesinden sonra, ülkeden kaçıp, o zamanların Formoza (Taiwan) adasına sığınan bir avuç Çinli burada yeni bir üllke kurmuşlar ABD’nin desteğinde. Adını da Çin (China) koymuşlar.

 

“Hür Dünya”, “Komunist Çin”i, yani Kıta Çin’ini değil de bu yeni ülkeyi Çin olarak kabul ediyormuş. Ama yıllar içinde çok şey değişmiş. Yıllar süren Batı-Komunist Blok çekişmesinde Taiwan hep ABD desteğinde ve korumasında, ekonomik olarak oldukça gelişip serpilmiş. İhracata başlamış. İşte bu malzemeler o ülkeden gelmekteymiş. Yıllar sonra öğrenmiştim. Ülkemize Taiwandan bu tür malzemeler nasıl ithal edilir ve çocukların eline nasıl ulaşırdı acaba!

 

ESKİ DERİNCE ORTAOKULU VE MEZARLIK

Eski Derince Ortaokulu yapısının bulunduğu yer mezarlıktı. Bundan söz etmiştim. Önce Ortaokul yapılmış, Lise sonradan ilave edilmişti. Eski mezarlıkları kaldırmak, sadece biz Türklerde mi bir uygulama acaba? İzmit İmam Hatip Lisesi, İzmit Mimar Sinan Lisesi ve İzmit Devlet Hastanesi’nin yol kenarındaki yapıları da  kaldırılan mezarlık üzerine yapılmışlardır.

 

Neden onca geniş ve bol alana sahip olunduğu halde mezarlıklar kaldırılmıştı acaba? Hiç mi saygı duymuyorduk geçmişimize? Onca söyleme, katı dini anlayış ve yorumlara rağmen. Nasıl cesaret ediliyordu mezarlıkların kaldırılıp yerlerine başka yapıların oturtulmamasına? Bunu hiç anlamadım. Anlayamayacağım da! 

 

Derince Lisesi bahçe duvarı ile Ankara Asfaltı arasında kalan alan, Ankara Asfaltı’na göre daha çukurda kalıyordu. Yol dolma toprak üzerinden tepeye kadar ilerliyordu. Bu doğal düzlük, Ankara Asfaltı’nın güney tarafında, Macir (Muhacir) Mahallesi tepesinin ilk eğimine dek uzanıyordu. Bu doğal düzlüğün kuzey tarafta kalan kısmında, biz top oynardık. Güney tarafında ise bir tür meyve bahçesi vardı. Birileri burasını ekip biçiyordu. Çok sonraları anladık burasının kamuya ait olduğunu. İlerleyen yıllarda bu alan lisenin Spor Sahası haline getirilmişti. Ama son durumda burası da bir biçimde konutlaşmıştı! İyi beceri değil mi! Belediye çalışanlarının kooperatif arsası olmuştu.

 

Nasıl olmuştu da kamu arsası bireysel mülke dönüşmüştü! Bir tür mucize gibi bir şey işte. Bu tür vakalar aslında kimsenin bilmediği olaylar değildi. Alışmış yada alıştırılmıştık bu tür değişimlere. Hep kamunun malı sayılan yada nasıl tabir edilirdi, mücavir alanmıydı neydi, işte bu tür alanlar yavaş yavaş bir biçimde bireysel mülk oluyor. Arsaların üzerinde konutlar yükseliyordu. Bu tür yetenekler üst düzeydeydi hep yıllar içinde. Ama bazı konular bir türlü çözümlenemiyordu. Sözgelimi “Planlı Kentleşme”. Düzgün sokaklar. İçme suyu ve kanalizasyon sistemi gibi. Yani çok basit olan alt yapı yatırımları.

 

Toplu Konutlaşma da neredeyse yok gibiydi. Her şey daha kolaydı. Bu tür lüks olanaklara biz Derinceli’ler, hele Derince’nin dış eteklerinde oturanlar yıllar sonra kavuşabildik. Yada Derince zaman içinde büyüdü de bizim konutlar bu büyümenin içinde kaldı. Böylece kavuştuk düzgün yollara. Yada birlikte yaşamanın diğer olanaklarına. Şebeke suyuna. Elektriğe.

 

ÜST LİMANYOLU VE HAMAM SOKAK ARASI – DEVAM (Denizciler Caddesi’nin Fevzi Çakmak Caddesi Kuzey ile Engin Caddesi arası)

Koyuncu Rasim Koyunlu amcaların evinin doğu tarafında bir yada iki maragozhane vardı. Osman & Mahmut Azaklıoğlu kardeşlerin marangozhanesi. Kendileri “Lazlar”dandı. Kaşkalderede otururlardı. Yok önceki dükkan “Sobacı Osman (X)ın sobacı dükkanıydı. Sonra Maragozhane olmalı. Sonraki dükkanKalaycı Ahmet Ersoy Hocanın dükkanıymış en küçük oğlu Ömer Ersoyun ifadesi ile.

 

Anımsadığım bazı işler yada meslekler paylaşılmıştı. İnşaattan anlayan ustalar, kalıpçılar, sıvacılar, ağaç işleri ve maragozluk gibi işlerle ilgilenenler, fırıncı ve pastaneciler hep Lazlardan oluşurdu. Fırıncılık ve pastanecilik neredeyse günümüzde de yine Lazların has meslekleri.

 

Macırlar (muhacirler) genelde ya işçi olarak yada tarım ve hayvancılıkla  geçimlerini sağlarlardı. Derince Merkez ve Eski Mezarlık altı semtlerde Romanya Mübadele Muhacirleri (Romanya’dan gelen Yerdeğişim Göçmenleri), Macır Mahallesi’nde ise Bulgaristan  Mübadele Muhacirleri (Bulgaristan’dan gelen Yerdeğişim Göçmenleri) otururlardı.

 

Tatarlar ise genelde Denizciler Caddesi boyunca yerleşmişlerdi. Bunlar da esnaflık ve bakkal dükkancılığı gibi işlerle iştigal ederlerdi.  Nogay Tatarları ise taşıma işleri ile uğraşırlardı. Tek atlı yada çift atlı arabaları vardı. Evet bu bölümün son evi, çok sonraları “Kalaycı Ahmet Ersoy Hocanın oğullarına ait demir doğrama dükkanına dönüşen, Ali & Salih Siyahdemirlere ait at-arabası ve benzeri işlerin tamirini yapan bir dükkana aitmiş. Hala burada demir doğrama işliği (atelyesi) var. Dükkan sahipleri Ersoy Kardeşler’den birisinin oğlu.

 

KALAYCI AHMET HOCA VE TURAN SOKAK’A DEĞİN OLAN BÖLÜM

Kim di “Kalaycı Ahmet Ersoy Hoca? “Kalaycı” Ahmet Hoca’nın boş arsasında bir şeyler ekip biçtiğini, bahçesi ile uğraştığını anımsar gibiyim. O zamanlar bahçe Denizciler Caddesi’ne değin uzanıyordu. Onların arsası şu anki Roche firmasının inşa ettiği Sağlık Ocağı’nın tam karşısında yer alan köşedeki çok katlı binanın arka tarafında kalıyordu. Sonraları yüzü caddeye bakan uzunlamasına bir ev yapılmıştı. Orada oturuyorlardı. “Kalaycı” Ahmet Hoca’nın çocuklarını sayarsam Fahri, Fatma, Enver, Salih ve Ömer. Ömer ile tanışırız. Bu ayrıntıları kendisinden aldım. Kalaycı Hoca Amca’nın uzun, ak-pak sakalları vardı. Ve de çok sağlıklıydı. Başına sanki bir tür başlık giyerdi de tam anımsayamıyorum.

 

Şu anda Kıvançeriş’lerin (X) apartmanının bulunduğu yer ve onun yanında yer alan iki parsel, ara sokağa değin sadece meyvelikti. Bugünkü Serdar Sokak’ın doğu tarafında bahçenin arka tarafında yer alan bir ev vardı. Ev Yoğurtçu Yörük Mehmet-Teslime Konura aitti. Kızları vardı Hatice. Bahçe çok güzeldi. Bahçe kapısına yakın bir yerde su tulumbası vardı galiba. Yoğurtçu “Yörük MehmetKonur amcanın evinden ta Rahmi Aloğlu’larının bakkal dükkanının bulunduğu iki katlı, yığma tuğlalı eve değin olan kısım, boş bir arsaydı. Bu arsanın kuzey doğu taraflarında doğal dere çukuru uzanırdı. Kuzey batıdan güney doğu istikametinde.

 

Bugünkü Serdar Sokak’ta kimler oturmaktaydı. Belleğimi zorladım. Adnan Yüksel Çevik’ten bilgiler aldım. Mahalle sakinleri şöyleymiş. Doğu Yaka, güneyden kuzeye; 1) Hamdi-Ömriye X (Ali), 2) İsmail Balı (“Deli” Murat, “Çöbek” Metin, Zafer & Zeki), 3) FotoYavuz-Kadriye Uras (Hülya, Derya, Sema & Yasemin). Batı Yaka, güneyden kuzeye; 1)Çankırılı Fahri”-X Acar (X & Ali Fuat), 2) Halit Dilek (Niyazi & Hanife), 3) Dursun Köse (İsmail Hakkı & “Keke” Ali), 4) Rahmi Aloğlu (Mehmet Ali, Hüseyin & Gönül). 5) Servet Çavuşoğlu (Sevim, Enver & Emel) ve 6) Ali-Asiye Yılmaz (İsmail, Mehmet & X), X-X Yılmaz (Osman & Yakup). 

 

Rahmi Aloğlu amca bir bakkal dükkanı işletmeye başlamıştı. Alt katın bir odasında. Dükkanın ön tarafına taraça benzeri bir avlu oluşturulmuştu. Burada tutulurdu zahire, gaz bidonları ve akma satılan zeytin yağları. İlkokulu bitirinceye değin, az mı alışveriş yapmıştık biz çocuklar Rahmi Aloğlu amcanın bakkal dükkanından! Rahmi Aloğlu amcanın dükkanının doğu tarafında, yoldan biraz geride başka bir ev vardı. Ev arsanın ortasndaydı. Konutta anımsayabildiğim çocuklarıdan adları Bayram ve Necati olan bir aile oturmaktaydı. Bu evin bitişiğinde, Turan Sokak’a koşut bir güzel bahçe. Ev yirmi-otuz metre geride, kuzey taraftaydı. Bahçeye sokak tarafından açılan bir kapıyla girilirdi.

 

Konutun sahibi “Hacı Muhammed Gökçe amcaydı. Bir kızı vardı. Galiba Adanalı biri ile evlenmişti. Bahçe kapısının hemen sol tarafında tulumbalı bir su kuyusu mevcuttu. Az mı su içmiştik teyzenin tulumbasından! Yazları su biraz zor çıkardı. İşi kolaylaştırmak için biraz su dökülürdü tulumbanın içersine. Buz gibi su akmaya başlardı pompalama devam edilince. Çok sonraları yapılmıştı köşedeki iki katlı yapı. Sonraları Ali Orkan bakkal dükkanı açmıştı bu yapının altına. Ali Orkan amcanın bakkal dükkanı da yıllarca sürdürmüştü varlığını. Ali Orkan amcanın iki oğlu ve bir kızı vardı. Yüksel ve Yılmaz. Bir de erkek kardeşi vardı. Pek sempatik ve bizlerle haşır neşir olan birisi. Adı Erol Orkan’dı.

 

HAMAM SOKAK (Talgır Sokak)

Ersoylar’ın Demirci Atölyesi’nin kuzey tarafında ise avluları çalı süpürgesi dediğimiz süpürgelerden oluşturulmuş evler vardı. Evler arsaların geri taraflarında yapılmıştı. Avluya mutlaka bahçe kapısından girilirdi. Kale gibiydiler adeta avlular. Bu köşede Denizciler Caddesi’ni dikine kesen yol, bir yay çizerek aşağıda Derince’yi boydan boya kesen caddeyle birleşiyordu. Bu yol üzerinde pek ev yoktu. Ancak, ilk başta, köşede Ali Şakire ait bir bakkal dükkanı vardı.

 

Ali Şakir amcanın gözleri mavi renkli miydi neydi!. Yolun kuzey tarafı ağaçlık ve sazlıktı. Bu arsada doğal kaynak suyu vardı. Çok sonraları buraya bir hamam yapılmış ve uzun süre de işletmede kalmıştı. Yolun caddeyle birleştiği yere yakın, “Çinici Hızır (X) amcanın çini imalathanesi ve yanında da bir marangozhane vardı. X Zengin olmalıydı soyadları. Güney taraf, sanırım sadece bahçeydi. Bu geniş bahçe içersinde tek katlı bir ev vardı. Ev arsanın ortasındaydı. Bahçesi oldukça bakımlı ve çiçeklerle doluydu.

 

Sözünü ettiğim arsa, şu anda Saray Taksinin bulunduğu, tek parça yapının yer aldığı arsaydı. Ev şu anda ayakta duruyor. Ev “Hacı Veli Toplu’ya aitmiş. Bu bahçenin önünde bahçemizde yetiştirdiğimiz kıvırcık, soğan ve erik satmaya çalışırdım. Utanırdım. Bağıramazdım. Babam da satış için ilgi çekmenin önemli olduğunu söylerdi. Ne sattığının çığırtkanlığını yapmadan hiç bir şeyin satılamayacağını söylerdi. Ama ben pek başarılı olamazdım. Sepetlerle malzemeyi ta Tarla’dan buraya taşımak ne külfetti benim için ve aynı yükü tekrar eve taşımak.

 

GEÇİT İLE MERKEZ CAMİ ARASI, CADDE ÜZERİ (Eski İstasyon Caddesi Kuzey, Hafız Hasan Yılmaz Caddesi)

Saray Taksinin bulunduğu binanın karşısında yer alan arsanın Ankara Asfaltı tarafında, hem odun deposu hem de marangozhane olarak kullanılan büyük bir atölye vardı. “Ormancı Kemal (X)in odun deposu. Bahçesinde büyük ve kalın tomruklar dizili dururdu çoğunlukla. Bu deponun kuzey tarafında tek katlı ama oldukça geniş bir kıraathane vardı. Kahvehane Ziya Koyunlu’ya aitmiş.

 

Rahmetli babamla birlikte burada çok çay içmiştik. Babamla neden Çarşı’ya indiğimi anımsamıyorum. Ama geldiğimizde bu kahvede oturur ve arkadaşlarıyla sohbet ederdi. Bana da çay söylenirdi. Hep başım okşanır, lafazanlık edilirdi.

 

Kahve tam sokağın köşesindeydi. Bahçesinde Akasya Ağaçları vardı. Yazın bahçede oturulurdu. Akasyalar beyaz beyaz açar, etrafa mis gibi kokular saçarlardı. Kahvenin kuzey tarafında yani sokağın üst köşesinde ne vardı bunu anımsamıyorum. Ta parka değin, yolun sağ kesitinde nelerin yer aldığı pek berrak değil. Ama parkın güney köşesinde bir Genel Tuvalet vardı. Anlatılanlara göre, yukarıda köşede yer alan tuvaletlerden sonra, hemen güney tarafta bir balıkçı varmış. Izgara filan yapılırmış. Sonraları.

 

Çok sonraları galiba, güneye doğru alt alta binalar yapılıp dükkanlar açılmaya başlamıştı. Pasaj gibi bir yer vardı. Kuzeyinde lokanta. Bunun hemen altında Eczane. Eczanenin iki kapısı vardı. Biri yol tarafında diğeri pasaj tarafındaydı. O zamanlardan tanıdığımız “Kalfa Saim Sivri ve sonradan karşıya taşınan eczanenin sahibi Ahmet Sunmak (X)ile konuştum. Geçmişi birlikte andık ve bazı bilgileri netleştirdik. Eczanenin güney tarafında bir dükkan vardı ve bunun hemen cadde köşesinde yer alan dükkan ise zaman içinde çeşitli amaçlarla kullanıldı. Lokanta ve ayakkabı dükkanı olarak anımsıyorum.

 

Şu anda pasaj olarak kullanılan eski sinema, Hızır Gençtürk (X) amcaya aitti. Burası çok harika incir ağaçları ile doluydu. Hızır Amca’nın biri kız, diğeri erkek iki çocuğu olmalıydı. Oğlunun adı Şevket Gençtürk (X) idi galiba. Pasajın güney tarafında ise Derince’nin eski yıllarda, tek eğlencesi olacak olan ikinci yada üçüncü yazlık sineması yapılacaktı. Bundan pek emin değilim. Anlatılanlara göre ilk sinema, Merkez Camii imam ve hatipi olan “Hafız Hasan Ylmaz’a (X) aitmiş. Eski Çarşı’daki iki katlı, yığma tuğlalı yapının üst katındaymış. “Hafız Hasan Yılmaz’a ait sinemayı hiç anımsamıyorum.

 

Eski Limanyolu’nda yer alan Deniz Sineması’na yetişmiştim. Hızır Gençtürk amcanın yazlık sinemasına, Derinceli olup da, ben yaşlarda olan herkesin çocuklukla, mutlaka çok kereler gittiğinden eminim. Daha sonraları Kapalı Sinema yapısı inşa edilmişti. Sinema localı idi. Sinema yapısının caddeye bakan yüzünde demirden süslemeler yapılmıştı. Büyük bir H harfi kondurulmuştu arasına.  Erişkinlik günlerimize yakın, sinemanın üst katından bilet almak isterdik. Çünkü genç kızlar biletlerini hep üst kata kestirirlerdi. Bu sinemada Türk filmlerinden daha çok yabancı filimler izlediğimi anımsıyorum.

 

Hızır Gençtürk amcanın yada Yüksel Dürge (X) amcanın yazlık sinemasına gitmeyen olmamıştır dedim. Evet Derinceliler için, o yıllarda bir başkaydı sinemaya gitmek. Hele geceleri. Derince’nin merkezinde oturanlar için sorun değildi sinemaya gitmek. Yürüyerek evlerine rahatça dönebiliyorlardı. Ama ya bizim gibiler için? İşte özellikle Derince’nin dış eteklerinde meskun aileler, yazlık sinemalara geldiklerine başka bir keyif alırdık. Eve dönüş sıkıntılı ve zahmetli olsa da, buna değerdi.

 

Bir de Eski Limanyolu’nda vardı Yazlık Sinema. adı Deniz Sinemasıydı. Ağaç sandalyeler diziliydi ot büyümüş sinema bahçesinde. Sandalyeler arkalarına çakılan çıtalarla sıra boyunca sabitlenmişti. Sıra araları dar olduğundan izleyicilerin yerlerine ulaşmaları hep dert olurdu. Sandalyeler, aralıklı çakılmış oturaklı ve arkalıklıydı. Ayak konulabilecek seviyede çepeçevre yuvarlaklaştırılmış çıtalarla, sandalye bacakları sabitlenmişti. Şayet minder getirilmemişse evden, popolar acırdı seyir boyunca. 

 

Hızır Gençtürk amcanın sinemasının hemen üstünde kuzey tarafında Derince’nin bence en eski Eczanesi vardı. İlk ve en eski. Bundan önce ilaçlar nereden elde edilirdi, nasıl alınırdı acaba! Eczane buraya karşı taraftan taşınmış. Sohbetimizden öğrendim bunu. “Kalfa Saim Sivri gayet berrak anımsamaktaydı. Eczanenin hemen üstünde, Kemal Oral’ın ağbisinin daha sonraları çıraklık yapacağı bir kasap dükkanı vardı. “Kasap Ali (X)nin dükkanı. Kasap dükkanına girildiğinde sağ tarafta et işleme tezgahı ve hemen yanında da yerden tavana büyük bir dolap vardı. Kasabın sahibi “Kasap Ali (X) amca galiba “Lazlar”dandı.

 

İTFAİYE ALANI, PARK, MERKEZ CAMİİ VE ÇEVRESİ

Kasap Ali (X)’nin dükkanının hemen üstünde, önleri eski Arnavut Kaldırımlı İtfaiye Alanı’na bakan, doğudan batıya doğru uzanan yan yana  üç ev vardı. Sanıırm bunlar ikişer katlydılar. Çok sonraları bu alan tekrar tekrar düzenlendi. Park olarak kullanılmaya başlanmıştı. Hemen köşede olan yapı, yerin eğiminden dolayı, taş duvarla yükseltilmiş bir zemin üzerinde oturmaktaydı. Bu zeminin bir kısmı, bir tür oturma yada kullanım alanı olarak işlev görüyordu. Yapının alt katında yer alan iki dükkan vardı.

 

Güney tarafında Fevzi Palaya ait bir berber dükkanı. Kuzey tarafında ise ya “Ayakkabıcı Yunus (X) amcanın ilk kundura tamir dükkanı. Batıya doğru ikinci yapı, ilkin konut olarak kullanılmaktaydı. Ta ki dükkana dönüştürülünceye değin. Burada bir Kırtasiye ve bunun yanında ise Simitçi Dükkanı vardı. Kırtasiye dükkanı Hüseyin Er’e aitmiş. Ben bunları pek anımsamıyorum. Yada hayal meyal. “Simitçi Fahrettinin (X) fırını.

 

Simitçi fırını çok sonraları Eski Çarşı’nın en sonuna, sokak köşesindeki binanın alt katına taşınmıştı. Hala aynı yerde işlevini sürdürmektedir. En batı tarafta yer alan yapı, ilkin ya su deposu olarak yada buna benzer bir amaç için kullanılmaktaydı. Sonraları ya buraya katlı yeni bir yap yapılmıştı ve altında bir dükkan vardı. Ya da? Ancak ben pek emin değilim.

 

Ön tarafta yer alan Arnavut Kaldırımlı alanın ortasında, bir bayrak direği yer alırdı. Ramazanlarda bu direğin yakınında İftar Topu patlatılırdı. Bu alan ilk zamanlarda akasya ağaçları ile kaplı bir meydanmış. İlk yıllarda yani Kıtlık Yılları tabir edilen yıllarda, Manalardan (Ağ Manialar) cemselerle (GMC) buraya yemek getirilir ve yerleşiklere dağıtılırmış. Kapkacağını alan ilk Derinceliler yemeklerini alıp giderlermiş.

 

Bu alanın batı tarafında, önü alana bakan boydan boya bir yapı vardı. Yapı tek katlıydı. En güneyde yer alan bölüm, geniş çift kapılı ve içersine araba girebilecek biçimde yapılmıştı. Acaba itfaiye aracı içinmiydi! Üst tarafta belediye görevlilerinin oturduğu bölüm ve bunun ön tarafında da dizi dizi Çenesuyu Çeşmeleri yer alırdı. Belediye Fen Şefi İsmet Erol (X). Çocuklarını anımsıyorum. Üç kardeştiler. En büyüğü Canan, Candan ve en küçüğü Hüseyin. İsmet Erol’un evi caminin hemen arka sokağının kuzey tarafındaydı. Ev bahçenin gerisinde, taraçalı bir evdi. Eve, sokağa göre bahçenin sol tarafında yer alan bahçe kapısından ulaşılırdı.

 

Evler genelde bahçelerin hep gerisinde yapılırmış o zamanlar. Ön tarafta bahçe olur, oraya ağaç ve çiçekler ekilirmiş. Zamanla tam tersi oldu. Yapılar bitişik nizam ve yol kenarında yapılmaya başlandı. Sonuç bugünkü durum. İçinde yaşadığımız güzellikler çıktı ortaya!. Bahçeler arka taraflarda kaldı. Rutubetli, güneş girmeyen ve genellikle çer çöp atılan yerler oldu. Herkes Çenesuyu’nu buradan alırdı. Resmi yerlere su taşıyanlar (sakalar) veya evlerine götürmek isteyenler. Ben de çok su taşımıştım buradan. Ne ile su taşıyorduk acaba? Toprak su testileri ile mi! Pek anımsamıyorum.

 

Ama 25 litrelik yağ tenekeleri ile su taşıyan bir Saka Amca’yı anımsıyorum. Adı neydi acaba? İşi, arkadaşlarının içecek suyunu taşımaktı. Teneke ağızları, her iki kenarı ağaç çıtalarla kuvvetlendirilmiş, ortasına ağaç tutacağı yerleştirilmişti. Omuzlarında taşımak için bir omuzluk. Aaşağı sarkan iplerin ucundaki kancalardan ibaret bir düzenek. Tenekeler kancalara takılır ve öylece taşınırdı sular. Bir zamanların mahalle arası yoğurt ve benzeri satıcıların düzeneği gibi bir düzenekti.

 

Derince belediye değildi o zamanlar. İzmit Belediyesi’nin bir temsilciliği vardı sadece. Temsilcisi yada görevlisi de yukarıda sözünü ettiğim gibi İsmet Eroldu. Fen İşleri Şefi İsmet Erol.

 

İTFAİYE ALANI İLE HAMAM SOKAK ARASI

Belediye Yapısı’nın Denizciler Caddesi’ne bakan köşesinde ise, iki dükkan vardı. Birincisi, önünde akasya ağaçlarının bulunduğu kahvehane, diğeri ise Derince’nin en eski bakkaliye dükkanı. Kahvehane Hulusi Talgıra aitmiş. Anımsadığıma göre, kahvehanenin konumu şöyleydi; Yol kenarı ve doğu tarafı camekanlı. Pencereler sanki yukarıya doğru içten kaydırılan ve yandan mandallarla sabitlenen şekilde. Kapısı da doğu tarafta yer alırdı. Bahçesinde ulu Akasya Ağaçları vardı. Ağaçlar iyi gölge yaparlardı.

 

Kahvehanenin hemen yol tarafında, ama batı köşesinde yer alan Bakkal Dükkanı’na gelirsek. Faik (X) Ağbi derdik bakkalı işletene. Bir erkek kardeşi de vardı. Faik (X) Ağbi’nin dükkanında bulunan malzeme çeşidi diğer mahalle arası bakkallarında bulunmazdı. Önleri cam vitrinli teneke kutularda, bisküvi ve gofretler. Kocaman kavanozlarda sergilenen türlü türlü şekerlemeler. Bize göre Derince’de olmak ve Faik (X)Ağbi’nin dükkanında bir şeyler almak büyük ayrıcalıktı. Hele beyaz, iri kabak çekirdekleri! Beyaz leblebisine doyum olmazdı. Benim ve kardeşlerim için taa buralara gelmek, çok zor bir olaydı. Mucize misali olay! Ancak annemin annesine ziyarete geldiğimizde. Yada anne-babamızla evden geliş-dönüşlerde bu şansımız vardı.

 

Faik (X) Ağbi’nin bakkal dükkanından batıya doğru ilerlersek, hemen yanında bir bahçe vardı. Onun yanında da çok sonraları Faik (X)Ağbi’nin dükkanına rakip olan bakkalın açıldığı başka bir ev. “Bakkal Abdülhakim(X) amcanınmış. İşte bu ikinci bakkalın batısında yer alan ve caddeye duvarı ve pencereleri ile paralel olan ev, bir özelliği ile o yılların insanları için farklılık arz ederdi. Bu evde PTT’de çalışan yada mevkisi önemli bir bayan otururdu. Bayan oldukça çekici ve güzeldi. Onu tanımayan yoktu. Ne de olsa PTT’ye yolu düşmeyen yada telefon etmek ve benzeri gereksinimlerle oraya uğramayan yoktu. Belki o herkesi tanımıyordu ama onu herkes tanıyordu. Aslında güzel ve çekici olmasa da onunla bir şekilde herkesin iyi geçinmek zorunda olduğunu zımnen herkes kabullenmiş gibiydi.

 

Bu evden batıya doğru Ersoylar’ın demir atölyesine kadar olan arsa, meyve ağaçları ile doluydu. Yalnız tam köşede arkası caddeye dönük, ön tarafı güneyde bir ev vardı. Bahçe kapısı yandandı. Yerin eğimine uygun, cadde tarafı daha alçak, ön tarafı ise yüksekti.

 

MERKEZ CAMİİ İLE ENGİN CADDESİ ARASI

Engin Caddesi’nden Merkez Camii’ne doğru başlarsak. Burası köşede kahve ile başlıyordu. Kahvehane Memet Direk’e aitti. Köşesinde de Memet Direk’in berber dükkanı vardı. Bu kahve uzun yıllar varlığını sürdürmüştü ve delikanlılık çağımda bu kahvede oturduğumu amınsıyorum. Kahvenin doğu tarafında ön tarafları bahçe olan iki ev ve onların daha doğusunda ise “Tatarlar”ın bir evi vardı. Turan Tekirdağın evi. Oğullarını anumsıyorum; Aykut ve Atilla. Aykut oldukça esmer, Atilla inadına sarışındı. Çok yıllar sonra oğulları burada ve çeşitli yelerde çiçekçilik işi ile uğraşmışlardı.

 

Merkez Camii’ne bakan köşede ise berber Turan Günaydınnın yıllarca süren berberlik mesleğini yürüteceği berber dükkanının açmadan önce, nasıl bir şekildeydi buraları pek anımsamıyorum. “Berber Turan Günaydın, belki evi dükkana çevirmişti. Çünkü önü bahçelik ve gölgelikti. Hemen kuzey köşesinde ise yıllar sonra kardeşi Burhan Günaydının açtığı ufak Matbaa Dükkanı yer alacaktı. Ama bunun 1980’lerden sonra olması gerek. Buradan kuzeye doğru yan tarafında bahçeli bir ev ve onun yan tarafı ise bahçesi duvarla çevrili oldukça bakımlı bir evdi.

 

Derince Merkez Camii bu hali ile 1972 yılında yapılmış. Ama öncekini berrak olarak anımsıyorum. Merkez Camii ile Cumhuriyet İlkokulu arasında yer alan yol, bu denli geniş değildi. Caminin beton yada taştan duvarları vardı. Cadde tarafında giriş sağlayan bir bahçe kapısı mevcuttu. Ön tarafında büyük, oldukça büyük ağaçlar vardı. Caminin ön tarafında ancak batı köşesinde yer alan bir yapı vardı. Bu yapı şu anki tuvalete kadar uzanırdı. Yada müştemilatı buraya değin uzanmaktaydı. Burada Su Şişeleme işi yapılırdı. Nasıl bir sistemle su şişelenirdi bilemiyorum. Anımsadığım yapının yüksekçe, tahminen iki katlı ve dikdörtgen biçiminde olduğu.

 

İşte caminin ön bahçe giriş kapısı da bu yapının hemen yanında yer alırdı. Yol düzeyinde başlamak üzere tatlı bir eğim ile cami giriş kapısına uzanırdı. Cami kapısı ile Şişeleme Tesisi yanında Mehmet Direkin işlettiği Berber Dükkanı vardı. Caminin yan ve arka tarafında da ağaçlar vardı. Sanırım ağaçları Derince’nin doğal ağacı olan Çınar Ağaçları’ydı. Musalla Taşı caminin ön taraftaki bahçesinde yer alırdı.

 

CUMA PAZARI

Evet Derince’nin en eski pazarı olan Cuma Pazarı, Eski Üst Limanyolu ile Eski Cumhuriyet İlkokulu’nun batısında yer alan sokak arasında, bugünkü Denizciler Caddesi ve şu anki park alanı üzerinde kurulurdu. “Eski” pazarı dedim ama ilk yıllarda Pazar sadece Eski Çarşı’da kurulurmuş. Ben pazarın Eski Çarşı’da kurulduğu günlere rastlayamadım yada yetişemedim. Benim anımdadığım Cuma Pazarı’ndan sonra İstasyon Camisi önünde yer alan sokağa kurulmaya başlanan Salı Pazarıdır.

 

Dur hele! Evet anımsıyorum. Ammenin yedeğinde Eski Çarşı’da kurulmuş pazarda gezindiğimizi puslu, silik olarak anımsar gibiyim. Ama belirgin bilgiler yok.

 

Neden Cuma Pazarı denirdi? Çünkü pazar Cuma günleri kurulurdu. Herkes ama herkes neredeyse tüm gereksinimini pazardan sağlardı. Şimdilerdeki gibi pazarda yok yoktu. Her esnafın pazarda sabit bir yeri vardı. Bu kesinlikle değişmezdi. O zamanlar da şimdilerdeki gibi yerlerin hava parası var mıydı acaba? Pazarın boyutu yıllar içersinde uzadıkça uzadı. Nerdeyse Denizciler Caddesi boyunca büyüdü. Pazarın içeriğinde pek değişiklik olmadı sanırım. Sadece ayrım, zaman içinde kullanımı ve gereksinmesi yitip giden ürün ve malzemelerdi. Ne bileyim sıvı yağlar, zahire malzemeleri ve bunlara benzer şeyler. Eminim satılan malzemeler, ilaveler daha fazla olmuştur.

 

Bazı özellikler taşırdı o zamanların pazarları. Şimdilerde böyle şeyler oluyor mu acaba! Elinde dizi dizi destanlar olan ve destan metnini okuyan Destan Satıcıları. Zamanla bunlar da çağa ayakm uydurmuşlar, teyp yada megafon kullanmaya başlamışlardı. Bir de tavşan yada güvercinlerle niyet çektiren Niyetçiler vardı. Sonraları Niyet Çekme işine, şans işi eklenmişti. Camlı tezgahlar.  Açılır kapanır tezgahlarda sergilenen çakmaklar ve benzeri şeyler şans çekmeye dahil edilmişti. Ama zaman içinde niyet çektirme de ağıt satma da kaybolup gitmişti.

 

Kışın giyeceğimiz Gisland yada Gislawand marka, siyah lastik çizmelerimiz de, yazın giydiğimiz Naylon denilen ayakkabılarımız da hep Cuma Pazarı tezgahlarından satın alınırdı. Naylonlar, bugün sadece denize girme ayakkabası biçiminde satılan ayakkabılara benzerdi. Yanda madenden tokaları olurdu. Güneşten yanan ayaklarımız, şerit şerit olurdu. Naylon ayakkabıların izleri çıkardı ayaklarımıza. Bazen belki erken eskitirdik naylonları da anne-babalarımız diker yine giydirirlerdi. Yokluk ve yoksulluk işte. Olsaydı yeterli paraları neden almasınlardı yenilerini! Gerçek ayakkabıyı ortaokula başladığımda tanımıştım. Eski Çarşı’daydı ayakkabıcı dükkanları.

 

Asıl çarşı Ankara Asfaltı’nın altındaydı. Ankara Asfaltı’na dik, ta eski İstasyon Yapısı önüne dek uzanırdı çarşı. Bu cadde neredeyse tamamen dükkanlarla doluydu. Bizim ayakkabıcımız “Ayakkabıcı Enver & Hudisi Çolpan’lardı. Onlar da “Tatarlar”dandı. İki kardeştiler. Önceleri ortaktılar sanırım. Snraları dükkanı ikiye bölmüşlerdi. Her alışveriş, özellikle işçilerin alışverişi mutlaka taksitle olurdu. Taksitler her ay başı ödenirdi. Taksitler hiç bitmezdi. Bitenlerin yerine yenileri başlar ve yaşam akıp giderdi.

 

Lise yıllarında Salih Yalçınkayalarla ben de bir süre pazarcılık yapmıştım. Cuma Pazarı, Salı Pazarı ve Hereke Pazarı’nda tezgah açmıştık bizde. Şeftali satmaya çabaladığımızı ama bundan zarar ettiğimizi anımsıyorum. Aldığımız şeftaliler kısa sürede çürümüştü. Aralarındaki bir kaç çürük şeftaliyle. Pazarda bir şey satacak yeni adaylar ancak pazarın en sonunda yer bulabilirdi. Her ilave satıcı ancak en uçlarda yer bulabiliyordu. Belki de kurallar hiç değişmemiştir.

 

ESKİ CUMHURİYET İLKOKULU

Merkez Camiinin doğu tarafında yer alan ilkokuldan söz ettim. Cumhuriyet İlkoku. Okulun bahçe duvarları taş örmeydi. Demir kapılı bir girişi vardı. Merdivenli. Merdivenlerle daha yukarıda kalan avluya çıkılırdı. Bahçe duvarına paralel büyük çınar ağaçları vardı. Bahçe kapısı camiye yakındı. Okul giriş kapısına giden yolun sol tarafında küçük, bakımlı ve çiçekli bir bahçesi vardı. Biz öğrencileri buraya pek sokmazlardı.

 

Okulun giriş kapası bahçe zeminine göre daha yukarda yer alırdı. Balkonu andırırdı. Bu yüksekçe yere merdivenle çıkılır ve belli konuşmaları, başöğretmenimiz yada diğer öğretmenler buradan yaparlardı. Müdür odaları ana kapının sol tarafında yer alırdı. Okul bodrum katı üzerine iki kattan oluşmaktaydı. Bodrum katında bizlere Cumhuriyet’in ilk yıllarına ait siyah beyaz filmler gösterilir, piyesler bu salonda sahnelenirdi. Birde genel Sağlık Taramaları ve meşhur BCG aşıları burada uygulanırdı. Bir de siyah & beyaz sinema gösterileri. Okulun dar bir arka bahçesi vardı. Bahçenin doğu ucunda üzeri demirden saçla kaplı bir su kuyusu mevcuttu.

 

YENİ CUMHURİYET İLKOKULU

Derince’nin görüntülerini alırken, depremde ağır hasar gören ve tamamen yıkılan Cumhuriyet İlkokulu yerinde bir şey bulamadım. Eskilerde Kaynak tabir ettiğimiz bölgenin kuzey tarafına yer alan yere yaptırılmış okul aynı isimle. Bazı farklarla tabii ki. Önce Cımbız Deresinin üzeri kapatılmış. Çevre güzelce düzenlenmiş. Görüntüleme gezintim okulun resmi açılış törenlerinin yapılacağı günün öncesine rastlamıştı.

 

Günlerden Pazar’dı. Belediye bu kesimi, hep bilinen ve tanık olunan şekilde hızla asfaltlamaktaydı. Tören yapılacak ve önemli konuklar gelecekti doğal olarak. Etraf muazzam güzelleştirilmişti, ancak bu güzellik Kaynak deresine kadardı. Daha ötesi eski hamam eski tas. Tören içinde okulun batıya bakan ana giriş kapısı önüne düzenleme yapılmış. Renkli sandalyeler dizilmiş. Okulun kapısı üzerine büyük bir bayrak asılmıştı. Sanki okul ters T biçimindeydi. Dışarıdan görünümü oldukça etkili ve konforluydu. Okul bahçe kapısına yakın yol kenarında, beyaz zemin üzerine mavi renkte, okulla ilgili bir tabela asılıydı. “Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar...”

 

Bence bu çok çarpıcıydı. Kanımca belki de ilkti Türkiye’de. Pek emin değildim çarpıcılığı ve ilkliği konusunda, görüntüleri alırken. Ancak Pazartesi günü gazeteleri okuyunca gerçekten olayın ilk olduğunu, Türkiye’de ilkleri oluşturduğunu anlamış oldum. Gazete haberlerine göre, “Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar, Türkiye’de ilk kez adlarını açıkça yazıyorlar ve ilan ediyorlardı.

 

Bu tabelayı, bunun ayrımına vararak ilk ben görüntülemiştim. Bana göre başka çarpıcı olan konu, “Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar”ın üstlendiği okul yaptırma önerisini Refah Partili Belediyenin görevde olduğu zamana denk düşmesiydi.

 

Ülkemiz yıllardır ta geçmiş yazarlarına, bilim adamlarına değin bölünmüştü. Hep bir takım düşüncelere göre insanlar yada kurumlar ya tamamen sevilmiş yada tamamen reddedilmiş ve tukaka edilmiştir. Ülke ve insanlarımız için yararlı projeler üretenler, yararlı bir şeyler yapanlar beğenilme ve beğenilmeme ölçütlere göre değerlendirilmemelidir. İnşallah bir gün ülkemizde, bireyler ve kurumlar oldukları ve göründükleri gibi kabul edilirler. Sevapları ve günahları ile. Yararlı ve yararsız taraflarıyla.  

 

KOÇERO YUSUF VE SULTAN ÖĞRETMEN

Eski Cumhuriyet İlkokulu’nun doğu tarafında, ara sokağa kadar bahçe içersinde bir iki ev olmalıydı. Sokak köşesinde Koçero Yusuf (X)un taraçalı evi vardı. Eşi ilkokul öğretmeni Sultan (X) hanımdı. Koçero Yusuf’un mavi renkli bir Chavrelotei olması gerek. O eski, uzun burunlu ve kuyuruklu Amerikan arabalarından. Gövdeleri tamamen kalın saçtan. Şimdilerde böyle arabalar olsa bunlara ne benzin dayanır nede park edebilir insan rahatlıkla.

 

O zamanlar nerede bunca araba bolluğu. Binek arabası olanlar parmakla gösterilirdi. Galiba binek arabası olanlar ya taksiciydi yada taşıma işinde çalışanlardı. “KoçeroYusuf (X)’ların evinin arka tarafında yani kuzey tarafta bir sokak vardı. Bu sokak ilkokulun da arkasında yer almaktaydı. Burada bahçeli iki ev olması gerek. İlkokulun arkasında, sokağın hemen kuzeyinde yer alan kesitte ise beş ev olacaktı.

 

Cami tarafında yer alan ilk ev, sonraları yapı malzemesi satılan depo haline döndürülmüştü. Keramettin Gençtürk’ün inşaat malzemeleri satan yeri. Yerle kardeşi Sinan Gençtürk ilgilenmekteydi. Bu evler hep kerpiçten yapılmışlardı. İkinci ev, önü balkonlu bir evdi. Evler hep bahçelerin en arkasına yapılmışlardı. Üçüncü evin bahçesinin doğu tarafında, bir kuyu yada tulumba vardı. Bahçesi çıta yada kerpiç duvar ile çevrili olmayan bir ev yok gibiydi o yıllarda. En son evi pek anımsamıyorum.

 

İlkokuldan kuzeye doğru, Derince’yi boydan boya bölen ana caddeye birleşen dört ara sokak vardı. İkinci ara sokağın köşesindeki arsa boştu galiba. Burası çaprazlama yol haline döndürülmüştü. Huriş Hala’nın evi beşinci sokağın doğu köşesinde, bugünkü Kız Talebe Yurdu olarak işletilen yapıların kuzey-batı köşesindeki büyük parselde yer alıyordu.

 

ELEKTRİK TRAFOSU

Hala elektrik trafosu olarak kullanılan yapının güney köşesinde Çenesuyu deposu vardı. Fazladan gelen su açığa akardı. Merkezde oturanlar buradan su alırlardı. Önü bayram yeri gibi olurdu. Özellikle akşama doğru. Çok sonraları boşa akan su fazlalığı, trafonun karşı parselinde yer alan Mehmet Meriçliye ait arsanın batı-güney köşesine yaptırılan çeşmeye aktarılmıştı. Mehmet Meriçli’nin arsası ve iki katlı eski evi hala yerinde durmaktadır. Görüntüleme çalışmalarım sırasında burasının resimlerini çektim.

 

Mehmet Meriçli, kızı (X) ve damadı (X) ile sohbet etme olanağı buldum. Meriçliler’in evinden doğuya, aşağı doru sağ tarafta, bahçeler içersinde üç ev vardı. Bunlardan ilk ikisi harabe halinde durmakta. Sol tarafta ise batıda ki parselin tam ortasında, büyük bir ev. Doğudaki parselde ise annemin babası Halil Orataşın o harika evi vardı. Halil Orataş Ağa derlerdi kendisine. Halil Orataş Ağa’nın bahçesine her iki sokaktan da kapı vardı. Birisi beşinci ara-sokaktan, diğeri ise eski mezarlığın batı tarafından güneye inen yoldandı. Bu kapı Şaban Uzunerlerin evine ve yoluna bakardı. Çok sonraları Halil Orataş Ağa’ların dünürleri ile araları açılmıştı da bu kapıyı iptal etmişler, kullanmamışlardı.

 

ELEKTRİK TRAFOSU ÇEVRESİ (Hafız Hasan Yılmaz Caddesi, Elektrik Trafosu-Eski Mezarlık Arası)

03.06.01 tarihinde çevreyi gezinirken Sabri Tuna’nun kızı Mukadder ve eşiyle karşılaştım.Arka tarafta bir bahçenin düzenlenmesiyle uğraşmaktaydılar. Bu kesimle ilgili çocukluk anılarımda kalan bilgileri onların yardımlarıyla toparlamaya çalıştım. Oldukça doyurucu bilgiler verdiler. Bu kesim Romanya Göçmenleri’nden Türkmen kökenlilerin toplu olarak yerleştikleri kesimdi.

 

Caddenin batı tarafıda güneyden kuzeye doğru kimlerin yerleştiğini birlikte belirledik. Elektrik Trafosu’nun hemen kuzey köşesindeki arsanın batı yamacında tek katlı konut Akif-Fatma Tuna’nındı. Sabri, İsmet, Saime ve Seyyare adlarında çocukları vardı. Çocuklar evlenmiş ve kendilerine verilen arsalara evlerini yapmışlardı. Seyyare Tuna evlenmemişti galiba. O ailesiyle oturmaktaydı. Sabri-Sabber Tuna ve İsmet-Gülseren Tuna kendi evlerinde oturmaktaydılar. İsmet Tuna’nın Suat, Mukadder ve Fuat adlı çocukları vardı. İsmet Tuna’nın ise sonradan kalp rahatsızlığından vefat eden Recep, Gülay ve Tuncay adlarında çocukları vardı.

 

Bir kuzey tarafta ise Şükrü-Hilmiye Kurtoğlu’nun bahçesi ve evi vardı. Saniye, Yaşar ve Seyyare adlı çocukları vardı.

 

Annemin büyük ağbisi Ahmet Ortaç’ın oturduğu ev. Doğu batı yönünde uzanan ara sokağın kuzey köşesinde yer alırdı. Benim sünnet düğünüm bu evin bahçesinde olmuştu. Kuzenlerim Kenan ve İbrahim’in sünnet düğünün arasına sıkıştırılmıştı alel acele. Sünnet kıyafetinin alındığını anımsıyorum. Bir de yatakta yatışımı ve zevkle kafamın yanında konulmuş sünnet şapkamın içine konulmuş bozuk paraları. Bir sonraki konut “Abazalar”dan Kerim Yıldız’a aitti. Nurcan, Şengül ve Yılmaz adlı çocukları vardı.

 

Arada bir yerlerde “KoreliAli Sayan’a ait evle “Fazlı Usta”ya ait evden söz ettik. Ne onlar ne de ben anımsayabildim bunları.

 

Caddenin doğu tarafında, güneyden kuzeye durum nasıldı? Şimdiki Elmalı Sokak’ın köşesinde büyük bir bahçe içinde merdivvenli bir ev vardı. Ev bahçenin ortasında sayılırdı. Bahçe kapısı bugünkü adı Hafız Hasan Yılmaz Caddesi olan sokağa açılıyordu. Bu ev Habil-Kerime Öklü’ye aitti. Oğlu Osman Öklü’nün evi de buradaydı. Rasim, Turan, Müberra, Ümmühan ve Emine adlarında çocukları vardı.

 

Çocukluğumuzda her bayram Osman Öklü’nün evine bayramlaşmaya gittiğimizi, yakın akraba saydığımız Tuna’lara giderken bura yerleşmiş bulunan Romanya Göçmenleri’nde Türkmen aileleri ve mahallede yerleşik diğerler aileleri de ziyaret ettiğmizi anımsıyorum. Yaşıtımız çocuklar da bizim arkadaşlarımızdı. Bir birimizi tanır ve bilirdik. Yıllar ilerledikçe araya mekanlar, olaylar ve yaşamın başka savrulmaları girince isimler silindi belleklerden. Yüzler silikleşti.

 

Bir kuzey tarafta Habil-Kerime Öklü’nün kızı Rabia (Öklü)’nün evi vardı. Onun üst tarafı ise Eski Mezarlık’a değin boş bir alandı. Çevresi dikenli tellerle çevriliydi ama içinden geçenlarin aşındırdığı patika yolar oluşmuştu.

 

HALİ AĞA VE HURİŞ HALA

Halil Orataş Ağanın parseli oldukça büyüktü. Kuzeyden güneye dikdörtgen şeklindeydi. Parsel adeta ikiye ayrılmıştı evin indirmesi arkasından. Evin arka tarafı, yani kuzeyi tamamen üzüm bağı ve kirazlıktı adeta. Harika kirazlar yetişirdi. Ben iri, koyu kırmızı renkli ve yandan çizgili olan türüne bayılırdım kirazın. Ağaçların aralarına yada diğer arsalara sınır olan köşelerine vişne ve incir ağaçları dikilmişti. Arka bağa, evin doğu köşesinde yer alan kapıdan girilirdi. Huriş (Huriye) Orataş Halanın izni olmadan da girilmezdi. Halil Orataş Ağa’nın evi, ikiye bölünmüş parselin güney tarafının en kuzey köşesine yapılmıştı. Evin önü güneye bakıyor ve doğudan batıya doğru tam bir dikdörtgeni oluşturuyordu.

 

Evin dört ana odası vardı. Odalar yan yana oturtulmuşr ve oda kapıları ön tarafta yer alan taraçaya açılacak biçimde tasralanmıştı. En batıda yer alan asıl oturma odasında bir ana ocak yer alırdı. Ocak kuzey duvarındaydı. Bu odanın büyüklüğü diğerlerin iki katıydı. Çünkü diğer üç odanın önünde yer alan taraça, buradan başlıyordu. Zaten taraçaya da merdivenle bu kısımdan çıkılıyordu. Taraçanın sahanlığı kalın ağaçlardan parmaklıkla kapatılmıştı. Taraça tavanının açık olduğunu anımsıyoryum. Bayramlarda Huriş (Huriye) Orataş Hala, en doğudaki odayı kullanıma açardı. Orta odanın açıldığını hiç anımsamıyorum. Zaman içersinde taraça ve odalar Huriş (Huriye) Orataş Hala’nın toplamaya başladığı ıvır zıvırlarla dolmaya başlamıştı.

 

Bayramları Halil Orataş Ağa’ın evinde bir cümbüş olurdu adeta. Tüm çocukları, torunlar ve eşleri ile arka arkaya bayram ziyaretine gelirlerdi. Ama Kurban Bayramları bir başka olurdu. Galiba kurbanlar Halil Orataş Ağa’nın evinde kesilirdi. Halil Orataş Ağa ufak tefek, keçi sakallı bir tipti. Belki ben ona çekmişim. Yüzümdeki az sakallarla. Romanya’da iken durumları, diğer komşularına göre oldukça iyiymiş. O nedenle lakabı ta Romanya’da iken Ağalığa çıkmış. Huriş (Huriye) Orataş Hala biraz delişmen, oldukça hırçın ve çabuk parlayıveren bir kadındı. Halil Orataş Ağa, tam tersine oldukça muhlis, sessiz ve sabırlı bir kişiliğe sahip bir adamdı. Nasıl olmuşta bu kadar çocuk yapıp bir ömür tüketmişlerdi. Bu ters kişiliklerle!

 

Annemler altı kardeştiler. Birisinin bebekken öldüğü anlatılırdı. Yaşasaymış. En büyükleri olurmuş. Sırası ile büyükten küçüğe sayarsam, Mehmet (bebek iken ölmüş), Ahmet, Mustafa, Necmiye, Bedriye ve Sabri. Sabri, Türkiye’de doğmuş. Annem üç yaşlarındaymış. Halil Orataş Ağa’lar Romanya’dan yola çıkmak için Köstence Limanında gemiye bindiklerinde. Nüfus kayıtlarına göre, annemin doğum yeri Ahmatlarmış (Stefankaraca). O zamanlar Romanya topraklarında sayılıyormuş. Sonraları sanırım, Bulgaristan sınırları içersinde kalmış, iki ülke arasında yapılan sınır anlaşmaları sonrası.

 

Halil Orataş Ağa’nın evinin önü ve doğu tarafı etrafı ağaç kazıklarla ve kazıklara çekilmiş tellerle çevrilmişti. Evin hemen önünde büyük armut ağaçları vardı. Döndürme kelebeği ağaç ve buna dolanan zinciri ile su kuyusu, evin doğu tarafındaki boşluğun doğu-güney köşesindeydi. Dibinde iki tane çok büyük kayısı ağacı vardı. Evin önü ve doğu tarafındaki yer alan kısım, adeta ikinci bir iç bahçeydi.

 

Üçüncü iç bahçeye kuyunun kuzey-doğu köşesinde yer alan, başka bir kapı ile ulaşılırdı. Burası bir tür üçgen alandı. Bu alanın sokak tarafına paralel olan köşeye, tarım araçlarının yer aldığı bir yapı kondurulmuştu. Bu yapının her iki tarafında odalar vardı. Ama orta kesim duvarsız ve genişti. Buraya, kullanılmakta olan tarım ve harman gereçleri depolanmaktaydı. Halil Orataş Ağa’nın kolla çalışan buğday ayıklama gereçleri, tezek kırma aletleri, pulluklar ve benzerleri, yakın komşularında bulunmayan diğer tür gereçleri vardı. Gördüklerime inanamıyordum. Türkiye’de bu tür şeyler ya üretilemiyordu. Yada Romanya demir üretiminde bizden daha iyiydi. Hatta tarım aletleri konusunda oldukça modernize olmuşlardı.

 

Hali Orataş Ağa’ların bir sürü mandaları, inekleri ve öküzleri varmış. İnekleri Sabri’nin otlatmak için Tarla’ya getirişinden, Öküzleri ise Halil Orataş Ağa’nın Tarla’da sürüm yapılacak bölümleri sürmek için getirdiği günlerden anımsarım. Kendisi bir eşek üzerinde gelirdi. Öküzler önde, kendisi eşeğin üzerinde arkada gelirdi. Tarla’da bir yerde sürüm için kara saban yada pulluk ile boyunduruk dururdu galiba. Büyükbaş hayvanların ahırlarının nerede yer aldığını hatırlamıyorum.

 

Halil Orataş Ağa’nın evi taştan bir temel üzerine oturmaktaydı. Temel düzeyi oldukça yüksek sayılırdı. Bir de arazinin kuzeyden güneye eğimi de göz önünde tutulursa, güney taraftaki yükseklik oldukça yukarıda kalıyordu. Taraçaya çıkan merdivenler beş-altı basamak olmalıydı. Duvarlar kerpiçtendi. Ancak inşaat, önce ağaç kafesten oluşturulurmuş ve aralara kerpiç örülmüş ve üzerleri de balçıkla sıvanmıştı. İzmit ve çevresini görüntülerken gezdiğim tüm Mübadele Muhacirleri’ne (Yerdeğişim Göçmenleri) ait köylerde hep aynı tarz evlere rastladım. Evler genelde beyaz kireçle boyanır ve badanasız ev bulunmazdı.

 

Evin batı köşesi yine küçük bir bahçe haline dönüştürülmüştü. Tuvalete buradan gidilirdi. Eskilerde Tuvaletler, yani Helalar hep dışarıda ve evlerden uzakta yapılırdı. Halil Orataş Ağa’ların helası da bahçenin batı-güney köşesindeydi. Helalara küçük bir patika yolla gidilirdi. Evin kuzey tarafında yani arkasında önceleri tahıl ambarı ve samanlık işlevini görmüş, indirme benzeri bir yer vardı. Cocukluğumuzda kapısınin açıldığına pek tanık olmadık. Evin ön tarafında ama sokaklara daha yakın olan dış avlu ise, adeta kalın gönye biçimindeydi. Bir ucu Eski Mezarlık’ın doğusundan geçen sokağa, diğeri ise beşinci sokağa paraleldi.

 

Bahçenin köşesine yakın yerlerinde, biz çocuklara göre oldukça iri ve büyük dut ağaçları vardı. Dutlar olduklarında parmak büyüklüğüne ulaşırlardı. Batı köşesinde ise oldukça yüksek ve dalları söğüt ağacı gibi yukarı kalkık, siyah dut ağacı vardı. Hep buna tırmanmak isterdik inatla.

 

Dutların daha gerisinde ise siyah ve beyaz incir ağaçları vardı. Bu dış bahçede biz Kiraz’ların çocuklarına dolaşmak serbestti. Diğerlerine ancak Huriş (Huriye) Orataş Hala ile Halil Orataş Ağa girebilir ve ulaşabilirdi. Bu dış bahçede, incir ağaçlarının diplerinde ya kazların ve ördeklerin kazarak oluşturdukları yada kendiliğinden oluşmuş, yağmur yağdığında  oldukça genişleyen küçük göletler vardı. Ama bu çukurlar hep su ile dolu olurdu. Belki Huriş (Huriye) Orataş Hala yada Halil Orataş Ağa, boşaldığı zaman su doldururlardı. Kaz ve ördeklerin sayısı oldukça fazlaydı bana göre. Tavuklar da vardı. ama kazlar oldukça heybetli ve kendilerine özgü sesler çıkararak, biz çocuklara saldırmaya çalışırlardı. Biz de cıyaklayarak kaçışırdık. Zamanla bizler de alıştık onlara. Korkmaz olduk kazlardan.

 

Huriş (Huriye) Orataş Hala besiye aldığı kazları, mısırunundan yaptığı, yumurta biçimi haplarla zorla beslerdi. Bu haplar, hayvanların ağızları zorla açılarak içeri itelenir, kazın yutması sağlanırdı. Sonraları “Besi Kazları” kesilir ve etleri kavrularak kızartılırdı. Biz çocuklar, nedenini bilmiyorum kaz etini pek yemek istemezdik. Bizi, bunlar kaz eti değil “Kıkırdak” diyerek kandırırlardı. Kazlar, ördekler ve tavuklar yumurtalarını uygun buldukları yerlere bırakırlar, biz de bulduğumuzda bunları Huriş (Huriye) Orataş Hala’ya götürürdük.

 

Halil Orataş Ağa’nın evine iki biçimde ziyaret etme olanağına sahiptik. Bayramları kesinlikle gidilirdi. Bir de ya haftalık yada iki haftalık aralıklarla gidilirdi. Annemin annesine yola çıkmadan önce, annem bizi sırası ile yıkardı. Banyo nerede o yıllarda! Geniş ve kocaman bir saç leğen. Her evde banyo için bulunurdu. Su ısıtılır ve leğende yıkanılırdı. Ablamların saçları havluyla kurutulurdu. Sonra ya atkuyruğu yada pelik yapılırdı saçlar. Pak ve temiz olurduk. Muhterem annem pek özenirdi. Ziyaret öncesi ayrı bir özen gösterirdi çocuklarının temizliğine. Giysilerine.

 

Ama biz Kiraz’lar, Halil Orataş Ağa’nın diğer çocuklarına kıyasla çok yoksulduk. Giysilerimiz, evimiz ve ev gereçlerimiz çok düşük düzeydeydi. Ancak Halil Orataş Ağa’lar da inadına varlıklı, gelirli ve refah içersindeydiler. Ahmetler, Mustafalar ve Bedriyeler biz Necmiyeler’e göre neden daha iyi durumda ve refahtaydılar ki! Necmiyeler’in zavallı, yoksul çocukları olarak anlayamazdık.

 

Annemin annesi, Huriye, çevresinde bilindiği ve tanındığı lakabı ile Huriş (Huriye) Orataş Hala. Sanki çocukları arasında ayrım yapardı! Sanki bazılarını diğerlerine göre daha bir başka severdi! İlgi ve yaklaşımı bir başka olurdu diğer çocuklarına!. Torunlarına! Ayrımına vardığımız, en üstün ve en iyi ilgiyi Mustafalar’a, sonra Bedriyeler’e ve Ahmetler’e gösterirdi. Biz Necmiyeler’e karşı her konuşmasıyla, hareketi ve gösterdiği soğuk yakınlıkla, sevmediğini ve istemediğini belli ederdi. Bunu bir türlü anlayamazdık Necmiye’nin çocukları olarak.

 

Ablam Heyecan ve ben bu ayrımları görebiliyor, duyumsuyor ama nedenleri konusunda kafa yoramıyorduk. Hanife ya çok küçüktü ya da henüz doğmamıştı. Huriye ise henüz dünyaya teşrif etmemişti. O güzel, bol ve verimli dış avlu ve diğer iç avlularda yaptıklarımız, yediklerimiz hep sınırlı olur, sürekli denetim altında tutulurduk. Ancak bize uygulanan bu aşırı denetimin hiç birisini diğer çocuklarının çocuklarına, özellikle Mustafalar’a kesinlikle uygulanmazdı. Küçük kız kardeşim doğduğunda, ona annemin annesinin adı verilmişti. Zaman içinde küçük kardeşime, bizi sevmediğini açıkça gösteren birisinin adının neden verildiğini yorumlamaya çalışırdım. Bunun üzerinde düşünür ama düşüncelerimin okunmasından yada anlaşılmasından ürkerdim.

 

İSİMLERİMİZ VE BİZLER

Adlar. Bizlerden beşikten mezara hiç ayrılmayan adlarımız. Çocuklara ad verme, kanımca evliliğin en önemli adımıdır. Çocuklarımıza verilecek adlar, onlarla bir ömür boyu yaşayacaktır. Nasıl demişler; Zamanla kişiler isimleriyle müsemma olurlar Yani “Adları ile özdeşirler”. Çok sonraları bizlere verilen adların öykülerini ve ne demek olduklarını araştırmaya başladığımda, öğrendiğim anlamları beni çok şaşırtmıştır. Çok ilginçtir. Anne-babalar dünyaya gelen çocuklarına ad verme konusunu pek ciddiye almazlar. Çeşitli etkilerin altında kalarak ve çok çabuk karar vererek çocuklarını isimlendirirler.

 

Eskilerde gelenekler yada aktarılan uygulamalar çok etkinmiş. Belki günümüzde de aynı yaklaşım yaygındır. Bir çok ailede etkindir. Doğan ilk çocuklara, eğer erkekse dedelerden birisinin ama öncelik kocanın babasının adı, yok kızsa, anneanne veya babaannenin adı ama öncelikli babaannenin adı verilirmiş. Kimsenin umurunda değilmiş çocuklarına özgün Türkçe ad koymak. Şimdilerde de kimin umurunda acaba!.

 

Ortaokul çağlarından itibaren Arapça ve Aryan yani, Persçe, herkesin bildiği Türkçe’deki isimle Farsça isimler, beni hep rahatsız etmiştir. Nedenlerini sorduğumda yada sorguladığımda hep aldığım ortalama yanıt ve yorumlar, bu isimlerin kutsal oldukları gibi basit, bana göre yorumlanması zor yanıt ve yorumlar olmuştur. Hep demişimdir; tamam, pekala, Arapça olanların olasılıkla bir kısmı kutsal da, ya Farsça olanlar!

 

Yüzyıllar süren, yedi kıtadaki Osmanlı Hanedanlığı‘nın egemenliği sırasında ve sonrasında, hiç bir Arap, Fars ve diğer ulus, özellikle sözde, Türklerle özdeşmiş biçimde yaşadıkları ileri sürülen Ermeni ve Rumlar çocuklarına asla ve kesinlikle Türkçe isim vermemişlerdir. Yunanca Etimoloji yani Dilin Kökenleri yada Latince Lingüistik yani Dilin Bilimi konusunda uzman değilim. Sadece bu alanlara aşırı ilgim vardır. Türkçe’leşmiş yada öyle kabul edilmiş kelime ve isimler konusunda var olan ve olasılıkla sürecek olan ayrı görüşlerin taraftarı değilim. Beni ilgilendiren özgünlük. Biz Türk ve Müslüman isek, bu kültürümüz ile özdeşmeli. Aynı Araplar’da, Farslar’da yada  Ermeni ve Yunanlılar’da olduğu gibi. 

 

Kiraz’ların çocuklarının üçüncü sırasında olan kızkardeşimin adı Hanife. Hanife, babamın annesinin adıdır. En küçük kız kardeşim Huriyenin adı, annemin annesinin adıdır. İlk çocuk olan ablam Heyecan’nın adı, o yıllara göre pek konulmayan ve hala pek sık rastlanmayana bir addır. İlk heyecan. İlk sevinç. İlk çocuk. O zaman demişler ki adı da Heyecan olsun. Ama ablamın adı “Nüfus İdaresi”ne kaydettirlirken, yazman kaydını yanlış ve eksik almış. Heycan diye.

 

Benim adımı ise Erkan koymuşlar. Mustafa Ortaç etkili olmuş adımın seçilmesinde. Büyüktür diye itiraz edilmemiş. İnadına Erkan koymuşlar. Sözlük ve Türk Adları kitaplarına göre, adım birleşik kelimeden oluşmakta ve Cesur ve Kuvvetli, Yürekli, Kanlı Canlı demektir.

 

Ama ben doğarken pek isteksizmişim dünyaya gelmede. Yaşamın ipine sarılmak istememişim. Ayaklarım hep geri geri gitmiş. Akranlarım gibi yavaş yavaş serpilip normal gelişimim göstermemişim. Bu inatlaşma uzayıp, beklentileri karşılamayınca benden ümit kesilmiş çaresizlikler içersinde.

 

Ayaklarımın üzerine dikilememişim ta beş yaşına değin. Hep yerlerde sürünerek ulaşmışım gideceğim yere. Doğumumun ve adımın İzmit Nüfus İdaresi’ne bildirimi ve kaydedilmesi hep ötelenmiş. “Doğdu ve öldü bildirimi” belki de kabul edilmeyen, düşünülmeyen ama kafaların arka-planlarında olan yanıttı olasılıkla. Ama fiziki durumum ve sağlıksızlığımın anne-babamı çok üzmüş. Onları perişan etmiş olabileceğini hayal etmeye çalışıyorum. Kim ister çocuğunun bu durumlarda olmasını!, Kim istemez çocuğunun sağlıklı gelişmesini, serpilmesini! Kim nasıl dayanabilir çocuğunun akıbetinin ne olacağını bilmeden gözlerinin önünde sürünmesine! Nasıl dayandılar! Neler yaptılar çaresizlikler içersinde acaba! Ama sonuçta anne-babamın sabır ve çabaları galip gelmiş. Benim inatlaşmam, ayak diretmem etkisizleşmiş ve yavaş yavaş toparlanmışım.

 

KİRAZ’LAR

Evlendiklerinde babam çok yoksulmuş. Kerpiç bir ev tutmuşlar Eski Mezarlık’ın doğu tarafından inen yolun, Huriş (Huriye) Orataş Hala’nın evinin doğusunda, aşağıda bir yerde. Babam liman inşaatında çalışıyormuş. Hiç bir eşyaları yokmuş. Öylece vermişler annemi babama. Ne çeyiz ne ev gereçi. Babamda da bir baba ve aile varmış ki sormayın gitsin. Onlar da çok cömert davranmışlar. İnsancıl yaklaşmışlar.

 

Çok sonraları babamın babası Nazif, babamın küçük kardeşi Osman ile ailemin evine sığınımişlar. Eve fazladan ekonomik yük yükleyerek. Ama ev ekonomisinin zerresine katkı sağlayalım düşünceleri olmamış kaldıkları sürece. Huriye dünyaya geldiğinde, annemin hasta olduğunu anımsıyorum. Onu Eskişehir’de hastaneye yatırmışlardı. Ablam büyütmüştü Huriye’yi. “Siyah gözlü güzel kadın”ı. Huriye, Arapça siyah gözlü güzel kadın demekmiş. Anlamı çok hoştu. Ama bizleri hiç mi hiç sevmeyen annemin annesi gençliğinde nasıldı acaba?

 

NECMİYE’NİN KARDEŞLERİ

Mustafalar, Ankara Asfaltı üzerinde bulunun ve hala aynı yerde konumlanmış olan Derince Karakol yapısının karşısında, kuzey-doğu tarafında, Ankara Asfaltı üstünde bir yerde otururlardı. Sonraları ise İzmit Hürriyet Caddesi, Ulugazi İlkokulu’nun batısında kalan Hürriyet Apartmanları’na taşınacaklardı. Bu apartmanlar Petrol Ofisi çalışanları adına kurulan bir kooperatif işiydi. Çok ama çok sonraları ise İzmit Kız Meslek Lisesi batı tarafında kalan apartmana geçeceklerdi. Bedriyeler, Kaynak Yolu üzerinde, önümüz kuzeye dönük olursa, sağ tarafta bir yerde otururlardı. Ahmetler ise, Trafo Yapısı’nın bulunduğu sokağın doğu kesiminde, ikinci sokak içinde bir evde otururlardı. Evleri Eski Mezarlık’a yakındı. Bir üst tarafta Abazalar’ın (X) evleri vardı. Sabri’nin o zamanlar delikanlılık çağlarında olması gerek, evli filan değildi. Ahmetler’in evi dik dörtgen biçiminde, önü güneye bakıyor ve bahçesine sokak tarafından giriliyordu.

 

Sünnetimin Ahmetleri’n en büyük oğlu Kenan ve onun küçüğü İbrahimin sünnet düğünü arasına sıkıştırılmış olduğunu yıllar sonra öğrendim. Anımsadığım, sünnet şapkam ve uzun beyaz gömlekle Ahmetler’in çocukları arasında yattığım ve yanıbaşıma ters biçimde konulmuş olan şapkam, bozuk paralarla doluydu. Güçleri yetmemişti bana ayrı bir sünnet düğünü yapmaya anne-babamın herhalde. Bedriyeler çok sonraları eski Muhacir Mahallesi’ne, bugünkü Turan Sokak’a taşınmışlardı. galiba Bedriye, Nuri Yusufa gebeymiş kocası bir cinayete kurban gittiğinde. Eşi Mehmet, öldürülmeden önce kayınbabaları ile birlikte otururlarmış Eski Kaynak yolunda. Kirazlar’sa benim doğumumdan sonra, Ankara Asfaltı’nın altına, en eski ve hala kullanımda olan otobüs ve minibüs durağının güney-doğu tarafında tek katlı bir eve taşınmışlar.

 

KİRAZ’LAR VE TARLA

Etrafımızı anlamaya ve kavramaya başladığımızda, annemlerin oturmaya devam ettikleri, şu anda Yavuz Sultan Selim Mahallesi olan, eskilerde Topçular Mevkii diye bilinen, ama tüm hısım ve akrabanın Tarla diye isimlendirdiği yerdeydi evimiz. Annemin ailesine Romanya’dan göçmenlik hakkı olarak devletin ayırıp verdiği geniş tarlaların ortasında. Ankara Asfaltı altında. Uzunlamasına olan arsanın kuzey ucuna yakındı Kerpiç Evimiz.

 

Evimiz yapayalnızdı. Bizler gibi. Bu ormanlık ve insan boyunu aşan çalılıklar arasında. Bu geniş arsaların batı-kuzey köşesi, Romanya’da doğup ta Türkiye’ye gelen her çocuğa ayrı olarak “Göçmenlik Hakkı” olarak adlarına kayıtla verilmişti. Sırası ile doğu tarafta Mustafa Ortaç’ların, sonra annem Necmiye Kiraz’ın, Bedriye Çavdar’ların ve Ahmet Ortaç’ların yerleri vardı. Ayrılan arsalar dikdörtgen biçiminde ve her birinin güney uçlarında çalılıklardan açma ilave yerleri vardı. Bu “Açmalar” onların sayılmaktaydı.

 

Anne-babam buraya kalkıp gelmişler ve kerpiçten bir ev yapmışlar yada yapmaya çalışmışlar. Buna ne güçleri ne de parasal varlıkları yetmiş. Damını kapatamamışlar. Kışın kar yağmış üzerlerine. Onlara inat sanki kış çetin ve ağır başlayınca. Cefakar annem, bizlerin bezlerini kurutamıyormuş. Bir çare düşünmüşler ve bezleri yatağın altına sermişler. Böylece kendi ısılarından sabaha dek kurur ümidiyle.

 

Heyhat sabah üzerlerinde karla kalkınca bu umutları da yitip gitmiş. Ne yardım edenleri olmuş ne de arayıp soranları. Hallerine acıyıp, acılarını ve yüklerini hafifletmeye çalışan dostları da olmasa belki katlanamayacaklarmış koşulların acımasızlığına. Yol yok, bakkal yok,su yok, ışık ise zaten Derince’de hiç yokmuş. Isınmak için karın altından çalı kökü sökermiş babam, bin bir zahmetle eve taşımış, ama yaş kökler bir türlü yanmazmış.

 

KİRAZ BAŞÇESİ VE KUR’AN KURSU

Şu anda Kız Yurdu olarak işletilen yapının yerinde Halil Orataş Ağa’nın harika bir Kiraz Bahçesi vardı. Arsayı Kuran Kursu’na bağışlamışlardı. Ahmet’in kayınbabalarının evi, bu arsanın kuzey tarafında yer alırdı. Arsası dikdörtgen biçiminde batıdan doğuya uzanırdı. Ev arsanın batı köşesinde, sokağa bitişikti. Bu konut hale yerinde durmaktadır. Sokak Uzuner adını almış. Uzuner Sokak’ı diklemesine kesen sokakla, Cımbızdere’sine uzanan yolun güney tarafında yer alan arsa da Halil Orataş Ağa’a aitti.

 

Bu bahçe, bana göre inanılmaz güzel bir bahçeydi. Bahçe batıdan doğuya tam bir dikdörtgeni andırırdı. Ama derenin akağı, biçimini değiştirirdi arsanın. Dikdörtgenin batı tarafının kuzey köşesindeydi bahçenin kapısı. Doğu ucundan, ulu ağaçlar ve çalılıklar arasından kıvrılarak akıp giderdi Cımbızdere. Berrak ve şırıldayan sularıyla. Bahçenin güney-doğu köşesinde, kullanılmayan bir kuyu vardı galiba. Bizi uzak tutarlardı ondan. Üzerine ağaçlar gerilmişti.

 

Bahçede Kiraz, İncir, Dut ve Vişne ağaçları vardı. Ağaçları adeta ip çekilerek dikilmişlerdi fideyken. Güneş zor girerdi dallar arasından bahçeye. Yazın aşırı sıcaklığında serindi bahçe. Burada günü geçirmek, kaynağa gidip yalağında oynamak, buralara yakın oturan çocuklarla derede balık tutmak, kurbağaları kovalamak bana zamanın akıp gidişini unuttururdu. Satılmıştı bahçe çok sonraları. Neden satıldığını da bilmiyorum.

 

Annemin annesine bayram ziyaretlerine gidilince, mutlaka mezarlığa ziyarete çıkılırdı. Birisinin mezarını ziyaret ederdik, Belki Bedriye Çavdar’ın kocasının mezarını. Belki de annemin en büyük ağbisinin mezarını. Mezarlığın sınır telleri daha gerideydi. Mezarlıkla arsalar arasında oldukça geniş bir alan vardı. Boş bir alan.. Burası sanırım mezarlık alanını genişletilmek amacıyla ayrılmıştı.

 

Biz çocuklar engebeli olan bu alanda oyun oynar, koştururduk. Doğu taraftaki sokağa olan düzeyi yüksek olduğundan, patika benzeri bir yolu vardı. Kara toprak ufalanır, dökülürdü. Ayaklarımızın altından, inip çıkarken. Mezarlığın daha üst tarafları, yani kuzeyi, Harmantarla diye isimlendirilirdi. Harmantarla’da tek tük evler vardı. Çok sonraları, Ahmet Ortaç’lar, Tarla’ya ev yaptırdıktan sonra, sanırım bu bölgeden bir at satın almışlardı. At sık sık kaçıp, evine dönerdi. Onu aramaya giderdik. Bana fesahlarca uzaklara gitmişiz gibi gelirdi.

 

UZUNERLER

Ahmet Ortaç’ın karısı Remziye (Uzuner) Ortaç’ın ailesinindi, şu anki Uzuner Sokağı boyunca ta Cımbızdere’ye değin uzanan arsa. Şaban Uzuner Ailesi. Yol tarafında sıra halinde Şeftali Ağaçları, daha içerlerde Ayva Ağaçları vardı. Bu sokağı, aşağıda kesen sokağın tam kuzey köşesinde, adları Zeki ve Ziya olan iki oğluyla otururdu kocası ölmüş bir kardeşleri. X X. Çalışarak büyütmüştü çocuklarını. Saanırım Derince Limanı’nda çalışıyordu. Evleri iki katlıydı.

 

Şu anda aynı yere bir apartman yapılmış. Uzun yıllara rağmen gördüğümde tanıdım Zeki’yi. Sakal bırakmıştı. Ayak üstü konuştuk. Eskileri andık. Nerede ne vardı diye geçmişin küllerini kaldırmaya çalıştık. Kaynak’ın doğu tarafında var olan yegane kerpiç evin hala yerinde durduğunu söyledi. Başkaca bir ev de pek yokmuş daha ötesinde, o zamanlar.

 

Uzuner Sokak’ı, Kaynak yoluna gidişte diklemesine kesen ve Eskiyol’la birleşen sokakta Bedriyeler’in kayınbabaları otururdu. “Gürcüler”den İdris Çavdar’lar. Evleri sokak tarafındaydı. Arsanın tamamı ise dereye değin uzanırdı. Bahçede bazı ağaçlar vardı dizi dizi. Ama bunlar çok dumanlı görünüyor bana. Yinede çoğunluk ağacın Elma ve Ayva olduğunu anımsar gibiyim. Bedriye Çavdar’lar burada otururlarken sanırım onları ziyarete giderdik. Evin güney tarafında, daha aşağıda bir bakkal dükkanı vardı. X X’in Bakkal Dükanı. Bu sokağın batı tarafında yer alan ev ve bahçelerin konumları hakkında belleğim beni pek desteklememekte. Berrak anımdsadığım, bu sokağın daha batısında olan ve mezarlıktan aşağıya doğru inen sokakla nasıl birleştiğidir. İki sokak, tam 4 ara-sokakla birbirine bağlanmaktaydı.

 

TEKEL SOKAK VE ESKİ WC ARASI BÖLÜM

Eski Cumhuriyet İlkokulu karşısında, yani güney-doğu tarafta, önleri parka bakan Tatar Evleri vardı. “Tatarlar”dan (X) Tanguç’ların evleri olması gerek. İlk ev daha aşağıda, bahçe kapısı ve evin girişi eski tuvalet yapısı hizasındaydı. Bahçe çitleri oldukça yüksekti. Bu evden başka, ta sokak köşesine dek, iki ev daha olmalı bahçeler arasında.

 

Çok sonraları köşedeki katlı betonarme yapı dikildi. Altında demir doğramacı ve üst katında Derince Tekel Deposu çalıştı yıllarca. Geçenlerde resim çekerken yapıların arasındaki boşlukta kalmış, o eski kerpiç ev ve müştemilatından bir tanesini gördüm. Görüntüleme izni almak için sahibini ararken, yaşlı, oldukça bitkin bir amcaya rastladım. Yaklaşık yetmiş beş yaşındaymış. Konuşmalarından yarısını anlayabiliyordum. Önce evi görüntüledim. Çek dedi, istediğim kadar çek. Sağlam kalmış bir odada yaşamını sürdürmeye çabalıyordu. Her şeyi, gereksinim duyduğu her şeyi tek göz odadaydı. Ne güzel günler yaşamıştır bu güzel ve geniş evde. Ama şimdilerde yapayalnız, tek başınaydı tek göz odada.

 

Adı Ahmet Etyemezdi. İsmini anlayabilmem için tüm gayretiyle defalarca tekrarladı. Çocukları varmış. Ancak özellikle bir tanesinin ta Amerika’da olduğunu söyledi. Yaşlılar Yurdu’na neden gitmediğini sorunca, orada para istediklerini ama kendisinin parası olmadığını söyledi. Bir de sürekli soymaya geliyorlarmış maaşını alınca. Karakola anlatmış derdini ama ne gelen varmış ne giden. Bu onun öyküsüydü. Dinlemek isterdim daha ötelerini. Mutluluklarını ve mutsuzluklarını. Çok zorlanıyordu anlatırken. Konuşmalarının yarısını anlayamıyordum.

 

Anlattıkları doğru yada yanlıştı ama paylaştım. Dinledim. Teşekkür ettim. Ahmet Etyemezin evi, hep eskilerde olduğu gibi bahçenin gerisinde, yoldan uzakta, tam bir kerpiç evdi. Önünde iki taraça vardı. Yanyana dizilmiş odalar ve kapıları ayrı. İlk taraçanın önünde, çok sonraları kullanılan ve genellikle kırmızı renkte olan tulumbadan vardı.

 

KENDİNE YETKİN KONUTLAR VE ESKİ DERİNCE YAŞAMLARI

Çocukluğumda, evler hep kendilerine yeterliydi. Tüm gereksinim duyulan ürünler yazdan ekilip biçilir, kurutulur ve depolanırdı. Su da her bahçede yer alan ya “Kuyu”dan yadaTulumba”dan temin edilirdi. Bakkaldan yağ, şeker, tuz, gaz, ispirto, sigara yada tütün ve kibrit ve benzeri şeyler satın alınırdı. Bir de bol bol gaz lambası şişesi. Fitili.

 

Çay ve su bardakları neredeyse lükstü her kes için. Yemekler sofralarda yenilirdi. Mutlaka bir Sofra Bezi kullanılırdı. Önce sofra bezi yere serilir, üzerine, sofrası olanlar sofralarını, olmayanlar geniş sinilerini koyarlardı altlıkları üzerine. Sofralar, ağaçtan yapılma ve yuvarlaktı. Ayakları vardı araları çaprazlamasına kesik. Ya bağdaş kurarak yada dizlerinin üstünde oturulurdu sofralara. Sofra bezi de dizlerin ve ayakların üzerine çekilirdi. Ekmek kırıntıları ve yemek dökülmesin diye.

 

Yemek tenceresi getirilir ve tek bir tabağa konulurdu yeme. Her aile bireyi, tahta kaşıklarla aynı tabaktan yerdi. Biz Kiraz’ların ayrı ayrı tabaklara sahip olmamız ve metalden, parlak çatal ve kaşıklarla yemek yememiz çok sonraki yıllarda gerçekleşebilmişti. Sofradan masaya geçişimiz de 1970’li yılların sonlarına doğru gerçekleşti galiba.

 

İçecek su temini, tutulan ve sevilen sulardan yada kaynaklardan taşınırdı. Bu kaynaklara yakın olanlar sularını kendileri taşırdı. Ancak uzakta olanlar, at arabaları ile yada atların semerlerine oturtulmuş ağaç düzenekler üzerinde su satan seyyar suculardan satın alırlardı. Bu işi yapanlar sonraları atlı arabalara döndürmüşlerdi işlerini. Büyük cam şişeler hasır yada sepet içersine oturtulmuştu. Böylece taşıma sırasında kırılmaları engelleniyordu.

 

Derince’nin merkezi olan bölgede elektrik vardı. Bunu Halil Orataş Ağa’nın evinden anımsıyorum. Evde elektrik tesisatı vardı. Duvarların üzerinde dolaşırdı borular. Bir de Çenesuyu deposu yanında yer alan Elektrik Trafosu çocukluğumda mevcuttu. Ama dış mahallelere yada bizim gibi merkezin oldukça dışında yer alan evlere, elektriğin ulaşması yıllar aldı sanırım. Elektrik Trafosu’nun kuzey köşesinde, Tunalar’ın bir büyüğü oturuyordu ama kimdi? Sabri Tuna’lar. Evim önü doğuya yönelik ve bahçenin en arka tarafındaydı. El öpmeye gidilirdi büyüklerle. Bahçede ve evin yan tarafında İncir ve Dut ağaçları vardı galiba. Çok sonraları Sabri Tuna’lar buraya üç katlı bir yapı yapmışlardı. Kardeşlerinden İsmet Tunamı otururdu burada yoksa anneleri mi!

 

BAYRAMLAR VE BAYRAM ZİYARETLERİ

Çocukluğumda bayramlar bir başka olurdu gerçekten. İnsanlar için tam bir eğlence ve kaynaşma özelliği taşırdı. Akrabalık ve hısımlık gözetilirdi. Bu kavram içine düşen herkesin kapısı çalınır, bayram ziyaretine gidilirdi. Ama bu daha çok merkezde olurdu. Yine uzaklarda olanlar pek aranmaz, oralara gidilmezdi. Ben Halil Orataş Ağa’ların yada annemin kardeşlerinden herhangi birisinin bize bayram ziyaretine geldiğini hiç anımsamıyorum. Çok sonraları Tarlaya ev yaptırdıktan sonra, Bedriye Çavdar’lar ve Ahmet Ortaç’lar gelmeye başladılar. Ancak bu ziyaretleri de hep bizleri üzerek sonuçlanırdı. Biz çocuklar bundan çok etkilenir ve yükselen tepkilerimiz, korku ve ürküntüden sürekli sindirilirdi. İçe atılırdı.

 

Akrabalarımıza göre daha yoksulduk. Ne bileyim beğenilmezdik. Evimiz ve anne-babamız ziyaret ve akşam misafirliği için değerli bulunmazdı. Hele Ahmet Ortaç’ın eşi Remziye (Uzunuer) Ortaç’ın gözünde biz “Küflü Manav”dık. Onlar ise pek değerli “Gürcü!”ydüler!

 

Aileler arasında, büyük baş hayvanların ve tavukları bahçelere girip yeşilliklere zarar vermesi ve benzeri, ama hep arsa ve bahçe konuları nedenleri ile çıkan ağız kavgalarında bu söylem ve diğer aşağılama ifadeleri yaygınlık kazanmıştı. Bedriye Çavdar’lar ve diğer kişilerce de kabul görmeye başladı bu tanımlamaalr. Değerli tanımlamaalrı, biz Kiraz’lara bahşettikleri lütuflardan ilki oldu. Ve benzerleri bunu takip etti.

 

Biz Kiraz’ların çocukları için, birbirlerine destek olması ve her tür koşulda birbirlerini desteklemesi gereken kardeşlerin, neden bir birilerini aşağıladığı ve bir diğerinin kötü durumda olmasından memnunluk duyduğunu anlaması ve kavraması olanaksızdı. Şayet büyüyüp te biz de benzer durumda olacaksak, şu anki kardeşliğin hiç anlamı yoktu. Tüm bunları, böyle doğru düzgün düşünebildiğimizi hiç zannetmiyorum. Ancak sonuçta kafalarımızdan geçen ve kalplerimizde olan duygular bunlardı. 

 

Elektrik Trafosu’nun güneyinde kalan sokak, doğuya doğru uzanır giderdi. Şayet bir şekilde Huriş (Huriye) Orataş Hala’ya yalnız başıma gitsem, eve dönüşleri hep değişik sokaklardan yapar, çevreyi keşfederdim. Bu sokağın güney kesimi ta Merkez Camii’ye kadar, neredeyse boştu. Sadece burada ahşap iki katlı bir ev vardı. Önden merdivenle çıkılırdı ikinci katına. Bu yapıda oturanlar da bayram ziyaretlerinde gidilen kişiler arasında yer alırdı. Unutamadığım bu evde oturanların, el öpmeye gelen çocukların ellerine yada ceplerine, katlanmış mendiller içersinde para sıkıştırmasıydı. Bir de çikolata ikram ederlerdi.

 

O zamanlar çikolata inanılmaz bir olaydı. Bu arsanın boş olan kısmında düğünlerin düzenlendiğini anımsar gibiyim. Elektrik Trafosu’dan güneye doğru iki ara sokak vardı. Şimdiki adları ile Çimeli Sokak ve Dumlupınar Sokak. Sokakların duğu tarafta birleştiği cadde ise Engin Caddesi. Çimeli Sokak’ın Engin Caddesi’ne birleştiği yerin kudey-doğu köşesinde, çok bakımlı, baçesi renkli lambalarla ışıklandırılmış bir ev vardı. Bizim için bu ev “Işıklı Ev”di.  Enver Onat’ın evi.

 

Biz bu eve “Işıklı Ev” derdik. “Işıklı Ev”in bahçesi de briketten olmalıydı. Akşam karanlığı çökmeye başladığında ışıklar yakılır ve Derince’nin neredeyse her tarafından fark edilirdi. Bir tür gizli çekim yayardı etrafına. Bizim Tarla’dan mavi ve renkli ışıkları belli olrudu. O büyük bir çekim gücüne sahipti bize göre. Yıldızlar gibi. Bulutsuz gecelerde, hayranlıkla izlenen yıldızları andırırdı.

 

IŞIKLI EV VE YOKUŞ

Derince’yi boydan boya kesen ikinci cadde yani günümüzün Engin Caddesi, aşağıda Talgır Sokak ile birleşmektedir. Bu yol Denizciler Caddesi’nin kuzeyine doğru dikleşmektedir. O zamanlar Derince’nin en dik yokuşlarından birisiydi. En tepeye varıldığında, sağ tarafta o bakımlı ve “Işıklı Ev” yer alır ve sonrası kuzeye doğru uzanırdı.  Bu yolun Eski Mezarlık hizasına kadar olan kesimi ile aşağıda Eski Çarşı’ya inen yol arasında kalan bölümde, bazı evler mevcuttu ama çoğu arsa bomboştu. 

 

Refik Altın’ların evinin bulunduğu yerin önünden kıvrılan yolu Dut Sokağı’nı, dikine bölen Bağlar Yolu Sokak da, yukarıya, kuzeyde yer alan en son evlere kadar uzanırdı. Bağlar Yolu Sokak üç ara sokak bölerdi. Acar Sokak, Çimenli Sokak ve Dumlupınar Sokak. İkinci kesişmenin kuzey-batı köşesinde uzunlamasına bir bahçe vardı. Bu bahçenin de en kuzey köşesinde bir ev. Bir süre babamın babası Nazif Kiraz bu evde oturmuştu.

 

Nazif Kiraz o zamanlar, bir süre sürdürdüğü evliliğini yapmışmıydı yoksa tek başına mı yaşıyordu pek anımsamıyorum. Bu evin arkasından da bir sokak geçerdi. Acar Sokak. Ancak aşağıdaki Çimenli Sokak batıya doğru uzanırdı. Burada da bir iki ev olmalıydı. En aşağıda Dumlupınar Sokağı’nın Ertan Sokak tarafında, batı yakada bir yerde, Derince Fen İşleri Şefliği’nde görevli, akrabalardan sayılan birileri otururdu. Biz akrabalardan ve hısımlardan sayılan her aileye ziyarete giderdik de bize gelen pek olmazdı.

 

ALBAY’IN BAHÇESİ VE TATAR EROLLAR

Emekli İsmet Ay Albayın bahçesinin güney tarafından bir sokak geçerdi doğudan batıya. Batı tarafta Öğretmenler Mahallesi’nden (X) gelen yolla birleşirken, doğuda ise ileride yukarıdan gelen yolla birleşirdi. Devam etmezdi doğuya doğru. “Albayın Evi”nin bir kaç arsa doğu tarafında, celeplik yapan “Tatar AbdurrahmanÖzdemir amcanın evi vardıç. Önü taraçalı. Babamla ile tanışırlardı. Eskilerde et kasaptan çok celeplerin kestiği hayvanlardan temin edilirdi. Sonraki kullanım için kavrulurdu. Etimizi de Abdurrahman Özdemir amcanın kestiği hayvandan alırdık birçokları gibi.

 

Abdurrahman-Şahide Ödemir (X) çiftinin iki oğlu, bir kızı vardı. Çocuklarının isimleri Erol, Erdoğan ve Güler olmalıydı. Erol ile sınıf arkadaşı idik. Erol trafik kazasında yaşamını yitirmiş. Erdoğan evlenmiş ama kız kardeşleri evlenmemiş. Bu bilgileri Siyahdemir’lerden öğrendim. Erol’ların evinin biraz ilerisinde Denizciler Caddesi’ne inen bir yol vardı, ama bu sokak patika gibiydi. Burası boş arsaydı ve yağmurlarda su toplanırdı buraya.

 

Erol’ların evinin kuzey doğu tarafı ise ta tepeye kadar boştu. Bu kesime ulaşmak için boş arsada çaprazlama kestirme yol oluşmuştu adete. Tepeye varıldığında, en üst yerde yer alan iki katlı yapının, doğu-güney tarafında aşağıya doğru uzanan bir ara sokak vardı. Bu sokağın doğu tarafı dik dörtgen biçiminde uzanan, etrafı dikenli telle çevrili geniş bir bahçeydi.

 

Yıllar sonra anıların izlerini sürmek için, sokakları görüntülerken meraklı kişilerin soruları ile başlayan sohbetlerde, o günleri berrak olmasa da karşılıklı anımsatmalarla anımsayan ve bana oldukça yardımcı olan insanlar oldu. Yazdıklarımda önemli derecede katkıları olan kişilerin isimlerini teşekkür kısmında andım. İşte bu kesimde, “Tatar Abdurrahman Ödemirlerin  (X) evinin bulunduğu sokağın doğu ucunda, köşede yer alan ev, Salih & Salim Siyahdemir’lere aitmiş. Bunu Salih & Salim Siyahdemir (X) kardeşlerle sohbetimden sonra anımsadım.

 

Birisinin oğulları Yasin ve Hasan’mış. Yasin ile iyi tanışırdık. Kendisi yıllar sonra “Hacı Veli Toplu’nun (X) arsasımna yapılan üç katlı yapıda bir Mushebeci Yazıhanesi açmıştı. Bu sokak ve köşedeki bağlık neredeyse aynı. Sadece çaprazlama yolun bulunduğu, yokuşun yer aldığı boş kesim tamamen konutlaşmış.

 

BRİKETÇİ KAMİL’İN BİNASININ KUZEY KESİMLERİ

Öğretmenler ve Çenedağ mahallelerine giden yol “Briketçi Kamil (X)in iki katlı ve yeşil renkli evinin bulunduğu yerin önünden geçerdi. “BriketçiKamil (X)’ın evi, Çenedere ile Çenedağ Mahallesi Yolu (X) arasında, batı tarafta yer alırdı. Evin bir tarafı Denizciler Caddesi’ne oşuttu. İç avluya Öğretmenler Mahallesi (X) yolundan açılan bir kapıdan geçilirdi. Burada dökülürdü briketler. “Briketçi Kamil(X)in  evinin doğu tarafında da bir iki ev vardı. Yol ilerlerken zigzag çizen dere, boş ve ekili bahçelerden geçerdi.

 

Tatar Erol”ların evinin önünden gelen sokak, burada toprak yolla birleşir ve derenin içinden geçerek karşı tarafa ulaşırdı. Derenin batı yakasına. Bu yolun kuzey tarafında bahçeli iki katlı bir ev vardı. Bu evin doğu tarafında kalan bölümde de evler vardı. “Gürcü Kenan(X)’ların evi de buralardaydı. Yol, ev kümelerinin bulunduğu bu kesimden sonra, kuzeye doğru devam eder sonra da doğuya doğru dönerdi.

 

İlk sapak Öğretmenler Mahallesi’ne gider, daha batıya doğru devam eden yolun ikinci sapağı, dereye koşut olarak kuzeye uzanır ve bu yolda çoğunlukla “Lazlar”ın ve en kuzeyde “Yörükler”in oturduğu Çenedağ Mahallesi’ne giderdi.  Ancak doğu tarafa giden yol, dere içersinden devam eder karşı tarafa geçerdi. Atlarını sulamak yada arabalarını yıkamak isteyen atlı arabacılar, buraya gelirlerdi. Dere bu kesimde genişler ve su sıklığı azalırdı. Ayrıca bu yol kestirme yol olarak ta tercih edilirdi.

 

Bu yolla hem Sarısakal’ların (X) geniş arsalar arasında yer alan evlerine hem de şu anki Turan Sokak o zamanların “Macir Mahallesi”nin arka tarafına kolayca ulaşılırdı. Çenedere ta dağın eteklerine kadar her tarafından çok ulu Çınar Ağaçları ve kendiliğinden büyümüş özgün ağaçlarla kaplıydı. Yazın güneş neredeyse dereye hiç olaşamazdı.

 

Çenedağ Mahallesi’ne ulaşıldığında bu mahallenin, hafif bir rampanın üzerinde ve doksan derece bir kıvrım yaratmış derenin kuzey batısında kurulduğunu anlardık. Batı tarafındaki Çenedere kenarlarında Kiraz ve Üzüm bahçelerine giden ara sokak yer almaktaydı. Bu kesimleri babamla dağın eteklerinde kalan “Yörük Evleri”ne ziyaretlerimizden ve daha sonraki ilkokul kır gezilerinden tanırdım. Sınıf arkadaşlarımdan Günay (X)’ların evi buradaydı. Bir kız kardeşi vardı galiba ismi Sevil’di.

 

Sevil (X)’lerin yakın komşuları Nazif (X)’lerin de evleri burada olmalıydı. Nazif (X)’ler üç kardeş olmalıydılar. Üç kardeştiler Mümin, Nazif ve Sevil. Sokağın köşesinde küçük bir mescit yer alırdı. Adeta küçük bir köy gibiydi bu semt. Kır gezilerine gittiğimizde bu bölge bana inanılmaz güzellikte gelir, ağaçların ululuğu, derenin şırıl şırıl akan sesi ve kuş cıvıltıları gizemli alemler de dolaşıyormuş hissi verirdi.

 

Öğretmenler Mahallesi’nden önceki alanlar, yani mahallenin güney kısımları geniş ve ekilmeyen alanlardan ve fundalıklardan oluşmaktaydı. Mahalle oldukça düzenliydi. Evler genellikle cephe olarak güneye dönük ve bahçelerin ya gerilerinde yada ortalarında bir yerlerde yer alırdı. Sokağa koşut yada yanayana bitişik ev yok gibiydi. Çoğu öğretmen burada oturmaktaydı.

 

Yolun ucu yukarılarda bir yerde Harmantarla’ya ulaşırdı. Harmantarla da ilkokulların tercih ettiği ve her yıl gidilen mesire yerlerinden biriydi. Burası büyük elektrik direklerinin bulunduğu, engebeli, çukurlu ve tepeli bir yerdi. Harmantarla pek ekilmezdi. Toprağın rengi koyu haki renkti. Sanki bölge savaş koşullarına göre hazırlanmış, bazı yerler korugan yada siper olarak kazılmıştı.

 

Denizciler Caddesi’nden kuzeye doğru çıkan tüm sokak ve yollar burada birleşir ve kaybolurdu. Öğretmenler Mahallesi’nin doğu tarafındaki tepe üzerinde de bir mahalle yer alırdı. Ancak buraya pek gitmemişimdir. Bu mahallede babamın iş arkadaşlarından “Sivaslılar”dan Kadir Özten’ler (X) otururdu. Onlara ziyaretlere giderdik ama buralarda beni çeken pek bir şeyler olmadığı için burasını pek anımsamıyorum. Kadir Özten’lerden Mustafa Özten ile Cumhuriyet İlkokul’unda birlikte okumuştuk. Musatafa Özten’lerlar üç kardeş olmalıydılar; Sevgi ve Yeşim. Yeşim ayaklarından özürlüydü. Çok sonraları Eski Mezarlık’ın doğu tarafına Şaban Uzuner’lerin (X) evlerinin yanına iki katlı bir ev yaptırmışlardı. Mustafa Özten Libya’ya gitmiş para biriktirmişti yada babası emekli olmuştu. Mustafa Özten uzun birsüre Ankara’da taksi sürücülüğü de yapmıştı. Eşi de Ankaralıydı galiba.

 

SARISAKALLAR VE MACIR MAHALLESİ KUZEY TARAFLARI

Sarısakallar’ın evi diğer tüm evlerden oldukça uzaktı ama onu herkes bulurdu. Bir özelliği vardı, kerpetenle diş çekerdi. Nasıl çekerdi bu acıya insanlar nasıl katlanırdı bilmiyorum ama diş çekmesi ile ünlenmişti. Evi uzakta da olsa Sarısakal bulunurdu. İsmail Yalçınkaya’nın annesi, Şerafettin Akyol ve Hollanda’ya işçi olarak gitmiş erkek kardeşi. Hep Sarısakalın çocuklarıydı. Muhacır Mahallesi’nin arka tarafı top oynadığımız, Hıdırellez’lerde toplanılan alandı.

 

Ben, Toplçular Mevkii’nden ta buralara gelirdim arkadaş bulmak için. Sürekli olarak gittiğim belli bir yer yoktu, ta Köşk’e (X), Topallar Köyü’ne (X), Çenedağ Mahallesi’ne, Çarşı’ya (X), Kaynak’a (X), Derince Tren İstasyonu’na (X) ne bileyim her yere gittiğim olurdu. Kafam nereyse eserse. Çünkü oturduğumuz semtte bizden başkaları yoktu. Kimse de uzakta olan bir yere gelmek istemezdi. Boş alanın güney tarafında adeta iki sokak ortasında, babamın iş arkadaşı Vahdettin Turanin (X) evi vardı. Evin önü doğudan batıya doğru engebeli şekilde uzanan boş bir alandı. Turan Sokak’ın kıvrılarak gelen arka ucu, Yoğurtçu Yörük Mehmet Konurun (X) evinin yanından geçen sokağın ucuyla burada birleşirdi. 

 

Yoğurtçu Yörük Mehmet Konurun evinin yanından geçen sokak çok genişti. Çünkü sokağın doğu tarafında pek ev ve bahçe yoktu. Buralar sahipsiz gibiydi. Sadece bu yolun orta yerlerinde bir yerde, sanki tek başına duran bir ev vardı. Bu evde o zamanların tüm Derince’sinin tanıdığı en eski fotoğrafçılarından birisi olan “Foto Yavuz Uras otururdu. Gelirleri oldukça iyiydi. Eşi alımlı ve çekiciydi.

 

Foto YavuzUras’ın kızları vardı birden fazla. “Foto YavuzUras’ın ya bir motor-bisikleti yada mobilete benzeri bir şeyi olması lazımdı. Dükkanı Eski Limanyolundaydı (X). Eski Limanyolu, Deniz Mahallesinde yer alırdı. Şu anki Eski Limanyolu kesimiydi. Sokak güneye doğru ilerlerken doğu kesiminde orta yerlerde, iki yada üç ev vardı bahçe içersinde. Evler de bahçelerin arka tarafında yer alırdı. Bu evlerden ta Denizciler Caddesi’ne kadar olan kesim boş ve çalılıktı.

 

Hatta Denizciler Caddesi köşesinde yer alan uzun bahçenin geri tarafı, oldukça yüksek tepelik bir yerdi. Bu bölüm Kalaycı Hoca’ların (X) evinin arkasından, “Yörük Ahmet Derinin (X) üç katlı eski yapısının kuzey kesiminden ta “Tatar Emrullah Dizbay’ların (X) evlerine çıkan Gelincik Sokak’a kadar hep çalılıktı. Sokağın batı tarafında üç yada beş ev olmalıydı. Evlerden birisinde okul arkadaşım Ali Köse’lerin evi olmalı. Babası Başçavuştu. Dursun Köse.

 

Bahçeler ağaç parmaklıkla çevriliydi. Rahmi Aloğlunun (X) oturduğu ev, Halit Dilek’lerin evi. Ali Sayan’ların evi, Ali Rıza Sayan’ların evi ve Ali Fuat Acar’ların evi olmalı. “Foto YavuzUras’ların evinden sonra yolun doğu tarafı, “Çankırılılar”dan İsmail Balı’ların evine kadar boş olması lazım. Yoğurtçu Yörük MehmetKonur’un evi ile İsmail Balı’ların evinin arası da boştu.

 

İsmail Balı’ların evinin doğu tarafında yer alan tel örgülü ve meyve ağaçlı uzun bahçe doğal dere görünümlü çukurluğun başlangıcında biterdi. Rahmi Aloğlu’nun bakkal dükkanının bulunduğu yapının kenarından geçen sokak, o zamanlar yoktu. Bu yapının arka tarafında kuzey-batıdan başlayan ve güney-doğu tarafta biten bir çukurluk vardı. Bu geniş alanda biz çocuklar teneffüslerde, okul sonrası saatlerde ve hafta sonlarında Top, Topaç, Çelik Çomak ve Mile (Misket) oynardık. Yağmur sonrası dönemlerde yani toprağın yumuşak olduğu bahar aylarında ise “Çakı” denilen bir oyun oynardık. “Çakı”yı yaş toprağa saplanmaya çalışır ve her saplanan noktadan bir öncekine çizgiler filan çizerdik. İlkokul arkadaşım Vesile Tunalı’ların evi de buralara yakın bir yerdeydi. Burada yer alan patika benzeri yol, ta arkalarda “Foto Yavuz”ların evinin yanına çıkardı galiba.

 

MACIR MAHALLESİ-SUBAY MAHALLESİ VEYA TURAN SOKAK

Turan Sokak’ın girişte sağ tarafında Derince’nin ilk LPG (Liquid Petroleum Gas) tüpçüsünün evi vardı. “Tüpçü Hamdi Alkan (X). Onlar da göçmendi. Ev bahçenin kuzey köşesinde yer alırdı. “Tüpçü Hamdi Alkan amcanın tüplerini de sonraları hep “Eşek Yaşar Deniz taşırdı.

 

Eski Muhacır Mahallesi sonraları Subay Mahallesi diye anılan ve şimdilerde Turan Sokak olan bu mahallede çocukluğumuzda kimlerin oturduğunu, mahallenin en arkalarında hala oturmakta olan Mehmet Akından öğrendim. İlkokul arkadaşım Adnan Yüksel Çevik ile ablası Hanife ve eniştesi Macit Toksöz inanılmaz destek sağladılar. Bilgi verdiler. Geçmişi anımsamak için belleklerini zorladılar.

 

Mahallenin resimlerini çekmek ve çocukluğumdan kalan konutlar olup olmadığını öğrenmek için uğramıştım. Mahallenin çocukları meraklı gözlerle ve ardı arkası kesilmeyen soruları ile etrafımı sarmıştı. Konuşmalarından öğrendiğime göre bazıları çocukluk arkadaşlarımın çocuklarıydı. Babalardan birisi de Mehmet Akın’dı. Oğlu evinden çağırdı. Ardından İsa Baturun babası Ahmet Batura (X) da rastladım. Ahmet Batur amca babamın iş arkadaşıydı. Ardından Şerafettin Akyol amcanın en küçük çocuğu Kadir Akyol geldi arabası ile. Ayak üstü başlayan muhabbet neredeyse saatler sürdü. Laf lafı açtı. Kim nerede oturuyordu, hangi alan ne biçimdeydi derken zaman akıp gitti.

 

Diğer bilgileri sağlayan Adnan Yüksel Çevik, ablası Hanife ve eniştesi Macit Toksöz ile yaptığım uzun sohbetlerden elde etmiştim. Yaptığım sohbetler anılarımın sisli bulutları arasında kalan bilgileri daha berrak ve yazılabilir hale getirdi. Şimdi kimler neredeymiş bir bakalım. Sıralamaya, öğrendiğim yada anımsayabildiğim eş ve çocuklarının isimlerini de ekleyeceğim. Benim ilkokul 3. Sınıf yıllarına denk gelen zamanlarda bu mahallede oturan, kiracı yada konut sahipleri aşağıda sıralandığı şekle benzemekteydi.

 

Aktarmaya çalıştığım bilgiler kesin bilgiler değildir. Bu semtte kiracı olarak yaşamış yada mülkünü satıp ayrılmış bazı kişileri kapsamıyor olabilir.  İsim kümesi aile reislerini, parantez içinde yer alan isimler çocuklarını, kırmızı renkli X’ler ise belirlenemeyen adları tanımlamaktadır;

 

Turan Sokak; Doğu Çephe Güneyden-Kuzeye

01)Foto Osman-Deli” Fatma Sivrinin konutu, 02) Tüpçü” Hamdi-Emine Alkannın evi (Şükran, Nuran & Nermin), 03) Nuri-Rahmiye (X), 03) Nizamettin-Servet Dardoğan (Hüseyin, Aysel, Hasan & Fatma), 04) Hüseyin-Fevziye Yeten (Gülten & Erhan), 05) İsmail Ciddi, 06)Camcı MorgenYusuf-Latife Ayçiçeği (Fatma, Gürcan & Burhan), 07)BakkalEşref-Şafiye (X), 08) Halit-Ayşe Zer (Avni, Fatma, Ali, Nuran, İsmail, Nurşen & Hasan), 09) Ahmet-Sebahat Batur (İsa, Sermin & X), 10) Beyti-Sadiye Durmaz (Salim, Hilmi, Naziye & Ncdet), 11) “SütçüSadık (X), 12) Ali-Mercan Akın (Hamide, Medine, Fatma, Mehmet & Melek), 13) (Sarısakal’ın oğlu) Şerafettin-Meryem Akyol (Nermin, Kadir, Sevim, Serpil & Kerem), 14) Ahmet-Fecriye Yıldız (Nermin, Feriha, Hülya, Gülcan & Erdinç) ve son yıllarda gelen 15) Ali-Sevim Çamlıca (Şenol, Erol, Ekrem & Ayşe).

 

Turan Sokak; Batı Çephe Güneyden-Kuzeye

01) Mehmet Ali-Mevlüde Gökçe (İbrahim, Saniye, Samiye & Gönül), 02) “Çankırılı” Arif-Ayşe Seyrek (X Veysel, Hacer, İsmail & Recep), 03) “Kürt” Yasin Sayan, 04) Hamide (X) (Hulusi, Aysel, Yüksel, Hulki & Zafer), 05) Yunus-Zehra Çevik (Osman, Hanife & Adnan Yüksel), 06) Macit-Zeliha Albay (Vechiye, Orhan & Mihriban), 07) Şaban-Sadiye Durmaz (Saliha & Emine), 08) Süleyman-Sadiye Sever (Şemsettin, X & X), 09) İmam Hüseyin-Zekiye Sayan (Sabahattin, Nuri, Türkan, Aydın & Metin), 10) Hüseyin-Cemile Sayan (Celal, Nurcan, Selahattin & Kamuran) ve boş alandan sonra 11) Vahdettin Turannın evi (Bahattin, X &  X). 

 

Mahallede yer alan ve sözünü sıkça ettiğim Eşref (X) amcaya ait bakkaliye benim için bir başka anlam ifade ederdi. Kışın yada yağmurun bol olduğu mevsimlerde, Çenedere’yi geçemediğimiz günlerde Eşref (X) amcanın dükkanına giderdik. Sattığı İğde ve Ayçekirdeği en beğendiğimiz eğlencelik çeşitleriydi. Golden yada Kent sakızlarına pek ulaşamazdık. Belki de en ucuzları İğde ve Ayçekirdekleriydi.

 

Çocukluğumda bu mahalle diğer yerlere oranla oldukça düzenli ve temiz bir mahalleydi. Aktarıldığına göre, mahalle sakinleri sokağı neredeyse kendileri temizlerlermiş.  Her konut sahibi evin önünü yolun yarısına kadar sürürmüş ve çöpler belli bir yerde düzenli olarak tutulur, çöpçüler geldiğinde toplanmış çöpleri alır götürürmüş. Bir süre sonra mahalle örnek mahalle olmuş bu özelliği ile. Akşam karanlığı çöktüğünde, serin yaz akşamları her konutun sakinleri ama özellikle bayanlar evlerinin sokak tarafına gelir otururlarmış. Bir muhabbet başlarmış ki aralarında, anlattıklarına göre buna doyum olmazmış. Ah nerede o eski güven ve huzur dolu, herkesin herkesi tanıdığı ve sevdiği günler diye hayıflanmaktaydı aktaran yaşlı kişiler.

 

YEŞİL MESCİT’İN KARŞISI (Çınar Sokak)

Tüpçü Hamdi Alkan’nın evinin önünden itibaren şu anda “Bakkal Ali Orkanların evinin bulunduğu, mescidin tam karşısında yer alan Çınar Sokağı’nın, sağı solu ta dereye kadar boştu ve burası çukurluktu. “Bakkal Rahmi Aloğlu’ların evlerinin arka tarafında kalan, dere benzeri çukurluk ta dereye kadar uzanırdı. Burası da biz çocukların doğal oyun alanıydı. Bu sokağın biraz kuzeyinde sağlı sollu iki ev yer alırdı. Doğu tarafta yer alan evin arka tarafı boştu. Bu evin doğu tarafında yan yana bahçe içersinde iki ev daha vardı. Bu evler derenin seviyesine göre tepede kalır ve bu özellik biz çocuklara çok çekici ve cazip gelirdi.

 

Sokağın daha ortasında dere ile birleşen yerle batı taraf, yine boş alandan ibaretti. Bu kesit misket oynamayı seven çocuklar için çok tutulan bir alandı. Boş alanın ve sokağın doğu tarafında kuzeye doğru iki üç ev yer alırdı ve sokağın en sok köşesi dere ile birleştiği yerde yine boştu ve meyvelik bir bahçeden ibaretti.

 

Batı tarafta boş alandan sonra kuzeye  doğru bir ek sonra bir baş arsa ve ta dereye kadar meyvelikti. Buranın karşı tarafında yani doğu kesiminde Öğretmenler Mahallesine giden yol ile dere arasında kalan bölümde geniş meyve bahçeli ve şahane çiçeklerin yer aldığı üç ev vardı. Burası dere yüzeyine göre dereden doğuya doğru tali ve hoş bir yükseklik üzerinde yer alırdı. Derenin bu kesimini dere içersinde yürüyerek pek geçemezdik çünkü etraf geçilmez derecede dikenli, fundalık ve ağaçlıktı. Yan taraflar ise seviye olarak dere zeminine göre oldukça yüksekte kalırdı. Dere kuzeye doğru tatlı bir eğimle önce sola döner ileride dirsek yapıp genişler sonra tekrar sola dönüp kuzeye doğru giderdi. Bu kesimde dere oldukça genişlediği için kum işi ile uğraşanlara yada kum ihtiyacı olanlara oldukça bereketli ve verimli olanaklar sunardı.

 

ESKİ ÇENEDAĞ MAHALLESİ YOLU (Çenedere caddesi)

Bu kesimin kuzey tarafı yani Eski Çenedağ Mahallesi’ne giden yolun hemen güney bölümü, dereye göre yüksekte yer alırdı. Bu tepe dikenler, özellikle böğürtlen dikenleri ve fundalıklarla kaplıydı. Böğürtlen dikenleri ta dereye kadar uzanır ve adeta geçit vermezdi. Çenedere’nin kuzey tarafına geçilince Eski Çenedağ Mahallesi’ne gidilen yola çıkılırdı. Yolun sağ tarafı yani doğusu ta mahallenin ucuna kadar boş arsaydı. Batı tarafı ise dere ile koşut devam ederdi.

 

Ancak yolla bu arsalar arasında adete ağaçlardan yada fundalıklardan sık bir ormanlık alan oluşmuş durumdaydı. İleride bir yerde derenin kıyısında yer alan bir kuyu vardı. Bu kuyunun üzerinde demirden kapak vardı. Belki derenin yanında yer alan bir kaynaktan içme suyu temini için yapılmış bir düzenekti. Balık tutmak için dere içersinden ta yukarılara çıkardık.

 

Dere Eski Çenedağ Mahallesinin arkasında, ucu doğuya doğru adeta insan burnuna benzer bir çıkıntı oluşturmuştu. Kiraz ve Üzüm Bahçeleri arasında yer alan boş piknik alanına, derenin içersinden yada mahalle arasından geçen yolun ucundan çıkılırdı. Burada da dere kenarlarında oluşturulmuş içme suyu aynakları vardı. Yani akakları önlerinde hayvanların su içmesini kolaylaştıran yalakları olan Kaynaklar. Burnun başlangıcında bahçelerle dere arasında ağaçlardan, böğürtlen dikenlerinden ve aralarda yer alan yeni yetme fidanlardan adeta doğal çitler oluşmuş durumdaydı.

 

Karşı tarafta yani kuzeydeki bölümde yer alan doğal dere kenarında, tepesinde bir kısmı açıkta kalmış su boruları yer alırdı. Buralara geldiğimizde mutlaka bu borulara asılır, bunları bir tür barfiks aleti olarak kullanırdık. Borulara asılı kalır, kuvvet denemesi yapar yada ellerimiz asılı ne kadar mesafe gidilebildiğini aramızda denerdik. Bu kesimde yer alan Kiraz ve Üzüm Bahçeleri Yalçınkaya Kardeşler ve Turan Sokak’ta oturan diğer ailelere aitti.

 

Lazlar”ın bu tür bahçeleri yani Kiraz, İncir, Dut ve benzeri meyve ağaçlarının yer aldığı ve içersinde Üzüm Bağları’nın yer aldığı bahçeleri yoktu galiba. Bu kesimde Mehmet Bostan’ların (X) da evi vardı. Mehmet Bostan benim ilkokul arkadaşımdı. “Lazlar” daha çok mesleki işlerle, büyük baş hayvanlarla ve atlarla uğraşırlardı. Bahçe işi ile uğraşmayan, evinde kedisi, köpeği ve ineği olmayan neredeyse yoktu. Kışlık gıdaların çoğu yazdan ekilip biçilir ve kışa kurtularak depolanırdı. Kışın yakacak odun olarak Çenedağ’dan çekilen odunların bir kısmını “Lazlar”ın ve “Yörükler”in çektiğini anımsıyorum.

 

Çenedağ’ın ormanlarının böyle kesile kesile yok edildiğine inanıyorum. Bir çok kısmı da sonraki çıkan yada çıkarılan yangınlarla azar azar yok olup gitmişti. Atların sağ ve sol taraflarına bağlanmış bilek kalınlığında yada daha kalın odunlar, Merkez Camii karşısındaki parkta yada Saray Taksi’nin bulunduğu Üst İstasyon Caddesi’nin bir köşede alıcısını beklerdi. Yada istek üzerine doğrudan ilgili eve götürülürdü. Tomrukçuların yada oduncuların bir çoğunda yakacak odun satılırdı. Ama Çenedağ’dan çekilen bu ağaçlarda daha çok talep görürdü. Çok sonraları kışları ısınmak için kömür kullanılmaya başlandı.

 

Babam Mehmet Kiraz ve iş yeri arkadaşlarına Devlet Demir Yolları, yıllık gereksinimleri kadar kömür tahsisatı yapıyordu. Ancak yakacak odun olarak ya tahta parçası alınıyor yada yazdan çalı kökü sökülürdü. Çenedağ’dan kesilip getirilen odunlardan pek satın almazdık.

 

YÖRÜK AHMETDERİNİN EVİ VE ÇEVRESİ

Yörük Ahmet Derinin şu anki dört katlı yapısının [Bu yapı 30.10.04 Cumartesi günü yıkıldı. İlkin iş makineleriyle ardından yıkıntılara çıkan ve ellerinde balyon taşıyan işçiler tarafından.] yerinde yine katlı bir yapı vardı ama o her katta çok daireli değildi. Bu yapının doğu köşesi boştu. Batı tarafı ta “Yörük Enver Derin’lerin yapısına kadar boştu. Bu kesim elli metrelik bir genişlikte uzanan yol seviyesinde düzlükten oluşmaktaydı. Ancak bu düzlüğün kuzey tarafı tamamen çalılık ve daha tepelikti.

 

Yörük Enver Derin’lerin yapısının yerinde uzunlamasına bir ev vardı. Köşe tarafta “Lazlar”dan Ahmet Köksal’ın (X) marangozhanesi vardı. Marangozun iki oğlu vardı Recep ve Mustafa. Bunun yanında başka bir dükkanda olmalıydı. Sobacı yada başka bir şey. Bu dükkanların batı tarafında, yolun köşesini oluşturan arsa, önceleri yol tarafında bahçe kapısı olan ve etrafı briketle çevrili duvarlı bir bahçeydi. Sonraları zaman içinde ne duvar ne de bahçe kapısı kalmıştı. Geriye kalan sadece toprak ve çamur içersinde kaybolmakta olan duvar kalıntılarıydı.

 

Sözünü ettiğim bu bahçenin bir üst tarafında yer alan ev, hala yerinde durmaktaymış. Bu evin kuzeydeki ev, Yoğurtçu Tatar Mustafa Erdemirin (X) eviydi. Mustafa Erdemir amcayı ben hatırlamıyorum, benim hatırladığım oğullarıydı. Mustafa-Zeliha Erdemir çiftinin üç oğlu vardı. Remzi, Saim ve Cengiz. Hala aynı yerde oturmaktalar, ancak aynı yapı değil. Eskisinin yerine çok katlı bir yapı yapmışlar ve en alt kat “Yoğurt İmalathanesi” olmuş.

 

Ziyaret ettiğimde, Saim ve Çengiz Erdemir kardeşlerle görüşme şansını yakaladım. Birlikte anılara, geçmişe daldık. Bazı izleri yakalamamda oldukça yardımcı oldular. Bir üst evin “Tatarlar”dan “Çöpçü Süleyman Uçara (X) ait olduğunu anımsattılar. Bir oğlu vardı. İsmail Uçar. Ondan söz ettiklerinde hemen anımsayamadım. Geçmişin sisleri dağılınca, Süleyman Uçar amcayı anımsadım. Onlar da bizim ailecek görüştüğümüz insanlardı. Zaten Saim Erdemir’in belirttiği gibi o zamanlar kaç ev varmış bu civarda ki! Oturanlar da bir biçimde birbirlerine gereksinim duymaktaymışlar. Öyle yada böyle.

 

Tatarlar”dan Emrullah-Hafize Dizbayların (X) evleri bu kesimin en ucunda ve en tepelik yerinde inşa edilmişti. Evlerin arka tarafı Sarısakallar’ın bahçelerini ve Turan Sokak’ın arka taraflarından itibaren ta Çenedağ Mahallesi ve Öğretmenler Mahallesini tarafları görürdü. Yüzü güneye dönük iki katlı bir yapı. Bu yapının doğu tarafında sanki tek odalı ve yandan merdivenlik iki katlı bir ev vardı. Ön tarafta ise koyunların yemlikleri, sulukları, samanlar ve benzeri şeyler. 

 

Bahçelerinin etrafında pek avlu yada benzeri bir şey yoktu. Dört çocukları avrdı sanırım. İki erkek. Sabahattin ve Nurdoğan. İki de kız. Hilmiye ve Şennur. İki at arabaları vardı. Birisiyle kum, taş ne bulurlarsa taşırlardı. Diğeri ise yaylı tür bir arabaydı galiba. Arabaları ikişer atlıydı.

Yoğurtçu Saim” ve Cengiz Erdemir kardeşlerle sohbetim ardından [xx.xx.xx] , Emrullah Dizbay’ın çocuklarının hala aynı yerde oturduklarını belirttikleri için, yukarı çıktım. Gözlerime inanamadım. Tam tanımladığım gibiydi çevre.  Yıllar vardır ki buralara gelmemiştim. Kerpiç ev yıkılmıştı. Ancak briketten iki katlı ev yerinde duruyordu. İçersinde oturmaktaydılar. Sadece evin kuzey tarafına eklenti yapılmıştı.

 

Bahçeyi tel örgü ile çevirmişler. Yaklaştım tereddütle. Sanırım Şennur (Dizbay)’a benzeyen bir kız vardı avlunun öbür tarafında. Açıkladım kim olduğumu. Kız cevaben Nurdoğan Dizbay’ın kızı olduğunu söyledi. O (Şennur) benim halamdır dedi. Konuşabileceğim bir büyüğü olup olmadığını sorunca, ablasının ve babasının olduğunu belirtti. Önce ablası, sonrada rica üzerine babaları Nurdoğan Dizbay [xx.xx.xx] geldi. Ayak üstü daldık geçmişe ve Nurdoğan Dizbay inanılmaz ayrıntılarla başladı geçmişi gözlerimin önüne sermeye.

 

Annemi, babamı, bizim çocukluğumuzu anlatıyordu. Yaşlanmış. Şimdi 22 yaşlarında, öğretmen olan bir de oğlu varmış. İki de kızı. Bir bilge gibiydi. Anlatmaktan mı zevk almaya başlamıştı, bir dinleyen bulduğu için mi bilinmez. Üşüyebileceğini söyleyerek ceketini getirdiler. Rahatsızmış ama o sürdürdü konuşmasını. Bence herkes geçmişe ait anılar söz konusu olunca, ilkin pek önemsemiyor. Ama anıların tatlılığı insanı sarınca da, onun tatlı rüyasından da kolay kopamıyor. Muhabbetimiz uzayıp gitti. Nurdoğan Dizbay anlatmasını sürdürdü. Bir süre sonra ben tekrar gelip, diğer ayrıntıları dinleyeceğimi belirterek ayrıldım.

 

Yoğurtçu Remzi Erdemir’lerin evinin tam doğu tarafında birt ev vardı. İki katlı. Önünde de büyük bir Kavak Ağacı. Bu ev duruyormu diye sormuştum. Yanıt evetti.  Resimlerini çektim. Ev ilkin “Yörük Ahmet Derin’iinmiş. İllk zamanlarda bu evde otururmuş. “Yörük AhmetDerin’in o zamanlar İsmet, Ayşe ve Nuri isimli üç çocuğu olduğunu anımsıyorum. Çok sonraları ikinci evliliğinden, ayağı özürlü bir oğlu daha olmuştu. Aşağıda yol kenarındaki ilk evini ise, daha sonra yaptırıp oraya taşınmış.

 

Ben “Yörük AhmetDerin’in bu ilk oturduğu iki katlı evin üst katında evinde, çocuklarından birisinin adı “Arif” olan bir ailenin oturduğunu anımsıyorum. Arif’in bir de kızkardeşi vardı sanırım.

 

İŞARET DURAĞI VE ÇEVRESİ

Briketçi Kamil(X)’in yapısının önünden yani, Eski Öğretmenler Mahallesi’nden gelen yolun Ankara Asfaltı’na ulaşımında, mahalle arasında yer alan çok dar bir patika yol kullanılırdı. Dar Sokak. Dar Sokak sakinleri İzmit Doğantepe’den gelmiş “Lazlar”dan oluşmaktaydı. Çocğu kardeştiler. Bu yolun Ankara Asfaltı kenarındaki durağa zamanla “İşaret Durağı” ismi verildi. Bu patika yolun ucunda yani Ankara Asfaltı tarafında, sokağın sağında ve solunda evler vardı. Batı tarafta yer alan ev, önden yada yandan merdivenli iki katlı evdi. Ağaç kafesler arasına yığma tuğla örülmesi biçiminde yapılmıştı. Evin dış yüzeyi sıvasızdı. Doğu tarafta da yine iki katlı ama galiba çift daireli bir ev vardı. Bu evde çocuklarının adları Naci ve Naciye olan bir aile otururdu. Kızın bir ayağı özürlüydü.

 

İşaret Durağı’nın Çenedere kenarından ta Derince Geçite kadar yolun kuzey tarafında kalan boş alan yola göre daha çukurdu. Yol düzey olarak yukarıda kalırdı. İşaret Durağı’nin önü, batı tarafta bir eğimle dereye ulaşır ve karşı tarafa yani batı yakaya geçerdi. Geçite doğru gidişte “Tatarlar”dan “Hanis Ağa”nın (X) geniş bahçesinin tam ortasında, asfalta çıkan bahçe kapısı vardı. Bu kesim ta Eski Limanyolu’na (X) dek çanak benzeri  bir çukurlukla devam ederdi. Ancak “Tatarlar”dan “Hanis Ağa”nın bağlığının asfalta bakan bahçe kapısı hizasında, yolun altından su akışını sağlayacak bir köprü vardı.

 

Eski Limanyolu’nun asfaltla birleştiği ve kuzeye çıktığı noktada su akışını sağlamak için yolun altına beton künkler döşenmişti. Buradan ilerleyip Geçite doğru gidildiğinde, yolun güney alt tarafında yürüyen kişiler sizi göremezdi. Asfaltın güney tarafı da benzer bir alt düzeydeydi yola göre. Asfaltın kenarından yüründüğünde yolun her iki tarafı aşağıda kalırdı. Geçit ile Eski Limanyolu arasında ama asfaltın kuzey tarafında yer alan boş alanda, ilkin atlı-arabalar kendilerine durak oluşturmuşlardı. Sonraları zaman içinde kaybolan at ve atlı arabaların yerini kamyonetler almaya başlamıştı.

 

Çenedere’den itibaren asfaltın güney tarafı ta Eski Limanyolu’na kadar oldukça sessiz ve ürkütücü gelirdi bana. Dere ile ta o zamanların “Çini İmalathanesi”ne (X) kadar yer alan kısımda sadece bahçeler vardı. “Çini İmalathanesi”nden sonra üç ev ve arka sokağa giden bükümlü sokak ve sokağın doğu tarafında, bahçenin güneyinde yer alan bir ev vardı. Sonrasında sadece yine “Lazlar”dan Mustafa Şentürlk’ün “Tomruk Atölyesi. Oğullarından birisi benim ilk okul arkadaşımdı. İbrahim. İbrahim’in bir ağbisi birde erkek kardeşi Ali olmalıydı. Kızkardeşleri yada ablalarını anımsamıyorum.

 

DERİNCE’NİN GÜNEY TARAFI

Ankara Asfaltı altında yani güney tarafta yer alan çocukluğumdaki Derince’ye bir göz atalım. Güney Taraf ve Kuzey Taraf. Derince’nin o zamanlar iki ana bölümünü oluşturmaktaydı. Kuzey Taraf daha kalabalıktı. Güney Taraf’ta yerleşim daha azdı. Güney Taraf, Kaşkaldere’den başlar ve Köşk ile Topallar Köyü arasında yer alan vadiden akan Karaahmet Deresi’nin kıvrılarak güney-batıya doğru dönmesi ve şu anki Petrol Ofisi Benzin İstasyonu’nun batısından denize aktığı bölüm arasında yer alırdı.

 

Bu kesime Makasbaşı denilirdi. Karaahmet Deresi’nin hemen doğu tarafında “Tatarlar”dan birisinin Künk ve Çini İmalathatesi vardı. Bu kesimleri bir sıralama takip ederek anlatmak istiyorum. Anımsamaya çalışacağım sıralama batı taraftan Kaşkaldere’den başlayacak ve şöyle bir sılama takip edecektir. Kaşkaldere, 60 Evler Bölümü, Bağlıklar, Tarla, Çöplük, Demiryolu Altı, Macır Mahalllesi Yolu, Macır Mahallesi, Eski Limanyolu, Eski Limanyolu- Eski Çarşı, Eski Çarşı-Dolmuş Durağı bölümü, Mektep Sokak-Lojmanlar bölümü ve Makasbaşı.

 

Güney Taraf’ta yer alan, çocukluğumun Derince’sinin bazı kısımlarını santim santim anımsıyorum. Bazı kısımlarla ilgili, sokak isimleri, konut sahiplerinden bazılarının adlarını, belirgin olan bazı dükkan ve sosyal yapıların isim ve öykülerini, Eski Çarşı’da yer alan esnafın adlarını ve konumlarını, Mektep Sokak ile İstasyon Parkı’nın ayrıntılarını, Manalar’ın ve Eski Vapur İskelesi’nin öyküsünü, Ahmet Ağa Kaynağı’nı, Eski İstasyon Yapısı ve Eklenti Yapılarını (müştemilat).

 

Yanıklı ve bu çevrenin Demiryolu altı ile deniz kıyısını anlatmadan önce, bu kısımlar hakkında bazı eski Derincelilerle konuştum. Hatırlarda eksik, benim anımsayamadığım veya bilmediğim özellikler ve bilgileri tazeledim. Güncellecmesi gerekenleri günceledim. Anılarımı tazelemek için, hala Eski  Çarşı’da mesleklerini icra etmekte alan “Tatarlar”dan “Kasap CevdetÇağlar’ın oğullarıyla, “Saatçi MehmetSandalcı  ve mahdumlarıyla, şu anda Eski Limanyolu’nda hala mesleğini icra eden en eski berberlerden olan “Karslılar”dan Hamza Öz ile konuştum.

 

KAŞKALDERE & ÇAKALDERE

Kaşkaldere şu anki Kocaeli Emniyet Müdürlüğü’nün doğu tarafından yani Murat Evler ile Asker Hastanesi arasında akan dere ile Kaşkaldere arasında kalıyordu. Kocaeli Emniyet Müdürlüğü yapısından sonra, batı tarafta yer alan Benzin İstasyonu’ndan önce bir Koyun Ağılı (saya) vardı. Sonraları Tavuk Çiftliği’ne dönüştürülmüştü. Şu anki Benzin İstasyonu’nun yerine “MühendisEthem Ciliv yıllar sonra bir Benzin İstasyonu açmıştı. Yerleşikleri “Laz”dı. “Lazlar”ın nereden gelip buraya yerleştiğini bilmiyorum.

 

Sözünü ettiğim Benzin İstasyonu’nda 1975’lerde çalıştığımda zamanlarda istasyonun adı Shell’di. Yolun üzerinde dereye kadar, bir yada iki ev yer alıyordu. Ama güney tarafta batıdan başlamak üzere, kocası ölmüş bir kadın vardı. Derince Limanı’nda çalışıyordu. İki çocuğu vardı; birisi Ayşe diğeri X’di. Bu evden sonra, çocukları Piriresi İlkokulu’ndan ilkokul arkadaşım olan iki aile yaşardı.  Doğuya doğru yıllar sonra Pres Sanayii isimli bir döküm atelyesi açılmıştı. Şu anda 60 Evler’e giden yol, o zamanlar patika gibiydi. Bu yolun batı köşesinde Abbas (X) amcanın evi vardı. Mevcut Cami Abbas (X) amcanın bağışı olan arsada inşa edildi sonraları.

 

Abbas (X) amcanın burada açtığı bakkal dükkanı çok sonralarına rastlar. Doğu tarafta yer alan tepede Hasan Küçük’lerin evi vardı. Bu evin doğu tarafından yukarıdan gelen dere akardı. Güney tarafta ise bir koruluk yer alırdı. Bu korunun kuzey tarafında akan dere 60 Evler’e giden yolu keserek, önce güneye döner sonra kıvrımlar çizerek aşağıda demiryolunda Kaşkaldere ile birleşerek demiryolu altında yer alan köprüden geçer denize doğru uzanırdı.

 

Bu derenin güney tarafı Koru hizasından başlayarak yükselir, şu anki ilk Seka Kooperatif Konutları’nın yer aldığı tepe ile birleşir, batı-güneye doğru derenin geçtiği vadiyi takip ederek denize doğru düzleşmeye başlardı. O zamanlar patika ve at-arabası yolu biçiminde olan mevcut yol, neredeyse korunmuş durumdadır. 60 Evler’in Kaşkaldere yönünden girşinden, dikine yoldan söz ediyorum.

 

Bazı farklılıklar şunlardı; Şu anda çim-sahanın bulunduğu yerin önünden kuzey-doğu yönünden başlayarak, batı-güneye doğru bir yol uzanırdı, bu yol aşağıdan Kaşkaldere’ den gelen patika yol ile birleşip diklemesine demiryolu kıyısında yer alan bahçeli kooperatife kadar gider oradan zigzaglar çizerek demiryoluna uzanırdı. Bu birleşimden önce yolun batı tarafında sonraları top oynadığımız alan yer alırdı. Şu anda ilk Seka Bahçeli Evler kooperatifleri olarak yapılan konutların bulunduğu yerler, çoğunluğu Defne olan, Karaçalı, Meşe fundalıkları ile kaplıydı. Bu bölgeye Kocakarıyemişi dediğimiz, olgunlaşmaya başlamadan önce sarı renkte olan, olgunlaştıkça kırmızıya dönüşen Defne yemişi ve mantar toplamaya gelirdik.

 

60 EVLER

Çocukluğumda Kaşkaldere Korusu’nun doğu tarafından başlayan ve “Mühendis Ethem Cilivin yapı ve müştemilatının bulunduğu tepeye kadar olan kesim, önce belli bir düzlük ile başlar, güneye doğru yavaş yavaş çukurlaşarak devam ederdi. Demiryoluna yaklaştıkça vadi şeklini alırdı. Demiryolu ile birleşmeye yakın alanda, vadi adeta V biçimine dönüşürdü.

 

Demiryolunun altından geçene bir köprü vardı. Bu köprünün bulunduğu yere Domuzderesi denirdi. Ama buradan geçmeye yürek isterdi. Köprünün her iki tarafı yabanıl ağaçlar, özellikle Yabani İncir ağaçları ve Böğürtlen dikenleri ile kaplıydı.

 

Köprünün kuzeyinde ve özellikle güney tarafında yer alan sağlı sollu kaynaklardan gelen sularla, adeta doğal bir gölet oluşmuştu köprünün önünde. Bu gölet Domuzdere Köprüsü’nün güneyinde, deniz tarafında kalıyordu. Az mı kurbağa avlama cinayetleri işlemiştik arkadaşlarla. Şimdilerde Domuzdere Köprüsü, Derince Belediyesi’nin Sahil Düzenleme Çalışmaları sonrası, demiryolu altına geçiş köprüsü olarak kullanılır hale gelmişti. Köprüden geçiş sağlamak için, köprünün kuzey tarafında kalan alan yayvan biçimde doğu ve batı yönlerinde tıraşlanmıştır. Böylece köprü altına kolay iniş sağlanmış ve her iki yönden gelen yollar, köprünün altından geçen daracık gaçişe bağlanmıştır. Buradaki eğim 30º üzerinmdedir.

 

ETHEM CİLİV’İN ARSASI VE ETRAFI

Mühendis Ethem Cilivin konutu şuanda aynı yerini korumaktadır. “Ehtem Ciliv”nin araç parkı idi lanın bahçesi. Ev, bahçenin yol tarafındaki ucunda yer alırdı. Evin kuzey taraftan girişi vardı. Girişten sonra sol tarafta Mutfak ve Banyo-WC, ortada Salon ve doğu tarafta yan yana iki oda vardı. Bu konutun arka tarafında yine yola koşut, uzunlamasına bir “Tavuk Yetiştirme Eklentisi” vardı. “Mühendis Ethem Cilivin burada tavuk çiftliği yetiştirirdi. Civcivler o zamanların modern sayılan yöntemleri ile seri olarak üretilir, büyütülürdü. Eklenti yapı ile ev arasında yer alan kesimde küspe yığınları yer alırdı. Yazın küspeler o denli kötü kokardı ki buna dayanamazdık. 

 

Yapı ve eklentilerinin yer aldığı arsa dikdörtgen biçiminde, yoldan güneye doğru uzanırdı. Bahçenin etrafına çam ağaçları dikilmişti ama o zamanlar çam ağaçları oldukça küçüktüler. Çamlar fıstık çamı türünde olmalıydı. Yani en zor ve geç büyüyen çam ağacı türü. Şu anda etrafı çam ağaçları ile çevrili bu evin yol tarafında deprem öncesi 6-7 katlı olan, sonra 2 katı tıraşlanan yapı yer almaktadır.

 

Ethem Ciliv’in evi 60 Evler’in ikinci tepesinin tam ucunda ama batı eğimi tarafında yer alırdı. Arsanın doğu tarafı yukarıda batı tarafı ise aşağıda kalacak şekilde uzanırdı.  Evin hemen ön doğu cephesinde vinçler ve çeşitli inşaat araçları park ederdi. Bu makine parkının doğu tarafında kör bir kuyu vardı. Üzeri açıktı. Bir ara bu kuyuya bir at düşmüştü de onun kurtarılışını izlemiştik. Ethem Ciliv’in evinin yer aldığı tepe, güneye doğru devam eder demiryoluna uzanmadan önce Y harfi biçiminde bir eğim kazanarak demiryoluna doğru inerdi. Bu tepenin batı tarafından demiryoluna doğru bir patika yol inerdi. Ethem Ciliv’in arsasının güney tarafında akan suların oluşturduğu yarıklar doğal çukurluk ile birleşerek kuzey-batıdan güney-doğu yönünde aşağı doğru inerdi.

 

Bu çukurluk sonraları dökülmeye başlayan çöpler ile doldurulmuştu. Bu alan biz Kiraz’ların kışlık odun gereksinimizi karşılamak için söktüğümüz köklerin en uç kesimini oluşturmaktaydı. Buradan eve çuvallar içersinde kök taşımak, biz çocuklar için işkencenin bir çeşidiydi adeta. Aşırı doldurduğumuz çuvallardan, çıkıntılı kökler sırtımıza batar, dayanılmaz acılara sebep olurdu. Babam taşıma kapasitemizin üstünde kök sökerdi biz çocukların gözünde.

 

Ancak onun değerlendirmesi ise, kısa sürede ve sadece hafta sonlarında yapılan işin, toprak yaş iken ve sıcaklar başlamadan bitirilmesi gerekiyordu. Bu iş onun gözünde bir ödev gibiydi. İşini bitirir ve  bir çuval doldurup eve dinlenmeye giderdi. Biz taşımaya devam ederdik. Etraf çalılık, gidilip gelinecek yol patika biçiminde ve bizler çok küçüktük. Taşı taşı bitmezdi kökler. Oynamak oyalanmak isterdik. Süre uzayınca babam sorular sorar, ne kadar kök kaldığını öğrenmek isterdi. Bitti dediğimizde köklerin yığıldığı alanı denetlemeye gider ve bizim taşımamak için çalıların altına attığımız kökleri bulur getirirdi.

 

Kendimize göre kurnazlık yapar bazı kökleri çalıların içine atardık, ama o bizim düşünüp yaptıklarımızı adeta gözlerimizden anlardı. Ethem Ciliv’in evinin önünden yol kenarından doğuya doğru başka bir at-arabası yolu inerdi. Bu yol ile Ankara Asfaltı arasında yüksek çalılardan oluşma fundalık yer alırdı. Tepelik düzey tali yolla asfalt arasında bir eğimle devam ederdi. Asfalt  daha yukarıda yol ise çok aşağıda kalırdı. Bu yol doğuda aşağıda Ahmet Ortaç’ların arsasının batı tarafında yer alan ve ekilebilir arsaya kadar uzanırdı.

 

İşte bu kesit biz Kiraz’ların kök söküm alanlarının başlıcasını oluşturmaktaydı. Hem evimize yakındı hem de bizim bildiğimiz yerdi. Ahmet Ortaç’ların arsasının batısında ekilebilir bir arsa vardı. Ekilebilir arsayla Ethem Ciliv’in evinin bulunduğu kesim arasında kalan alan tarla biçimindeydi. Çoğunlukla çayır olarak kullanılmaktaydı. Biçimi Ahmet Ortaç’ların arsasından batıya doğru yükselerek ilerler ve geniş olarak düşünüldüğünde büyük bir kareyi andıran biçimde uzanırdı.

 

Boş arsada yetişen çayırları Ahmet Ortaç’lar sahiplenmişlerdi. Büyüyen otları onalr biçerlerdi. Ekilebilir arsayı da yıllarca Ahmet Ortaç’lar ekip biçmişlerdi. Arsanın kendilerine ait olduğunu ileri sürerlerdi. Biz çocuklar da öyle bilirdik. Ancak gerçek bu değilmiş. Çayırlığın güney tarafı aynı eğimle devam eder, yani batı tarafı yüksekte doğu tarafı alçakta kalacak biçimde güneyde yer alan “Macırların Üzüm Bağları”nda son bulurdu. Bağlıkların batı tarafını “Macırlar” eker biçerlerdi. Çoğunlukla buğday ve mısır ekilirdi.

 

AHMET ORTAÇ’LARIN ARSASI VE ETRAFI

Ahmet Ortaç’ların arsası dikdörtgen biçiminde Ankara Asfaltı’ndan şu anki Maliye Lojmaları önünden, -Güner Sokak- başlayarak büyük bir V harfi biçiminde güneyde, aşağıda vadi biçimini alan dere yatağına doğru uzanırdı. Arsanın kuzey tarafı şu anki “Gümüşhaneliler Mahallesi” olan, Fatih Sokak’ın güney tarafına değin ekilir buğday tarlası idi. Etrafı tel-örgü ile çevriliydi. Tel-örgülerin doğu tarafında ama asfalt ile birleşen noktasında arsaya giriş yolu uzanırdı. Asfalt ile arsa arasında batı taraftan gelen tali bir yol vardı. Bu yol ile asfalt arasında dikenlikler ve çalılıklar yer alırdı. Çit boyunca Dut Ağaçları ekiliydi. Yoldan yaklaşık beş yüz metre güney tarafa eski Ahmet-Remziye Ortaç’ların Kerpiçten evleri yer alırdı. Evin kuzey tarafında yani arkasında indirme dediğimiz ardiye yada ahir benzeri bir eklenti vardı. Burada hem tavuklar, atlar hem de kışa hazırlık tahılları, samanlar filan depolanırdı.

 

Ahmet Ortaç’ların evinin önü güneye bakıyordu. Planı bizim ev gibiydi. Ortada salon, batı ve doğu tarafta yer alan iki oda. Banyo ve tuvalet yoktu. WC evin dışında yer alırdı. Bahçenin güney tarafında, sağ alt ucunda yer alırdı. Banyo gereksinimi ise başka biçimde giderilirdi. Soba yanan odada çocuklar yıkanır, büyüklerin ise banyo yaptıkları pek görülmez yada bilinmezdi biz çocuklar için. Onlar banyoları ya hafta sonları çocuklar dışarıda iken yada uyuduktan sonra yaparlardı.

 

Ahmet-Remziye Ortaç çiftimin Kenan, İbrahim, Nurten ve Süleyman adlı çocukları vardı. Recep’in Tarla’daki evde dünyaya gelmesi gerek. Yıllar sonra tek katlı evlerinin yerine betonarme bir ev yapacaklardı. İki katlı ev. Yandan merdivenli. Merdiven evin güney tarafındaydı. Büyük oğulları KenanGürcüler”den Meryem adlı evlendirilecek evin alt katında oturmaya başlayacaktı. Düğün evin bahçesinde yapılmıştı. NurtenSamsunlular”dan Muharrem ile velneip Almanya’ya yerleşecekti. Süleyman 1979’larda ablasının yanında turist olarak gidecek ve geri gelmeyecekti. Orada üniversiteyi okuyacak, Alman bir kadınla evlenecekve oraya yerleşecekti. Gemi Mühendisi olup dolaşmayacağı, uğramayacağı liman kalmayacaktı dünyada.

 

Ahmet Ortaç’lar bir Su Kuyusu açmışlardı evin hemen güney-batı köşesine. Kuyudan çıkan toprak hemen kuyunun yakınına yığılmıştı. Rengi beyazdı. Kuyunun etrafına Beyaz İncir Ağaçları dikilmişti. Yıllar sonra ağaçlar büyüyüp gelişmişti. Yemişleri de oldukça iri olurdu. Evin arkasında asfalta kadar olan bölümde sebze ve mısır ekerlerdi. Burada da Erik Ağaçları vardı. Evin önünde Dut, Şeftali, Vişne ve Ekmek Ayvası Ağaçları ile evin doğu tarafında kalan ve sürekli Buğday ektikleri arsanın güney ucunda, batıdan-doğuya boylu boyunca Kızılcık, Sarı Erik ve Armut Ağaçları dikiliydi.

 

Şu anki Güner Sokak’ın güney ucundan başlayan meyve bahçesi Ekmek Ayvası, Armut Ağaçları ile başlar güneye doğru Kiraz Ağaçları ve Elma Ağaçları ile devam ederdi. Ortası V şeklinde eğim kazanan arsanın çukurlaşan kesiminde kızılcık ağaçları yer alırdı. Vadileşen arsanın doğu alt tarafları yüksekte kalırdı. Eğim arsanın ortasında düzleşir, yukarından asfalttan, batı-kuzeyden gelen su akakları ile birleşerek şu anda Necatibey İlköğretim Okulu olan bölümden başlayan doğal vadiye doğru akardı.

 

Ahmet Ortaç’lar evlerini yaptırmışlardı ama hemen buraya taşınmamışlardı. İlk zamanlarda onlar Derince Elektrik Trafasu kuzey tarafta bugünkü Hafız Hasan Yılmaz Caddesi üzerindeki, Nurhayat Sokak köşesindeki evlerinde oturmaktaydılar. Belli süre kiracılar yaşamıştı Tarla’daki evlerinde. Anımsadığım Sayan Ailesi’ydi. İmam Hüseyin-Zekiye Sayan ailesinin Sabahattin, Nuri, Türkan isimli çocukları vardı. Aydın ve Metin daha dünyaya teşrif etmemişlerdi sanırım. Bu aile çok sonraki yıllarda Turan Sokak’a taşınacak ve oradan da tüm aile İngiltere’ye iltica edecekelrdi.

 

Necatibey İlköğretim Okulu’nun yer aldığı kesim tamamı ile dere görünümlü, sık ve yüksek çalılıklar ile kapalıydı. Okul dolma toprak üzerine yapılmıştır. Bu vadinin doğu tarafında batı-kuzeyden başlayan ve güney-doğuya doğru uzanan bir yol vardı. At-arabası yoluydu. Bu yol, kuzey-batıdan gelen dere ucu ve güney tarafta yer alan doğal dereyle Ahmet Ortaç’ların arsasının bu noktasında birleşirdi. Burası doğal bir düzlük gibiydi. Tam bu noktada kocaman bir Karaağaç, geç meyve veren tatlı, beyaz renkli bir Dut Ağacı vardı. Bizim bahçe pek meyvelik olmadığından yazın meyveler ardı ardına gelişip olgunlaşmaya başladığında, burayı ben mesken tutardım.

 

Yukarıdan evlerin bulunduğu, kuzey taraftan burada insanı görmek olanaksızdı. Hem meyve ağaçları ve çalılıkların korumasından hem de doğal çukurluk nedeniyle. Bu derenin böğürtlenleri de ayrı bir çekim nedeniydi. Böğürtlen dikenleri arasında yetişen Yabanıl Muşmula ve Kızılcık Ağaçları da beni çekerdi. Doya doya Kiraz, Kızılcık, Elma yada Ayva yerdim meyvelerin olgunlaşma süreçlerine koşut olarak. Benim bu saltanatım Ahmet Ortaç’ların evlerini buraya taşımaları ile son buldu. Bahçeye kimse sokulmazdı. Giren biz çocuklar, kardeş çocukları olsak da. Hatta bunun aileler arasında bazı tatsız kavgalara dahi yol açtığını anımsıyorum.

 

BEDRİYE ÇAVDAR’LARIN ARSASI VE ETRAFI

Ahmet-Remziye Ortaç’ların arsasının bir doğu tarafında Bedriye Çavdar’ların arsası yer alırdı. İlk zamanlar burası boştu. Yol tarafında bazı meyve ağaçları dikliydi. Çok sonraları meyvelik kısmın hemen altına Büyükbaş Hayvan yetiştirme ahırları yapılmıştı. Sonraları da Tavuk yetiştirmeye başlandı. Bu işi Bedriye Çavdar’ın Kaynak Yolu üzerinde, bugünkü Gündoğdu Sokak’ta oturmakta olan eşinin anne-babası İdris-Fatma Çavdar’lar damatları Ahmet Kara’nın oğlu Ömer ile yürütmekteydiler.

 

Bedriye Çavdar’ın Tarla’daki evine taşındığında Mehmet, Kadriye (Meral), Nihal ve Yusuf Nuri adlı çocukları vardı. Yusuf Nuri üç dörtyaşlarında filandı. Bedriye Çavdar’ın eşi Yusuf Çavdar’ın Eski Çarşı’da bir kavgada cinayete kurban gitmişti. Cenazesinin Tarla’daki evlerine getirilip, doğu taraftaki odalardan kuzey köşedeki odaya konulduğunu ve sabaha dek başında nöbet beklendiğini anımsamaktayım. 

 

Ahırların güney tarafındaa kalan kesim doğal çimen ve ot alanı olarak kullanılırdı. Yazları oldukça büyüyen çimenler biçilir, balyalanıp kışa saklanır yada ot yığınları haline getirilirdi.  Ne zamandır bilinmez mevcut yapının doğu köşesine uzun yıllar oturacakları evlerini yaptırmışlardı. Ev brikettendi. Arka tarafında, kapısı bahçeye açılan çıkma tuvalet ve banyo kısmı vardı. Güney tarafta yer alan ara sokak – Güner Sokak- hizasına kadar olan bölümde Mısır filan ekerlerdi.

 

Bu ara sokağın –Güner Sokak- altında kalan bölüme ise sık olmasa da Buğday ekildiği olurdu. Buğday ekilen bu alanda pek meyve ağaçları yoktu. Evlerinin ön yüzü asfalta bakıyordu ve giriş kapısı evin orta yerindeydi. Ön tarafta çatı altı tipi bir balkon vardı. Mutfak kuzey-batı tarafta, mutfağın güney tarafında bir oda ve ortada uzunlamasına bir salonları mevcuttu. Salonun doğu tarafında yan yana iki oda vardı. 1970’li yıllar civarında bir türlü bitirilemeyen bir ev yaptırmışlardı şu anki sokağın –Fatih Sokak- geçtiği kısma. Ev betonarme ve tuğladan yapılacaktı ama nedendir bilinmez bu ev bitirilemeden yıkılıp gitti. Yerinden de şu anki sokak geçmiş oldu.

 

Söz konusu evin alt tarafında bir arsayı “Lazlar”dan Mustafa Zer’e satmışlardı. Mustafa-Fatma Zer çifti yaptırdıkları tek katlı evde yıllarca oturmuşlardı. Bir oğulları olmuştu İrfan. Sonra da bir kızları dünyaya gelmişti. Mustafa Zer’in vefat ettiğini öğrenecektim yıllar sonra. Çocukları da büyümüş evlenmişlerdi.

 

MEHMET KİRAZ’LARIN ARSASI VE ETRAFI

Bedriye-Yusuf Çavdar’ların arsasının bir doğu tarafında biz Kiraz’ların arsası ve kerpiçten evi yer alırdı. Mehmet-Necmiye Kiraz çiftinin evi. Bu kısımda ilk ev bizim evmiş. Evi babam Mehmet Kiraz, tek başına, sadece annem Necmiye (Ortaç) Kiraz’ın  yardımlarıyla kerpiç keserek yapmış. Ama çatısını kapatmaya gücü yetmemiş. Ev yoldan Ankara Asfaltı’ndan iki yüz metre güneyde arsanın batı tarafında, ön yüzü kuzeye dönük olarak yapılmıştı. 1960’larda. Ben beş yaşlarındaydım. Ön tarafının doğu kesiminde üzeri çatılı bir balkonu vardı. Ağaç korkuluklu. Balkonun arkasında, oturduğumuz ve biz çocukların yattığı oda, ortada salon ve batı tarafta ise annemlerin yatak odası yer alırdı. Tuvalet ve banyo yoktu. Tuvalet evin arka tarafında, bahçenin güney-batkı köşesinde yer alırdı.

 

Ankara Asfaltı ile şu anki ara sokağın –Güner Sokak- geçtiği yere kadar olan bölüm çalılarla avlu yapılarak kapatılmıştı. Evin ön tarafında yer alan kısımda meyve ağaçları yer alırdı. Biz çocukken ağaçlar çok küçüktüler. Doğu tarafında ev hizasına kadar İncir Ağaçları, Ankara Asfaltı tarafında Geç Erik ve Mürdüm Eriği Ağaçları, kuzey-batı köşesine yakın yerde demet halinde Vişne Ağaçları, orta yerde Ayva ve Mürdüm Eriği Ağaçları, doğu tarafında ev hizasına kadar ise, Geç Erik Ağaçları vardı.

 

Evimizin hemen balkonun karşısında bir Erik Ağacı ve doğu köşesinde ise Kokulu Armut Ağacı vardı. Bahçeye giriş ev hizasında ama arsanın doğu tarafındaydı. Ağaçtan bir bahçe kapımız vardı. Bir ara yolla eve ulaşılırdı. Yolun sağ ve solunda Beyaz Papatyalar, Kasımpatları ve Güller dikiliydi. Bahar geldimi, annem çiçeklerin bakımlarını yapar, Güller budanır ve dipleri kazılarak gübrelenirdi. Ardından sıra sıra açmaya başlarlardı. Yolun her iki tarafına dikilmiş sırıklar arasına gerili balya telleri ile çevriliydi.

 

Ekmek Fırını’mız bahçe yolunun bitiminde, kuzey tarafta yer alırdı. Üzerine yağmurlardan korunması için bir tür çatı yapılmıştı. Ekmekler haftalık olarak pişirilirdi. Fırın kerpiçten yapılmıştı ve üstü yumurta biçimindeydi. Tavuk Kümesi’miz ise evin kuzey-batı köşesinde yer alırdı. Kümesin ön tarafında, tavukların havalanması için kümes teli ile çevrili havalandırma kısmı vardı. Ankara Asfaltı tarafında yoldan on onbeş metre güneyde, bahçenin üst tarafında bir Telefon Direği vardı, zamanla bu direk kaldırıldı.

 

Evimizin doğu tarafında da demirden, üzerinde merdiven haline getirilmiş basmakları olan başka bir Telefon Direği vardı. Hat iptal edilmişti ama direk sökülmemişti. Bu direğe çok tırmanmışımdır onca uyarıya rağmen. En ucuna kadar çıkarak cesaret denemesi yapardım. Annem görünce de, akşam babama durumu aktarır ve ben dayağı yerdim. Tenbihler edilirdi, sözler alınırdı bir daha yapmayacağıma dair. Ancak fark edilmeyeceğime emin olduğum ilk fırsatta yine cesaret denemesi yapardım.

 

Evimizin arkasında, yani güney tarafında bir İndirme’miz vardı. Burada eve sığmayan ama vazgeçilemeyen çeşitli alet edevat depolanırdı. Bu indirmenin doğu tarafında “Kurban Zamanları”na yakın, yani Kurban Bayramları’na doğru alınan koç yada kuzuların beslendiği bir kulübe yapılmıştı. Uzun süre Kurbanlık Koçlar’ımızı kuzu iken alır biz beslerdik. Kesim zamanı gelince de, kesilmemeleri için ağlardık. Kabullenemezdik kesilmelerini. Kurban Bayramı’na kadar beslediğimiz koçlarımız, bir köpeğimiz ve kedimiz vardı hep. Kedi ve Köpeğimiz hiç eksik olmazdı. Adeta arkadaşlarımızdı. Kedimiz evde yaşardı ama dışarı çıkmaya da da özgürdü. Hiç büyük baş hayvan beslemedik.

 

Evimizin doğu ve güney tarafında yer alan ve bir tür ters L harfi biçiminde bahçemizde de meyve ağaçları vardı. Bahar geldiği zaman, yağmurlardan hemen sonra, toprak yumuşaklığını kaybetmeden Bellenmeye başlanırdı. Büyümeye başladığımızda bize de bölüm bölüm kısımlar ayrılırdı bellememiz için. İki tür Bel kullanılırdı. Birisi Çatal dediğimiz iki sivri uçlu olanı, diğeri ise V Biçimli Bel. Çukur kazmada kullanılan küreklere benzeyen tür.

 

Yazın beslenmemizde kullanılacak tüm sebzeler ters L biçimindeki kesime ekilir ve dikilirdi. Sebzelerin tohumları anne-babamın ocak dediği küçük bölümlere dikilir ve tohumların filizlenmesi için bol bol sulanırdı. Fide olmaya başlandıklarında da dikilecekleri yerin önce tezekleri kırılır, toprak dikime uygun hale getirilir ve ardından açılan kanalların yüksek taraflarına dikilirdi. İlk günler dipleri sürekli sulanır, canlandıklarında da aralara açılan kanallara bol su dökülürdü. Ardından Bahar Yağmurları beklenirdi. Ne yağmur yağardı çocukluğumda Nisan-Mayıs aylarında. Yağmurlarhep Karayel’dendi. Yani kuzey-batıtaraftakyağardı. Bu nedenle batı tarafta yer alan pencereler kışları beyaz renkli plastik naylonlarla kaplanırdı. Yoksa evin içine pencere kenarlarından su girerdi. Annem de bu sularla başedemzdi doğrusu.

 

Yaz ve kış için dikilen sebzeleri anımsıyorum da, ne çok şey ekermişiz. Bakla, Bezelye, Taze Fasulye, Domates, Biber, Dolma Biber, Hıyar, Balkabağı, Kızartma Kabağı, Patlıcan, Nohut, Barbunya Fasulyesi. Fasulye ve Nohut kurutulur ve kışa saklanırdı. Domateslerin fazlasından kışlık Salça ve Tarhana ve Erişte hazırlanırdı. Hazırlanan Tarhana ve Erişteler bahçede çarşafların üzerinde kurutulurdu.

 

Nane ve Maydanoz tarhları hiç eksik olmazdı. Sürekli olan Nane tarhıydı. En fazla Pırasa, Sarımsak ve Soğan ekilirdi. Sarımsaklar demetler haline getirilip balkonun bir köşesine asılır ve kurumaya bırakılırdı. Soğanlarsa en son sökülen ve kurutulan sebzeydi. Patates ekimini atlamamk gerek. Kışlık Patatesler mutlaka kurutulması gerekirdi. Kışın yenilecek olan ve ancak irileşen her tür Turp ise sofralarımızın değişmeyen katığıydı. Tere’yi ta çocukluğumdan bilirim. Çok severdik. Tarhın başına geçer, ellerimizde büyük parça ekmekler, Maydanoz ve Tere yerdik.

 

Sonraları ama çok sonraları öğrendim Roka denilen ve Tere tadındaki sebzeyi. Bizim bildiğimiz Tere’ydi. Evimizin doğu tarafında bahçeye giden, kenarı telle çevrili bir yol vardı. Bu yolun ucunda iki adet varil vardı. İçleri su dolu. Bunları hiç boş bırakmazdık. Yağmurlarda ilkin bu variller doldurulurdu. Yağmur yoksa Halil Orataş Ağa’nın bahçesinde yer alan Su Kuyusu’ndan taşınırdı sular. Halil Orataş Ağa, Mustafa Ortaç’ların arsasının doğu tarafında yer alan bir bölümü Ankara Asfaltı’ndan itibaren ayırmış, buraya meyve ağaçları dikmiş ve bir de bir Su Kuyusu açmış.  İçecek suyu ve diğer tür tüm su gereksinimimizi bu Su Kuyusu’ndan karşılardık. Bizim Su Kuyu’muz yoktu.

 

Evimizin arkasında, kuzey tarafında yer alan bahçemizin güney sınırı boydan boya İncir Ağaçları ile çevriliydi. Kırmızı İncir. İncir Ağaçları’ndan sonra gelen bölümde yıllarca değişmeden hep Sarımsak, Soğan ve Pırasa ekilmişti. Bu bahçede ilkin Şeftali Ağaçları’mız vardı. Zamanla kuruduklarında yerlerine, İncir, Ayva ve Dut Ağaçları dikilmişti. Bizde Erik ve Ayva Ağacı fazlası ile vardı. Kiraz Ağacı’mız neredeyse hiç yoktu. İncir Ağaçları’mızda siyah meyve veren türdendi.

 

Evimizin etrafında ise her çeşit Armut Ağacı vardı. Kışlık Armut, yazın yenilen Sarı Armut, ve yaz sonu olgunlaşan Kahve Renkli Armut. Ama Ekmek Ayvası, Kızılcık ve Kiraz Ağaçları’nın olmaması bu meyvelere olan istek ve özlemimizi doruk noktasına çıkartırdı. Nedense çocukların pek sevdiği ve meyvelerin olgunlaşma öncesine rastlayan meyve yeme isteği bizde de mevcuttu. Nerede olgunlaşmaya başlayan bir meyve ağacının dalına uzanmış yada etrafında çocukları görsem, “Hıımm değişmez kural” derim. Ama meyvelerin yanına yaklaşmamız engellenirdi. Koparmamız yasaklanırdı. Yine de gizliden gizliye koparır yerdik. Meyveler olgunlaşmadan yememize izin verilmezdi.

 

Şu anki ara sokak –Güner Sokak- altı bir bölüme kadar meyvelik, daha aşağı taraflar güneyde arsa sınırına –Güneri Sokak- değin boş sayılırdı. Anımsadığım kadarı ile ilk zamanlar burası çoğunlukla Mısır ekimi için kullanılırdı. Arsanın etrafına Süpürge ekilir ve bazı kısımlarına ise Bostan ekilirdi. Karpuz ve Kavun. Balkabakları ve Kızartma Kabakları’nı da anımsıyorum. Arsada Endires dediğimiz ağaç kütükleri yer alırdı. Babam Mehmet Kiraz her yıl bunları Kiraz Ağacı olarak aşılardı ama bir türlü tutturamazdı. Sonraları ise bu Çelik Aşılama işinden vazgeçti. Mısır ekme işinden de vazgeçildikten sonra burası Çayır için bırakılmaya başlandı.

 

Derince’de oturan ve büyük baş hayvan besleyen ailelere satılırdı. Otları biçmek için ise, biçim zamanına rastlayan zamanlarda Tırpancılar gelirdi. Buğday yada Ot biçerlerdi. Bir tür göçmen işçiydiler. Biçim işi bitince de ortalıktan kaybolur giderlerdi. Nerde kalırlar, ne yaparlardı pek anımsamıyorum. Biçilen otları Balyalamak içinse, demir mekanizmaları, kol kuvveti ile çalışan bir Balyalama Aleti gezmeye başlardı biçilmiş ot tarlalarında. Zaman ilerledikçe uygulanan yöntemler değişmeye başladı. Buğday ve Arpaları biçmek için Biçerdöverler dolaşmaya başladı. Ekilecek tarlalarda Traktörler görünmeye başladı. Kullanımı ne kolaydı Traktörlerin. İlk araç kullanma deneyimimi traktör kullanmayı öğrenerek elde etmiştim. Hasat zamanları ise Harman Makineleri dolaşmaya başlamıştı. Biz çocukların gözünde ne inanılmaz mekanizmalardı bu Tarım Gereçleri.

 

Bizlerin gözlerinde inanılmaz makinelerdi ama, okuma merakım arttıkça, yıllar içersinde öğrenecektim ki, 1960’lı yıllarda bizlerin, Türkiye’nin Batı tarafında yaşayan insanların tarım gereçleriyle yeni yeni tanıştığı yıllarda, ABD ve Avrupa ülkelerinde Radyo, TV, Buzdolabı ve Binek Arabaları günlük kullanıma çoktan girmişti. Konutlarda Elektrik, Merkezi Sistem Isıtma ve Şebeke Suyu çağday yaşamın vazygeçilmezleri olmuştu. Bizler ise Türkiye’de hala tuvaletsiz ve banyosuz kerpiç yada briket evelrde yaşam sürmekteydik.

 

Batı özellikle ABD, 1900’lü yıllarda Kent Planlamasını ve Kentçiliği, kentlerin her türlü altyapısını tamamlamış, metrolarını ve demir yollarını çoktan hizmete sokmuşlardı. Batı, geçirdiği iki büyük savaştan sonra, 1940’lardan itibaren hızla toparlanmış ve on sene içersinde Sanayi ve Teknoloji’de inanılmaz noktalara ulaşmıştı. Ardından karayollarını bitirmişler ve 1960’lardan itibaren de Türkiye gibi diğer “Geri Kalmış Ülkeler”den işçi almaya başlamışlar. Türkiye ise İstanbul-Ankara Karayolu’nu ise ancak 1960’lı yıllarda yapabilmiş. O da Amerikan mühendisliği ve parasal desteğiyle. Okumak, sürekli okumak. Derince Limanı bende ne ufuklar ne beklentiler açmıştı.

 

Kerpiç Evimiz’in güneyyine 1965’lerde briketten bir ev yapacaktık. Taş temel üzerine. Önü güneye bakıyordu. Dört basamaklı bir çıkma merdivenle taraçasına çıkılırdı. Ev daha bitmeden “Adanalı” kiracılar tutumuşlardı. O zamanalr Petkim’in yapım zamanlarına denk geliyordu. Adana kökenli bir üst düzey yönetici hemşehrilerini İzmit ve özellikle Derince’ye yığmıştı. Biz hala kerpiç evde oturmaktaydık. Kiracılar çıkınca kerpiç ev yıkılmış yerine ikizi yapılmıştı. 1970’lerdeolmalı. Ablam Heyecan Kiraz ve kız kardeşim Hanife Kiraz’ın oturdukları şimdki yamuk planlı yemel üstü betonarme evimiz 1980’lerde yapılmıştı. Babam emekli olunca.

 

Bu yamuk planı da konut kooperatifçiliği yapan Mustafa Ortaç’ın çalıştığı Temel Çıubukçu ve Rafet Yıldızlı “Mühendislik Harikası” çizmişti. Yamuk evimiz anneme ağabeyi Mustafa Ortaç’ın para karşılığı hediyesiydi. Mustafa Ortaç’ın bu tür hediyeleri bitmeyecekve annem Necmiye Kiraz sonraki yıllarda 1980’lerden sonra hem kendi öz göçmenlik malından ve hem de baba hakkı miras hakkında da mahrum kalacaktı. 

 

Necmiye Kiraz baba hakkı mirasından mahrum bırakılırken torunlara dahi aktarılan mirasın bedeli 17 Ağustos 1999 Depremi’nde doğal olarak geri alınmış olacaktı. Belki de “İlahi Adalet” denilen şeyin bir kısmı yerine gelmiş olacak diğer yarısının nasıl oluşacağını ise ne annem Necmiye Kiraz görecek ne de biz çocukları bunun ayrımına varabilecektik. El konulan arsalara dikilen iki apartman da depremde yerlere yeksan olacak ve masum bir sürü insan yaşamlarını yitireceklerdi. Depremin ardından  korkuyla olmadık köşelerde dolaşacaktı Mustafa Ortaç ailesi.

 

Bizim arsanın en güney ucundan sonra, “Güneri Sokak güneyi- Açma denilen bir kısım vardı. İki dönüm kadar. Açma denilen bir tür kısım tüm kardeşlerin arsalarının ve Halil Orataş Ağa’nın arsasının güney ucunda vardı. Buraları ekilir yada ota bırakılırdı. Otlar büyüdükten sonra biçilirdi.  Ama bir hata yapılmıştı. Tapuları açanların adına kaydettirilmemişti kadorstrada. Sonraki yıllarda bu kısımlar, Belediye tarafından zorla bizimkilerin ellerinden alınacak, bir kısmı üzerine Kusachi Kültür Merkezi, 19 Mayıs Lisesi, Necatibey ilköğretim Okulu, Yıldırım Camii yapılacak ve diğer kısımların üzerine ise Maliye Lojmanları yapılacaktı. Maliye memurları da bedavadan rant elde etmiş olacaklardı.  Bir yapı da daha sonraki zamanlarda Bayındırlık ve İskan Müdürlüğü’ne devredilecekti. Neyse bu konular daha sonra değinebileceğim konular.

 

MUSTAFA ORTAÇ’LARIN ARSASI VE ETRAFI

Bizim arsanın bir doğu tarafında ise Mustafa-Hamiyet Ortaç’ların arsası yer alırdı. Mustafa Ortaç’lar burasını ekip biçmezlerdi. Burası genelde Tarla’da yaşayanların oyun alanı sayılırdı. Arsa ortalarına doğru çukurlaşır, bu kısımda sonbahar ve kışın su toplanırdı. Suyun etrafında yıllar içersinde sazlar büyümüştü. En güney tarafa yakın yerlerde Böğürtlen dikenleri yer alırdı. En altında ise Halil Ortaş Ağa’nın Açma arsası vardı. Arsanın Ankara Asfaltı tarafında yer alan bölümünde otlar büyür, bunlar biçilip satılırdı.

 

Mustafa Ortaç sonraki yıllarda arsasındna bir kısmını bazı kişilere satacaktı. Satın alanalrdan birisi de İstasyon Camisi’nin müzezzini Cemil Hoca’ydı. Bir süre sonra gelip arsasının yerini belirlemiş ve çevresini dikenli telle çevirmişti. Mustafa Ortaç konut kooperatifçiliği yaptığı zamanalrda arsasının günümüzdeki adlarıyla Güvenlik Sokak ile Güneri Sokak arasında kalan bölümüne konut kooperatifi başlatmıştı.

 

Anneme ait arsanın da aynı hizadaki bölümü bu kooperatife kurban gidecekti. Biz çocuklara geçecek hiçbir şey kalmayacaktı bu konut kooperatifinden. Ame kendi çocuklarına ikişer daire bırakacaktı. Nasıl olmuşsa olmuştu bütün bunlar. Anne babamın Mustafa Ortaç’a verdikleri bir “tam yetkili vekaletname” tüm bunlara yol açmıştı. Cemil Hoca arsasının karşılığı bir daire alabilmişti bu konut kooperatifinden. Hala da aynı evde oturmaktaymış.

 

HALİL ORATAŞ AĞA’NIN ARSASI VE ETRAFI

Ankara Asfaltı’nın güney tarafında, En batıda yer alan Ahmet Ortaç’ların arsasından şu anda Yıldırım Caddesi köşesindeki sabri Ortaç’a ait konutun bir parsel batı tarafına dek ve güneyde şu anda park, Yıldırım Camii, 19 Mayıs Lisesi sahası ve lise yapısıyla ile ilkokulun bulunduğu alana kadar olan bölge Halil Orataş Ağa’lara, devlet tarafından Muhacirlik (göçmenlik) Hakkı olarak verilmiş. Yaklaşık 50 ile 60 dönüm arası bir alan.

 

Alanın kuzey tarafı Ankara Asfaltı geçirilince istimlak edilmiş ve kuzeyde kalan arsalar bir tür “güme gitmiş”. Romanya’da doğan tüm çocukları için yedişer dönümlük alan tahsis edilmiş. Çocuklara tahsis edilen arsalar genel arsanın batı köşesinden başlatılarak, Ankara Asfaltı’ndan itibaren dikdörtgen biçiminde güneye doğru uzanmaktaymış. Bu arsalar Halil Orataş Ağa’nın çocuklarına devletçe sağlanmış, üzerlerine kayıtlı yerleriymiş. Aileye ise geri kalan arsa, Derince’de Eski Mezarlık güneyinde, evlerinin bulunduğu arsa, sonradan Kuran Kursu’na bağışlanan arsa ile aşağıda Kaynak’ın hemen güney batı tarafında yer alan arsa tahsis edilmiş.

 

Halil Orataş Ağa, Mustafa Ortaç’ların arsasının bir doğu tarafında, dört-beş dönümlük bir alanı meyvelik olarak ayırmış. Buraya meyve ağaçları dikmiş ve etrafını çitle çevirmişti. Bahçenin orta yerinde de bir Su Kuyusu açmışlardı. Bahçenin Ankara Asfaltı tarafında yıllarca kalacak olan bir taş yığını vardı. Su Kuyusu ile Ankara Asfaltı arası yerde yazın sebze ekilip dikilirdi. Kuyunun güney tarafına ise brikettten bir ev yaptırılmış ve kiraya verilmişti.

Halil Orataş Ağa’nın en küçük oğlu Sabri Ortaç, Tarla’ya hayvanları otlatmaya gelirdi. O zamanlar delikanlılık çağlarında olmalıydı. Yada delikanlılık öncesi dönemlerinde. Yemeklerini bizde yer ve akşamları Derince’ye evlerine dönerdi. Annem Necmiye Kiraz’ın onu üzerinde çok hakkı vardır. Yetişmesinde ve bakımında çok emeği geçmiştir. Türkiye’de doğduğu için adına devletçe bir arsa tahsis edilmemiş. Ama sonradan kardeşler anlaşmışlar aralarında ve ona Halil Orataş Ağa’nın arsasından bir yer verilmesine rıza göstermişler. İşte bu arsa, şu anda 60 Evler’e giden yolun, Yıldırım Caddesi’nin ve Ankara Asfaltı’nın hemen kenarında olan ve üzerinde üç katlı yapı bulunan arsadır. Deprem sonrası evin bir katını tıraşlayactı. Necmiye Kiraz karşılıksız iyiniyetinin, yardımseverlik ve hoşgörüsünün bedelini yaşamının son anlarına dek ödeyecekti.

 

Sonraki yıllarda annem çok hayıflanacaktır. Yaptığı bu iyilik için. Annem Necmiye (Orataş) Kiraz’ın hep hayıflandığı ve üzüldüğü şey hey aynıydı. Karşılıksız ve beklentisiz ilgilenmiş ve bakmış kardeşlerine. Çok emeği geçmiş kardeşleri üzerinde. Özellikle Sabri Ortaç, Bedriye (Çavdar) ve Mustafa Ortaç’nın üzerinde. Ama yıllar içersinde hep aşağılanma, kötüleme ve horlanma görmüş. Beklediği sevgi yada maddi şeyler değilmiş. Ama tersine ve inadına yapılanları da hiç içine sindirememiş.

 

Bizler de sindiremezdik. Ancak bir şey de gelmezdi elimizden. Hep sonraki yıllara bırakırdık hesaplaşmaları çocuk akıllarımızla. Oysa hesaplaşılacak bir şey olmayacaktı, tersine yine Mustafa Ortaç’ın öncülüğünde ve inandırıcılığında Hali Orataş Ağa ve Huriş Hala’nın ölümlerinin ardından kardeşler hep aralarında anlaşacaklar ve mirastan bir şekilde annemi hariç bırakacaklardı. Yine bir şey yapılamayacak, haksızlığa karşı durmaya çalışan ve direnen rahmetli babam Mehmet Kiraz’ın kafası yarılacak, itelenip tartaklanacaktı. Karakolluk olunan olaylarda Mustafa Ortaç, karakoldaki görevlileri ve mahkeme yetkililerini bir biçimde ikna ederek hep sıyrılacaktı bu tür yanlış ve haksızlıklarından.

 

Paylaşılmaya çalışılan arsaların büyüklüğü, o zamanların LPG Tüp Satıcılığı’ndan Belediye Başkanlığı’na terfi etmiş olan olan Belediye Başkanı Erol Kösenin gözüne fazla gelecek, tapu kayıtları hep ötelenen Açma Arsalar, İzmit Belediyesi tarafında zorla ellerinden alınacaktı Ortaç’ların. Anne-babam Mehmet-Necmiye Kiraz inamış ve güvenmişlerdi kardeşleri Mustafa Ortaç’ya. Ona noterden her türlü kullanım için, süresiz bir vekaletname vermişlerdi. Bu vekaletle halledecekti her şeyi Mustafa Ortaç. Yıllar sonra iptal ettirmiştim babam Mehmet Kiraz’a bu vekaletnameyi ama iş işten geçmiş, arsalar annem dışarıda tutularak, torunlara varıncaya değin pay edilmişti aralarında.

 

Annem Necmiye Kiraz kardeşlerinin yaptığı bu olayı hiç affetmemişti. Affedeceğini de hiç zannetmiyorum. [2002 yılında son nefesinde dahi kardeşlerinin yaptıklarını affetmediğini söylemişti. Bunun kendisine nice acı verdiğini mıraldanmıştı. Ruhu şad olsun]. Necmiye Kiraz’ın ömrü ailesine, kardeşlerine hizmetle geçmiş. Hiç okula gönderilmemiş. Başladığı ilkokulun üçüncü sınınıfından alınıp ev işlerine ve hayvanların bakımına koşturulmuş. Evlilik öncesi ve sonrası hep yoksullukla geçmiş yılları. Zorluklar ve hep yarınlarda aranılan ümitler. Allah’a ve “Öbür Dünya Hesaplaşmaları”na bırakılan çaresizlikler. Haksızlıklar.

 

Peş peşe gelen hastalık krizleri sonrası, hasta yatağında yatan ve etrafında sadece çocukları olan annem. Necmiye Kiraz. Hep hayıflanırmış ablam Heyecan ve Hanife Kiraz’a. “Hem anne-babası, kardeşleri  hem de kayınpederim ve kocamın kardeşleri üzerinde bunca emeği ve iyiliği geçmiş olan ben, tüm bu sıkıntılara ve cefalara layikmıydım? Neden benim başıma geldi bunca vefasızlık? İihanetler” diye kahrulurmuş. “Hem gençliğimde hem de yaşlılığımda sıkıntı çekiyorum, hastalıklarla uğraşıyorum.Ama tüm bunlara karşın hep kötülük ve haksızlık yapanlar dimdik ayakta bunu kabul edemiyor ve kabullenemiyorum” diyormuş.

 

Annem Necmiye Kiraz’ın kardeşlerime bu tür yakınmalarını bana aktardıklarında, annem ve kardeşlerime ne kadar çok; “Yaşamın bazılarımıza, kabul etsek de etmesek de sert ve haşin davrandığını, bunun gerekçesini açıklamanın ve bulmanın mümkün olamayacağını” söylesem de pek dikkate alınmıyordum.

 

Halil Orata Ağa’nın arsası, meyvelik kısımdan itibaren doğu köşesine kadar, Ankara Asfaltı tarafı dikenli tellerle çevriliydi. Bu kesim şu anki Yıldırım Camii önünden geçen yola -Güneri Sokak- kadar boştu. Halil Orataş Ağa burayı hastalanıncaya kadar hep ekmişti. Ekilen hep Buğday olurdu. Yıldırım Camii önündeki yoldan -Güneri Sokak-itibaren olan Açma kısım ise meyve ağaçları ile kaplıydı. Bu kısmın kuzey ve doğu sınırlarına İncir Ağaçları, orta kısımlara, Erik, Kiraz ve Dut Ağaçları dikiliydi. Bu ağaçlar bahçemizdeki meyve ağaçlarından sanırım daha önce dikilmişti. Çünkü belli yıllara kadar buradaki meyvelerden biz yararlanmıştık. Baharda meyveler olgunlaşmaya başladığında sırasıyla hepsinin ilk tadına bakan ben olurdum,

 

Okul dönüşü önlüğü ve çantayı eve attım mı, soluğu Tarla’nın en güney ucunda alır, hızla hangi ağaçta meyve varsa ona tırmanırdım. 60 Evler Yolu’nun –Yıldırım Caddesi- Ankara Asfaltı’ndan sonraki, doğu tarafında yer alan ilk sokağın –Dilek Sokak- hizasında, arsa sınırında kuzeyden-güneye oldukça yüksek, içlerinde oldukça büyük ağaçlar bulunan dikenlikler yer alırdı. Şu anki Çavdar’ların Lastik Dükkanı’nın ve Mermerciler’in arka tarafında –Şimşek Sokak- doğal bir çukurluk bulunurdu. Yağan yağmurlarla su dolardı. Yıllar içersinde göletin etrafında sazlar yükselmişti.

 

Ankara Asfaltı tarafında tam sınırda bir Akasya Ağacı vardı. Ana tırmanırdım. Sözünü ettiğim ara sokağın –Şimşek Sokak- bulunduğu kesime denk gelen yerde, vaktiyle Topçu Birliği varmış. Topçu Birliği, İzmit Sarı Kışla’da konuşlandırılan birtliklere bağlıymış. Çok sonraki zamanlarda 1960’lardan önce sonra şu anki Asker Hastanesi’nin bulunduğu alana taşınmış. Halil Orataş Ağa tarlalarını ekmeyi bıraktıktan sonra buralar Doğal Çayırlık haline dönüşmüştü. Ancak büyüyen otların biçilme ve sahiplenme olayına hep Ahmet Ortaç el koyardı. Otları biçtirir, balyalatır yada ot yığınları halinde toplatır ve sonra satardı. Parasını da cebe indirirdi.

 

Sonraları bu sahiplenme işi, annem Necmiye Kiraz hep dışarıda tutulmak üzere diğer kardeşler arasında dönüşüme sokulmaya başladı. Annebabam Mehmet-Necmiye Kiraz bunun kabul edilmez ve haksızlık olduğunu aile içinde seslendirirlerdi. Ama Ahmet Ortaç ve kardeşlerinin dayatmalarına bir şey de yapamazlardı. Konu “İlahi Adalet”e havale edilirdi. Derken belki de “İlahi Adalet” bir iki kez dünyada tecelli etmişti. Ben buna tanıktım. Herkes gibi. Üst üste yada aralıklı olarak yığınlar haline getirilen otlar alev alev yanmıştı. Ancak sonucu pek değiştirmemiştı bu “İlahi Adalet”. Ahmet Ortaç, Tarla’da sadece kardeşlerine karşı “Astığı astık, kestiği kestik” bir “kabadayıydı”. Uygulama hep devam etmişti. Ahmet Ortaç’lar Tarla’da sahipsiz görünen, boş arasa ve arazilerin hep ve tek sahibiydiler.

 

Park, Yıldırım Camii ve 19 Mayıs Lisesi arsalarının bulunduğu şu anki bu geniş arsa meyvelikti demiştim. Parkın bulunduğu köşeden, dere benzeri bir çukurluk kuzey-batı yönünden güney-doğu yönüne doğru uzanırdı. Bu çukurluğu, Ankara Asfaltı’ndan Sopalı Çiftliği’ne dönen kavşağın –Çavdar Caddesi- hizasından başlayıp demiryoluna doğru uzanan at-arabası yolu keserdi. Doğal çukurluk güney uçta ekilebilir bir arsa ile sonlanırdı. Çaprazlama geçen yolun doğu tarafı, tahminen iki üç dönüm ölçüsünde, dikdörtgen biçiminde çalılık ve fundalıktı. Daha doğu tarafı ise aşağıda vadiye kadar ekilip biçilmeyen dikenlik bir arsaydı. Ekilebilir arsa ile bu çalılık ve fundalık alan Derince’nin sonradan “Çöp-döküm Alanı” haline döndürülmüştü.

 

Çöpler atın her iki tarafına bir düzenekle bağlanmış Variller içersinde yada tek atın çektiği, kare biçiminde, üzerleri ve arkası açılır-kapanır kapaklı Tahta Araba ile taşınırdı. Biz çocuklar için “VarilliyadaTahtalı”ydı bu çöp gereçleri. “Tahtalı”yı “Çöpçü SüleymanUçar amca, Süleyman Uçar amca şimdiki Gelincik Sokak’ta oturmaktaydı. “Varilli”yi ise “Çöpçü Osman X” amca taşırdı. Osman X amcaise Derince bugünkü Bağlar Yolu üzeridne bir yerde oturmaktaydı.

 

Şu anki Yıldırım Camii yeri de çalılık ve fundalıktı. Buraya da çöp dökülürdü. Yıldırım Camii yerinin bulunduğu kesimin güney tarafı ekilir bir tarlaydı. Tarla dikdörtgen biçiminde ve doğu-batı yönünde uzanırdı. Buraya çoğunlukla Buğday ekilirdi. Buğday Tarlası ile daha güneyde ta Eski Demiryolu Vadisi’ne kadar olan bölümde “Macırlar”ın büyük bir Üzüm Bağı vardı. Buğday Tarlası ile bu Üzüm Bağı arasında “Macir Mahallesi”nden gelen ve “Macırlar”ın, daha doğu tarafta yer alan diğer bağ ve arsalarına giden bir patika yol geçerdi. Şimdiki adı X Sokak.

 

Üzüm Bağı’nın batısında vaktiyle ekilip biçilmiş ama sonraları terk edilmiş boş bir arsa vardı. Bu arsa bizim ve Halil Orataş Ağa’nın arsasına kadar uzanırdı. Bu kesim hemen batı tarafından, kuzeyden-güneye uzanan dere benzeri bir Çukurluk’la kesilirdi. Çukurluğun doğu kesiti daha yüksekte, batı kesiti ise belli bir eğimle daha aşağıda kalırdı. Bu Çukurluk bizim arsanın arkasından –Güneri Sokak- başlardı. Zamanla çöpler bu çukurluğa dökülmeye başlamıştı. Söz konusu Çukurluk, zaman geçtikçe çöplerle kapanmaya başladı ve ortadan kayboldu.

 

Derince ve 44 Evler’den gelen ve denize gitmek isteyenler buradan çaprazlama geçen at-arabası yolunu kullanırlardı. Yolun demiryoluna birleştiği nokta, Necatibey İlköğretim Okulu’nun üzerinde bulunduğu Dere Vadisi’yle burada birleşir ve demiryolunun altında yer alan köprüde sonlanırdı. Tam bu kesimde demiryolunun Işık Direkleri yer alırdı. Kırmızı, Ssarı ve Yeşil. Kavşağın doğu tarafı, efsanelerdekine benzeyen bir manzara sunardı. Eski Demiryolu Hattı’nı geçirmek için tepe yarılmış ve masallarıdakini andırır bir vadiçıkmıştı yıllar içinde ortaya. Elektrikli ve İkili Demiryolu Hattı için 1965’lerde vadinin daha güneyinden, Deniz Birliği alanı içinden başka bir vadi açılacaktı. Bu vadinin açılması da Derince’ye yeni bir macera ve kazanç kapısının aralanmasına yol açacaktı. Bakıra Hücum” olayı.

 

 

Böğürtlen dikenleri, yabanıl ağaçlar ve dikenlerle kaplı bir alandı Eski Demiryolu Vadisi. Demiryolunun kenarlarında tek kişinin yürüyebileceği genişlikte patika yollar. Demiryolu hattı adeta  doğal bir kanyondan geçiyor gibiydi. Her iki tarafı çıkılması olanaksız diklikte, üzerleri baharda renk renk çiçek açan bitkiler, Atkuyruğu bitkileri, Yabani İncir Ağaçları ve diğer doğal Çalı ve Fundalıkla kaplıydı. Kavşağın batı tarafı ise düzleşen arazide “Macırlar’ın Bağlıkları”nın güney tarafından geçip gidiyordu. Demiryolu daha doğuda çukurlaşan alandan, yükseltilmiş bir yolla beton bir köpüğr üzerinden geçmekteydi. Bu alt köprü Manalar -Deniz Birliği Sahası- içindeki çayırlıklara giriş kapısıydı. Köprünün hemen kuzey-doğu köşesinde çalılıkların hemen gerisinde bir Su Kuyusu ve “Macır Mahallesi”e uzanan patika yolun başlangıcı yer alırdı.   

 

ALBAYIN (Zeki İlter Paşa) ARSASI VE PİRELLİ LEVHASI TEPESİ İLE ÇEVRESİ

Halil Orataş Ağa’nın arsasının doğu tarafı, bunun daha doğusunda yer alan doğal vadiye değin boş bir alandı. “Albay’ın Arsası” derdik. Bu geniş alanın bir kısmından bir albay arsa almıştı ve isimlendirme böyle kalmıştı. Sonraları paşa olacak olan Zeki İlter’di bu albay. Bu alanın doğal yapısı şöyleydi.  Şu anki Park ve Yıldırım Camii’nin yer aldığı nokta, bu bölgenin tepe noktasını olşturuyordu. Doğal vadinin yer aldığı kesimden başlayıp yükselen bir eğimle parkın bulunduğu noktaya doğru uzanırdı. Şu anki Uzel Makine Fabrikası’nın (X) [İlkin Bulut Mukavva, sonra Uzel Makine ve en son Trafik Işıkları ve Ülker Süper Market] batı tarafında, güneye doğru Ankara Asfaltı ile dik açı oluşturan bir at-arabası yolu inerdi. Bu at-arabası yolunun doğusunda ve Ankara Asfaltı’ndan tatlı bir eğimle başlayan çukurluk, daha güneyde gittikçe daha derinleşir ve burada yer alan “Macırların Bağlıkları” arasından aşağıya inerdi.

 

Bağlıklara kadar olan kesim buğday ekim alanları ve bir önceki zamanların çöp-döküm alanıydı. Uzal Makine İmalathanesi’nin hemen batı tarafı yüksek bir tepelikti. Aşağıya doğru eğim batıya ve güneye doru ilerlerdi. Bu tepeye, uzun yıllar burada kalacak olan PIRELLI reklam levhası dikilmişti. Uzel Makina’nın güney tarafı aynı yükseklikle aşağıda “Macırların Bağlıkları”na kadar devam ederdi. Ama doğu taraf oldukça yüksek çalılıklarla kaplıydı. Şu anda oto tamirhanelerinin bulunduğu  (X) [Abdurrahman Korkmaz’ın evinin kuzey tarafıydı söz konusu yer. Bu evin yeri istimlakedildi ve kavşağa dönüştürüldü alan] yerden dere akardı. Bu kesim batı yakasında yer alan tepeye koşut bir çukurlukla güneye doğru devam eder, demiryolu köprüsüne ulaşırdı.

 

Tamirhanelerin arkasında hala yerinde duran ev burada yegane evdi. Evde benim ilkokul arkadaşım olan Abdurrahman Korkmaz amcalar otururdu. Üç oğlu vardı, X, Ali ve Osman. Derenin aktığı kesimin batı tarafında, toprağı sarı renkli olan bir bölüm vardı ki hala bu bölüm duruyor. Adete buradan sürekli toprak çekiliyormuşçasına açıkta kalırdı. Kışın yağmurlarla burası sürekli erezyona uğrardı. Belki de toprağın özelliğinden dolayı buradan toprak çıkarılıyor ve belli amaçlar için kullanılırdı.

 

Sarı Topraklı kesimin hizasında tepe tatlı bir eğimle güneyde oluşan vadi ile birleşirdi. Güney tarafta yer alan bu eğimlerde Üzüm Bağları ve Meyve Bahçeleri yer alırdı. Şu anda sözünü ettiğim bağlıkların ortasından, “Macır Mahallesi”nden gelip Yavuz Sultan Selim Mahallesi’ne giden yol geçirilmiş –Kuğu Sokak kıvrımı-. Yolun güney-doğu tarafında ise bir bağ hala korunmuş görünüyor. Burada yer alan bağlıkların güney-batı tarafında, demiryoluna bakan ilki, doğu-batı yönünde, diğeri kuzey-güney yönünde iki üzüm bağı daha vardı. Bağlıklar arası ya ekilebilir alanlardı yada yeşillik alanlardı. Otlar yeterince büyüdüğünde biçilir ve balyalanırdı. Bağlıklar arasında “Macır Mahallesi”ne giden bir yol yer alırdı. Çayırlıkların ve bağlıkların güney tarafında demiryolu vardı. Demiryolu bu vadiden yükseltilmiş bir kesitin üzerinden geçerdi. Demiryolunun deniz tarafı ise, Manalar’ın  (Deniz Askeri Birliği, günümüzde Makine Sınıf Okulu) sahasıydı, demiryolu boyunca dikenli tellerle çevriliydi.

 

Çift ve Elektrikli Demiryolu Hattı’nın geçişi bu bölgenin yapısını değiştirmişti. Eski Demiryolu güzergahında, kanyon benzeri kesitten sonraki alanda demiryolu güneye doğru bır kıvrılma ile devam ederdi. İşte bu kıvrılmayı ortadan kaldırmak ve Tütünçiftlik’e kadar düz bir hat oluşturmak için güzergah, daha güneye Bahriye Alanı içine, (Deniz Briliği) askeri bölgesi içersine kaydırılmıştı. Askeri Bölge sınırları ise burada yaratılan yeni kanyonun hemen güney tarafında kalmıştı. Eski Demiryolu ile Yeni Demiryolu arasında kalan, adeta doğal iki kanyon arasındaki yükseltiden oluşan bir alan ortaya çıkmıştı.

 

Bu kestin en batısı oldukça yüksekte ve belli bir eğimle doğuya doğru ilerleyerek, daha doğuda yer alan Demiryolu Köprüsü hizasında kuzeyden gelen Vadi ile birleşerek düzleşmekteydi. Bu alanın neredeyse ortalarında kalan bölüm oldukça ağaçlıktı. Ağaçların çoğu ulu Dallı Kavak Ağaçları’ydı. Askeri bölgede ağaçlar korunmuş ama sonrasında ağaçlar koruma dışı kalmışlardı. Ağaçların çoğunluğu ulu Dallı Kavak ve Karaağaç türü ağaçlardı. Yüksekte kalan doğu ucunda, Askeri Bölge iken muhtemelen Subay Lokalin’e benzer bir konut vardı.  Çünkü konutun yer aldığı bahçe oldukça düzenli, çiçekli ve ağaçlıktı. Evin önünde, batı tarafında büyük bir Çam Ağacı vardı. Zaman içinde ev de yıkıldı. Ağaçlar kesildi ve çiçeklerle bezeli o güzelim bahçe yitip gitti. Peki tüm bunları kimler yaptı! Güzellikleri kimler yok etti! “Tanımlanamayan düşman yada düşmanlarımız”. Biz Türkler asla ve kata kötüşeyler yapmayız.

 

Halil Orataş Ağa yaşarken, Manalar (Deniz Birliği Askeri Bölgesi) içerisinde kalan bu alanda yetişen otlar sivillere satılırdı. Bir yada iki kez bu çayırlığı Halil Orataş Ağa satın almıştı. Otlar biçilmiş ve taşınmıştı. O zamanlar hayal meyal askeri bölge içersinde kalan bu alanın ne denli güzel olduğunu anımsarım. Günümüzde de görüleceği üzere, plansız kentleşme Derince’de neredeyse hiç yeşil bırakmamış durumdadır. Geri kalan Ağaçlık ve Yeşillik Alanlar sadece ya Askeri Bölgeler’de yada Mezarlık Alanları’ndadır. Bir de apartmana dönüşmemiş, hala direnen bazı tek katlı yapıların bahçelerinde yer alan ağaçlar ve yeşilliklerdir güzellik adına geri kalanlardır bizlere.

 

İnsanımızın ağaca ve yeşil alanlara olan duyarsızlığı o denli fazladır ki, ağaçlar ya kesilir, dalları filan kırılır yada bir biçimde ağaçlık ve fundalık alanlar yakılarak yok edilir.  Bu tür tahribat ve çevreye olan yıkım öylesine yavaş yavaş sinsice devam ediyor. Koskoca taş bir kütle benzeri ortada duran yerleşim yerleri, kasvetli görüntüleri ile insanların içlerini daraltıyor. Hafta sonları ve diğer tatil zamanlarında insanlar sıkıldıkları “Kiremit ve Tuğla Renkli“ görüntülerden uzaklaşıp kendilerini bulabildikleri ve bir biçimde korunmuş Ören ve Mesire yerlerine atmaktalar.

 

Vaktiyle bu ağaçlık kesim arasında var olan “Askeri Cephanelikler” 1930’lar ve 1940’lar civarında, bir biçimde infilak etmiş. Patlamaların ne zaman olduğunu, nasıl oluştuğunu bilen pek yoktu. Sadece patlama olduğu zaman, bu gün 65 yaşlarında olan insanların, o zamanlar küfeler içersinde Derince’den uzaklaştırıldığı, patlamanın etkisi ile her tarafa patlamamış ve patlamış mermi, bomba vel hasılı mühimmat parçalarının yayıldığını ve sonraki yıllarda Derince Limanı ve çevresinde balık tutanların yada denize dalıp midye çıkaranların patlamamış yada parçalanmış irili ufaklı bomba parçalarına rastladıklarının öykülerini dinledim.

 

Patlama sonrası arta kalan yapıların, cephaneliğin enkazlarının üzeri örtülmüş ve yıllar içersinde üzerlerinde yoğun bir ot tabakası oluşmuş. Ancak Yeni Demiryolu’nun geçişini sağlamak için kazı ve iş-makineleri tepeyi oymaya başladıklarında aktarılan topraktan Patlamadan arta kalan hurdalar ortaya saçılmaya başlamış. Değeri ne zaman fark edildi, ilgi ve hücum ne zaman başladı bilmiyorum. Bu bir “Altına Hücum” olayıydı adeta. “Bakıra Hücum”du bizimkisi.

 

Sivil alanda kalan iki “Yapay Vadi” arasındaki bu “Kavaklı Tepelik”, ABD’deki altına hücum konusunu işleyen filmlerdeki gibi bir “Hurdaya Hücum” akına uğramaya başlamıştı. İlk zamanlar en gözde olan, “Patlamış Sarı Bomba Parçaları”ydı. Her tür boyda bomba parçası. Sonraları patlamış bombaların kıçlarında yer alan “Bakır Şeritler” ve en son “Demir ve Pik Bomba Parçaları”ydı. Hararetli bir humma ile toprak kazılır, bulunanlar yedekte bekleyen torba yada çuvallara doldurulurdu. Eski Demiryolu’nun hemen kuzey kenarında yer alan tepelikte bekleşen “Seyyar Hurdacılar”a hemen devredilirdi. Ödeme “Anında ve Nakit”ti. Günün karanlığında kazma sesleri duyulmaya başlar, olaydan pay almaya gelenlerin sayısı gün ışıkları ile artardı.

 

Sisler arasında gelen askerlerin “Güvenlik Baskınları” ile kesintiye uğrardı arama çalışmaları. İlk zamanlar arta kalan olası “Patlamamış Bomba Riski” nedeni ile bölgede cephane hurdalarını bulmak için yapılan kazılar yasaklanmıştı herhalde. Çünkü sık sık askerler bölgeye gelir ve çapalayanlardan yakalayabildiklerine sille tokat girer, ellerinden çapa ve torbalarını alırlardı. Yakalanmayanlar yada hızlı koşanlar kaçar yada ne bileyim bu tür baskınları önceden hissedebilenlere bir şey olmazdı. Baskınlar bitince olaya kalınan yerden tekrar başlanır ve arama çalışmaları sürüp giderdi.

 

Sonraları askerlerin baskınları iyice azaldı ve tamamen bırakıldı. “Paranın Tatlı Öyküsü” bölgenin en uzak köşelerine kadar duyulmuş, bölgeye şansını deneme için gelen insan sayısı artmıştı. Görüntü, çoğunlukla imece usulü Pancar Tarlası’nda pancar çapalayan insan gruplarına benzerdi. Alan kesif bir Böğürtlen, Orman Gülü, küçük Fundalık ve oldukça büyük ağaçlarla kaplıydı. Bir yerde fazla hurda bulunduğunda oraya olan hücum artar, ilkin orası iyice tüketilinceye kadar kazılırdı. Kazılma alanı genişledikçe, geriye ne böğürtlen dikenleri nede fundalık kalırdı. Bir kez kazılan yer tekrar tekrar o denli fazla kazılmaktaydıki, adeta toprak ufalanıp kuma benzer hale dönüşmüştü.

 

Kazılmış toprak üzerinde ufak tefek diye önemsenmeyip bırakılmış “Bakır ve Sarı” arayanlar, tekmeleri ve ayakları ile kazılmış toprağı eşeleyenler, çimenleri kazarak patlamada etrafa saçılmış ve toprağa saplanmış “Bakırdan ve Sarıdan Bomba Parçaları”nı arayanlar, toplanan Bakır ve Sarı hurdaları satın almak için bekleyen hurdacılar. Her gün benzer manzaralar tekrarlanmaktaydı bölgede. Dinlenmeler ve hurda alımları daha çok Eski Demiryolu’nun kuzey kenarında yer alan tepelik halindeki çayırlıkta olurdu.  Burası ölü hayvan etrafında bekleşen akbabaların konuşlandığı alana benzerdi. İnsanlar salkım saçak kümeler halinde orada burada dinlenir yada bekleşirlerdi. Kimileri yemeklerini yer, kimileri hurdalarını satar, parasını sayar, kazancını kaç kişiyseler paylaşırlar ve maceraya tekrar atılırlardı. “Hurdaya Hücum”un öyküsü aslında hiç te kısa anlatılacak bir olay değil.  Bu maceraya atılmamış, burada çapa sallamamış ve para yememiş kimse yok gibiydi bizim bölge ve “Macir Mahallesi”nde. Bizim bölge dediğim yer de çoğunlukla Ankara Asfaltı alt kesimi ve buraya yakın olan mahallelerdir.

 

MACIR MAHALLESİ YOLU VE CİVARI (Burak Sokak)

Pirireis İlkokulu’nun [Şimdilerde sabancı Ortakları ve Çalışanları İlköğretim Okulu] bulunduğu kesimin tam karşısında, Ankara Asfaltı’nın güney tarafında, “Macır Mahallesi”e giden bir yol vardır. Şimdiki adı Burak Sokak. Vaktiyle yolun başladığı ve ilkokul arkadaşım “BarakOsman Korkmaz’ların evininin batı tarafında itibaren oluşan bu kesimdeki yükseklik, tam bu yolun kıvrım yerinde tepenin sırtını oluştururdu. Doğu tarafındaki eğim Çenedere kıyısına kadar uzanan meyve bahçesinin batı tarafında biterdi. Ankara Asfaltı tarafı patika haline dönüşmüş, tırmanılması oldukça zor patika yol biçimindeydi. Sonrakizamanalrda bu tepe altındanki yere “Merdivenler Durağı” denilecekti.

 

Zamanla buraya “Merdiven” yapılmış ve çıkış kolaylaştırılmıştı. Ama merdiveni yapan belediye filan değildi. Sanırım buraya yakın oturan hayırsever kişilerdi. Bu tepeliğin üzerinden yola koşut olarak geçmek olanaksız gibiydi. Çünkü üzeri ufak Akasya Ağaçları, Böğürtlen Dikenleri ve birbirlerine sarmal olmuş diğer çalılıklarla kaplıydı. Buradan “Macır Mahallesi”ne giden yol -Burak Sokak- bir atarabasının geçebileceği genişlikteydi.

 

Yolun sağ tarafında ta “Macır Mahellesi”nin ilk konutlarına varıncaya değin sadece iki yada üç konut vardı bağlıklar içersinde. Yol yumuşak bir eğimle ve kuzey-batıdan tepeye doğru güney-doğu yönünde uzanırdı. Neredeyse tepeye değin yolun sağı ve solu içlerinde çoğunluğu Kiraz olmak üzere çeşitli meyve ağaçları dikili “Macırlar”ın Üzüm Bağları’ndan ibaretti. Yolu sağ tarafında yani batı kesiminde, ortalarına yakın bir yerde Piriresi ilkokulu 3. sınıftan arkadaşım Ayhan Çetinkaya’ların evi vardı. Sonraki yıllarda Ayhan çetinkaya “Camgöz” lakabını alacaktı. Yolun batı kesiminde mahalleye varmadan önce bağlıklar biterdi ve bu arada boş bir arazi uzanırdı.

 

Ankara Asfaltı ile Çenedere arasında kalan kesimde kabaca bir üçgeni oluşturan alan, ilk zamanlar meyve bahçesiydi. Zamanla ağaçlar tek tek yitip gittiler. Sonraki zamanlarda Derince Ortaokulu ve Derince Lisesi’nin Spor Sahası olarak kullanılmıştı. Uzun yıllar sahipsiz gibi boş duran bu alan, en sonunda İzmit Belediyesi Çalışanları’nın konutları ile doldu. Nasıl bir dönüşüm değil mi! Normal koşullarda “Kamu Alanı” olan bu alanın doğal olarak Park, Yeşil Alan ve benzeri yere dönüştürülmesi gerekirken ferdi mülkiyete dönüşmüş oldu. Her şeyin bir biçimde açıklandığı ve gerekçesinin kolayca üretilebildiği gibi, bu Kamu Alanı’nın da nasıl bireyselleştirildiğine dair mutlaka bildik açıklamalar ve gerekçeler vardır.

 

Macır MahallesiTepesi, batıdan Ankara Asfaltı’ndan başlayarak, güneyde demiryolu yamacında yüksekliğinin doruğuna ulaşan bir tepe biçimindedir. Güney tarafında boylu boyunca demiryolu geçmektedir. Demiryolunun güney tarafında da ta Yanıklı Mevkii’ne değin Deniz Birliği yer almaktadır. Doğu tarafında ise sınırını Çenedere çizmektedir. Batı tarafı ise kuzeyden gelen Çenedere’nin düzleştiği vadi ile sonlanmaktadır. “Macır MahallesiTepesi’nin, geniş yüzeyini doğu tarafı oluşturmaktaydı. Konutların çoğunluğu da bu kesimde yer almaktaydı. Halende aynı biçimini korumaktadır. “Macır Mahallesi” özelliğini neredeyse hiç kaybetmemiştir. Göç almamış ve neredeyse eskilerdeki görüntüsü ile aynı olan, yegane semttir.

 

Ankara Asfaltı’ndan gelen yol –Burak Sokak- güneyde, en uçta hala yerinde duran Su Deposu’nun önünden diklemesine, biraz kıvrılarak dosdoğru doğuya doğru inmektedir. Çenedere üzerindeki köprüden geçen yolla Eski Limanyolu’na birleşmektedir. Eski yerleşim Su Deposu’nun ve Ankara Asfaltı’ndan gelen yolun -Burak Sokak- doğu taraflarında, Demiryolu ile Kahramanlar Sokak arasındaki kesitte daha az ama Eski Limanyolu’na giden yolun –Kahramanlar Sokak- kuzey tarafında ise daha fazlaydı. Bu durum hala aynıdır.

 

Macır Mahallesi Tepesi”ndeki yerleşim alanını, kuzeyden-güneye kesen beş ana sokak vardı. Şimdiki adları Burak Sokak, Necati Deniz Sokak, Şirin Sokak, Akbaş Sokak ve Dere Sokak. Batıdan doğuya kesen sokak ise galiba iki taneydi. Bir de bir yarım sokak. Aydın Sokak, Burak Çıkmazı ve Kahramanlar Sokak. Çenedere tarafında dere ile mahalle arasında kalan bir düzlük alan vardı. Bu alan şu anki Dumlupınar Camii’nin önünden ta Hasan Saraç’ların evine kadar devam etmekteydi.

 

Hasan Saraç’ların evinin kuzey tarafında yer alan geniş “Beton Merdivenli Sokak” mahalleyi batıdan-doğuya bölen ikinci yoldur. Çenedere’yi beton bir köprüyle atlayıp ve Eski Limanyolu’na birleşen Çiğdem Sokak’a bağlanmaktadır. Şimdilerde bu alan Dr. Sadık Ahmet Parkı olmuş. Dumlupınar Camii buraya çok sonraları yapılmıştı ve imamı da Şaban X Hoca idi. Şaban Hoca’dan Kur’an Okuma Dersi almayan yoktur. Ben de buna dahilim. Sonraları hocanın evi cami ile dere arasında kalan köşeye yapılmıştı.

 

Macır Mahalle”inin ilk yerleşimcilerini sıralamak gerekirse, mahalleyi iyi tanıyan ve bana isimler konusunda yardımcı olacak insanlarla sohbetler yapmam gerekmektedir. Mahallede oturanları ve çocuklarını isim isim biliyordum. Ancak anımsaması o denli zor ki şimdi. Yapılacak bir muhabbetle belli anılar canlanacak, isimler anımsanacak ve soyadlar arkasından gelecektir. Tutacağım notlar ve kaydedeceğim ayrıntılar mahalleye ilişkin diğer bilgilerinde gün yüzüne çıkmasını sağlayacaktır. Çocukluğumun geniş bir kesiti bu mahallede yarenlerle çeşitli oyunlar oynayarak geçmiştir. Aslında ben Derince’nin neredeyse her köşesinde ve mahallesinde belli sürelerimi geçirmişimdir. “Macır Mahallesi”nde oturanlarda Pirireis İlkokulu’nda okuyorlardı. Burada da sınıf arkadaşlarımdan olan çocuklar vardı. Gerçi bir kısmı şu anda istasyonun arkasında bulunan Turgut Reis İlkokulu’nda okuyordu ama, evleri Pirireis İlkokulu’na yakın olanlar da bizim okuldaydılar. Hasan Saraç’lar, Osman Korkmaz’lar, “Sıçan” Metin Uysal’lar, Ayhan Çetinkaya’lar ve diğerleri.        

      

ÇENEDERE İLE ESKİ LİMANYOLU ARASI

Bu kesim hakkındaki bilgilerimi, hala Eski Limanyolu’na yakın, cephesi D-100 karayoluna dönük, iki katlı evde oturmakta olan “Tatarlar”dan Şevket Çelik (X), eşi ve çocukları ile yaptığım söyleşiyle güçlendirdim. Bana konukseverlik gösterip izzet ve ikramda bulundular. Vakit ayırıp sorularıma yanıt verdiler ve belleğimde kalan bilgilerin billurlaşmasını sağladılar.

 

Çenedere’den itibaren Eski Limanyolu’na doğru ilerlerken ilk göze çarpan dere kıyısıydı. Fundalıklar, öbek öbek böğürtlen dikenleri, köprünün her iki tarafında büyümüş Yabani İncir Ağaçları ve gölgelerinde, şırıl şırıl akan derenin kaybolduğu yemyeşil Çınar Ağaçları. Ankara Asfaltı kenarından Çenedere’ye kolay ulaşım sağlamak için derenin yanları asfalt düzeyleri ile adeta tesfiye edilerek sıfırlanmıştı. Böylece Çenedere’den kolayca kum çekilebiliyordu. Çenedere’nin bu tarafında güneye doğru ilerlemek adete olanaksızdı. Zaten bu kesitte pek balık tutma macerasına girişmezdik. Balık tutma çabalarımızı daha çok köprünün kuzey tarafında yer alan bölümlere de sürdürürdük. Çenedere’nin iki tarafının düzeyi, su akış düzeyinden oldukça yüksekte kalırdı. Kışın neredeyse kendi akağını tamamı ile dolduran dere yazları ya çok azalır yada tamamen kururdu.

 

Çenedere’nin hemen doğu kenarında, kuzeyden-güneye doğru yer alan ve etrafı dikenli tellerle çevrili arazi hala boş duruyor. Burası Şevket Çelikin babası “Tatarlar”dan Nuri Çelik’e aitmiş. Sonraları, galiba 1990’lı yıllarda, arsanın bir kısmını daire karşılığı bir yap-satçıya vermişler. Bunun hemen doğusunda yer alan arsada ise bazı meyve ağaçları vardı. Bu iki arsa arasında yer alan bir patika yol ile aşağıda, güneyde yer alan Eski Limanyolu’nun batı taraftaki sokaklarına yada Derince Limanı’na gidilirdi. Bu yolu daha çok Derince Limanı’nda çalışanlar kullanmaktaydı.

 

Daha doğuda yer alan “Çini İmalathanesi”ne kadar olan boş meyve bahçesi “Tatarlar”dan Hanis Günaydın Ağa’nın kızı Nebine ve kocası Nida Engin’lere aitmiş. Nida-Nebine Engin çiftinin sanırım bir oğlu ile kızı vardı. Oğlunun ismi Cengiz’di. Şişman yapılı bir çocuktu. Yıllar sonra buraya bir ev yaptırmışlar ve oturmaya başlamışlardı. Sanırım ev aynı bu bölümde yerini korumaktadır. Çini imalatı yapan “Kulaksız lakaplı “Tatarlar”dan bir amcaydı. “Tatarlar”dan “Kulaksız İslam X. 

 

Çini İmalathanesi’nden sonra gelen bahçeli iki evi, iki katlı olarak anımsıyorum.. Bu evde Eski Limanyolu’nun doğu tarafında, Ankara Asfaltı’na cepheli bölümde marangozhanesi olan “Marangoz Şaban X’lere aitti. Ankara Asfaltı’na koşut giden Tali Yol XX, düzey olarak asfalttan daha aşağıda kalırdı. Ancak buna pek yol da denilemezdi. Çalılıklar arasında uzanan patika benzeri bir yoldu. Zaman zaman da asfaltın patika yolu ile birleşerek devam ederdi.

 

Sonraki iki evden birisi Fatma X hanıma diğeri ise Adil X beye aitmiş. Bir sonraki ev yani ara sokağa bitişik ev, Çetin Aslaner’e aitmiş. Sonra arka sokağa giden bir ara sokak, XX vardı. Sokak batıya doğru kıvrılarak biraz gider ve biterdi. Bu sokağın doğu tarafında odun deposuna dek sadece bir ev vardı. Bu evin yüzü asfalta dönük, önünde su kuyusu vardı. İşte bu konutun sahibi Şevket Çetin ile sohbet etme olanağı buldum.

 

Bu kesitte yer alan konut sahipleri çoğunlukla “Tatarlar”dandı. Odun Deposu’nun sahipleri dışında. Bu arsayı Şevket Çelik’lerin babası Ali Çelik’ler satmış “Laz”lara. Tomruk Deposu yada Keresteci Hızar Dükkanı Mustafa Şentürk ile kardeşine X’e aitmiş. Sonraları Mustafa Şentürk devralmış kardeşinden. Üç oğlu varmış, sadece ben Ali ve İbrahim’i anımsıyorum. Son yıllara değin bu odun deposu yada tomrukçu işlevini sürdürmüştü. Deponun bulunduğu alan üçgen biçimindeydi. Şşu anda bu yere yapılmış olan konutunda biçimi üçgene benzemektedir.

 

Mustafa Şentürk’ün Keresteci Deposu’ndan sonra Eski Limanyolu’na dönüş kısmı boştu. Yıllar sonra buraya yapılan iki katlı konutun ikinci katında, kuaförlük yapacak olan aile oturmuştu. Büyük kızları ablamla sınıf arkadaşıydı. Kızkardeşi ise İzmit Kız Meslek Lisesi’nde okumuştu.

 

ESKİ LİMANYOLU VE ÇEVRESİ

Eski Limanyolu batı tarafında Çenedere’ye değin uzanmakta olan kuzeyden güneyde doğru yedi ara sokak, doğu tarafındaysa kuzeyden-güneye doğru altı ara sokakla bölünür ve Macır Mahallesi-Eski Çarşı ana yolundan sonra batıya doğru kıvrılarak demiryolunu geçer ve ikiye ayrılırdı. Sağa doğru giden yol, Deniz Birliği sahalarına girer, oradan Derince’nin eskilerde Vapur İskelesi olarak kullandığı iskelede biterdi. Sola doğru dönen ucunun birisi, Çenedere’ye koşut olarak devam eder ve doğruca Derince Limanı’ndaki Kayık ve Mavna Kalafathanesi’ne, diğeri ise daha da sola kıvrılarak Ahmet Ağa Suyu önünden İşçi ve Memur Lojmanları’na ve İşçi Yemekhanesi yapı ve eklentilerinin önüne kadar uzanırdı.

 

Eski Limanyolu’nun ilk zamanlar ismi Subay Mahallesi imiş. Çenedere’nin doğusu ile ta Yeni Limanyolu arasında kalan mahallenin adı Deniz Mahallesi oldu. Subay Mahallesi denmesinin sebebi Eski Limanyolu’nda çoğunlukla subayların oturmak olmalarıymış. Deniz Mahallesi doğuda Çenedere’den itibaren ta Çınarlıdere’ye kadar tamamen düz bir zemin üzerinde yer almaktaydı. Bu kesim hala da öyledir.

 

Sözünü ettiğim yerlerin, yerleşim öncesi yani Demiryolu ve Ankara Asfaltı geçmeden önceki halini hep merak ederim. Kim bilir derelerin böldüğü, yemyeşil renkte, ulu ağaçlarla kaplı bir ova biçöimindeydi. Daha Derince Limanı, Deniz Biriliği ve Petrol Ofisi ile arada kalan diğer ufak tefek fabrikaların olmadığı zamanalrdaki biçimiyle bir hayal edin bu ovayı. Buranın güzelliği Derince’ nin en yüksek tepesi olan Eski Mezarlık tepesinden kim bilir ne inanılmaz ve mükemmel bir manzara sunardı insanın gözlerine, adeta Bahçecik, Yuvacık yada Balaban sırtlarından İzmit Ovasını seyreder gibi. Hiç buralara çıkıp İzmit Ovası’nı seyredip resmini çektiniz mi bilmiyorum ama bu güzellik insanı büyülüyor.

 

Eski Limanyolu, Batı Yaka, Kuzeyden-Güneye;

Eski Limanyolu’nun yerleşim şeklini ve durumunu anımsamaya çalışacağım. Önce batı tarafta ta Demiryolu’na kadar gidecek, o zamanları hayal edip, ara sokaklara dalıp kaybolacağım. Ardından Doğu Yaka’sına bir göz atacağım. Ankara Asfaltı’ndan sonra Batı Yaka’da ilk sokak Kemal Acun Sokak ile ikinci sokak İnci Sokak arasında yer alan yapıda bir Marangozhane yer alırdı, Abdullah Olgunarındı sanırım dükkan ve yapı. Ankara Asfaltı ile Kemal Acun Sokak arasında bir yapı yoktu.

 

Marangozhane’nin önünde yada yanında bir Kahvehane vardı. Sonraki dükkandaTerzi Kadem Yavuz varmış. İnci Sokak’ın güney tarafında “Tatarlar”dan “Yoğurtçu RemziErdemir’lerin “Yoğurt İmalathanesi olmalıydı. Bu sokağın köşesinden itibaren Yeşil Sokak’a değin yanyana evler vardı. Bu dükkanlardan bir tanesi Bahattin X Amcanın Çayocağı imiş.

 

İnci Sokak köşesindeki yapının altında ise o zamanlara göre oldukça büyük bir Bakkal Dükkanı vardı. Bu yapı Adem Tüysüze aitmiş. Bakkal dükkanını, çok sonraları Dumlupınar Mahallesi muhtarı Mustafa Keskinnin oğlu Nazmi Keskin devir alıp işletmeye başlamış. Dumlupınar Muhtarlığı, Yeşil Sokak içinde ama güney tarafta küçük bir dükkandaydı.

 

Kıbrıs Sokak’ın güney köşesinde yer alan arsa boştu. Burası hale boş. Bir kısmını sokak yolu ile birleştirip araba parkı yapmışlar. Geri kalan kısmı ise büyük meyve ağaçları ile dolu, terkedilmiş bakımsız bir bahçe görünümünde. Kıbrıs Sokak girişinde ise sağlı sollu evleri anımsar gibiyim. Burada Remzi Karakaş sonraki yıllarda bir Ekmek Fırını açmıştı. Bu fırın hala çalışmaktadır. Yapı ve arsanın sahibi Dr.Tahsin Özbekmiş.

 

Çiğdem Sokak ise daha bir başka durumdaydı. Sokağın güney köşesinde yer alan arsa oldukça büyüktü. İçinde meyve ağaçları vardı ama etrafında herhangi bir bahçe çiti yada duvarı mevcut değildi. Sokaklar genelde yan yana bahçeler ve bahçelerin geri taraflarında yapılmış evler biçimindeydi. Mutlaka her bahçenin bir duvarı vardı. Ya kerpiç ve briketten yada ağaç çıtalardan. Bu sokak, sanki ortada bir yerden başlardı. Ortasına kadar olan kesimde yer alan bahçeler boş gibiydi. 

 

Nilgün Sokak bizim için bir başka özellik arz ederdi. Derince’nin bize yakın Yazlık Sineması bu sokağın içersindeydi. Güney tarafta yer alırdı. Bahçe duvarı brikettendi. Sandalyeler ağaçtan ve bir birilerine arkalarından tahta çıtalarla tutturulmuş yan yana bitişik biçimde. Adı Deniz Sineması idi. Sahnesi beton duvardandı diye anımsıyorum. Sokak oldukça dardı. Ancak hala yerinde duran ev oldukça konforluydu. Sinema Üst İstasyon Caddesi’de yer alan İkinci Yazlık Sinema’nın sahibi “Elektrikçi Yüksel Dürge’ye aitmiş.

 

Nilgin Sokak’tan sonra bir ara sokak benzeri yer vardı ama sokak denilemezdi. Çıkmaz sokağa benziyordu. Sonraları bu çıkmaz sokağın kuzey köşesine bir yapı inşa edildi ve altına Bakkal Dükkanı açıldı. Güney köşesine de bir yapı yapıldı ve çatısı yoktu. Bunun altında açılan bir Bakioğlu Nakliye Acentesi’nde bir yıla yakın çalışmıştım. Reşat Bakioğlu’na ait acente. Bu sokağın şimdiki adı Nur Sokak.

 

Ancak Güzel Sokak ile Nilgün Sokak’ı bir birine karıştırmış da olabilirim. Şimdilerde Eski Çarşı’dan gelen Kavaklar Sokak’ın tam batısında yer alan Nur Sokak eskilerde batıya doğru açılmıyordu.

 

Batı Yaka’da en son sokak olan İkizler Sokak, Macır Mahallesi’nden gelip İstasyon Camisi önünden, Eski Çarşı’nın en güneyine bağlanan Postane Sokak’a birleşirdi. Bu sokağın her iki tarafı meyve bahçesiydi. Macır Mahallesi’ne doğru gidildiğinde sol tarafta patika benzeri bir ara sokak vardı. İkizler Geçidi. Buna da pek sokak denilemezdi ya! Buranın normal sokak haline dönüşmesi sonraki yıllara rastlar. Bu sokağın kuzey tarafında yan yana balkonlu, tek katlı iki ev vardı. BKonurlardan birisi Kurtaran X isimli birisinin eviydi. Oldukça kilolu ama yaşama tatlı ve sevecen yönden bakan bir kişiliği vardı.

 

Kurtaran X çocukluğumuzda da şişmandı. Uzun yıllar bu şişmanlığını korudu. Belki de hala şişmandır. Yıllar sonra kendisini Yavuz Sultan Selim Mahallesi’nde, sonraki adı Prestij olan alışveriş merkezi önünde rastlamıştım. İkizler Geçidi ile Çenedere arasında, İkizler Sokak’a yüzleri dönük iki ev yer alırdı. Birisi taraçalı ve bodrum katlıydı. Eski Limanyolu’nun hem batısında hem de doğusunda yer alan ara sokakların pek değişmediğini gözledim. Buralara yaptığım görüntüleme ve anıları tazeleme gezilerimde gördüm ki, buralar nerdeyse aynı özelliklerini korumaktalar. Ankara Asfaltı altının gözden düşmesi ve buraların ilgi dışı kalması, bunda etkili olmuş galiba. Hele bazı sokakla