
Bu yazı çeşitli medya ortamları ve MSC – Arkas - TMMT için hazırlanmıştır. Resimler özgün olup tarafımdan çekilmiştir. Erkan Kiraz erkankiraz@yahoo.com
Bugün programımız genişti. Farklı yerlere gidecek ve çok yol yapacaktık. Sabah erkenden kalkıp önce kızları memnun etmek için İznik’e Ümmühan Ala teyzenin torunlarının sünnet düğününe gidecektik. İznik’te oturan büyük kızının çocukları. Bengisu ile Aybüke Beren, Felix’i de yanlarına almak istemişlerdi ama biz uğraşamayız diye itiraz ettik. İzmit-İznik arası yaklaşık 90 km. Dönüşü farklı yoldan yapacağız. Akşam evden en geç saat 18:30’da İstanbul’a yola çıkmamız gerekiyordu. Cuma günü Erdem Peren ile anlaşmıştık. O beni İstanbul Acıbadem üst köprüsü civarında bekleyecek ve benim aracı onların sitenin bahçesine bırakıp birlikte gidecektik Ortaköy Feriye’ye. Üsküdar’dan tekneler yada vapurlarla Beşiktaş’a geçecektik. Ortaköy’e Cumartesi akşamı araba ile gitmenin uygun olmayacağına karar vermiştik. Bir de nikah düzenlemesinde horozkuyruğu ve yemek olayı vardı. Çok alkol alacağımız kesin gibiydi. İyi kafa ile, buradan gecenin bir yarısı yada sabahın kör karanlığında dönmek akıl işi değil diye düşünmüştük.
İznik’e gidişte Gölcük İhsaniye (Tatarköy) üzerinden gitmeye karar verdik. Yanımızda Hanife’nin annesi de vardı. O buraları hiç görmemişti. Onun için İhsaniye’den Akçat’a uzanan bu derin vadiden gidecektik. Yol Yalakdere’de Karamürsel’den gelen yolla birleşiyordu. Vadi boyu yeşillik ve ağaçlıklar içerisinden ilerledik. Kızlara geçtiğimiz yerleri hatırlayıp hatırlamadıklarını sordum. Aybüke Beren tamam kiraz almaya gelmiştik dedi. Geçen aylarda kiraz zamanı Fulacık ve Çamdibi köylerine gitmiştik kiraz bağları için. Dalından torbalar dolusu kiraz toplamış ve bir kasa kiraz almıştık.
Yalakdere’nin içinden geçip Valideköprü ve Kızderbent’e (Devran) ulaştık. Kızderbent’e geldiğimizde Bengisu ve Aybüke Beren geçen sene buraya yaptığımız ziyareti hatırladılar. Ayçekirdeği çırpan kadınlarla yaptıkları sohbeti ve Bayındır’dan sonra Babasultan’da verdiğimiz mola sonrası piknik yemeğini hatırladılar. Uzun süre araba sürdükten sonra sıcak ve nemden bunalmıştım. Kafamı yıkamak istiyor, serinlik arıyordum. Yine aynı yerde mola vermeyi düşündüm. Kızlarda sevinçle kabul ettiler. Arabayı çeşmenin önünde park ettim. Daha durmamıştım ki arkadan gelen arabanında buraya geldiğini gördük. Onlarda piknik yapacak yer arıyorlarmış. Bana göre yanlış yolda arıyorlardı. Piknik ve eğlence alanı Altınova-Valideköprü arasında kalan kesimdeydi.
Arabadan indik, kafaları çeşme kurnaları altına soktuk. Yahu iyikin kafa tıraşını bir numara yaptırmışım. Ne kolaylık ve rahatlık. Sular damla damla sırtımıza doğru aktı. Aynı tarlanın bir köşesine domates, fasulye ve biber ekilmişti. Sulama düzenekleri ile muntazaman sulanmaktaydı sebze fideleri. Sırıklara ve tellere doğru yükselip sarmalanıyorlardı. Aralarda olgunlaşmış domates ve biberleri izlemek, dokununca insana farklı kokular yayan yapraklar arasında gezinmek çok harikaydı. Ayaklarımızdaki uyuşukluk gidince atladık kıratımıza mahmuzları dehledik. Bayındır’dan sonra Alaca sırtlarına çok az bir mesafe kalır. Bu mesafe döne dolaşa plato biçimi bir alanda ilerler. Kayalıklar arasında yol birden inişe geçer. İnişe geçen yolun elli yüz metre ilerisinde, gidişte yolun sağ tarafında iki tane seyirlik cep bölmeleri vardır. İkinci seyirlik alanda arabayı durdurdum. Bugün hava puslu değildi ve İznik Gölü üzerinde görüşü engelleyen kirli hava yoktu. Aşağılarda dağ yamaçlarına dek uzanan düzenli zeytin bahçeleri ve zeytinliklerle göl kıyısı arasında sıkışıp kalmış görünen Boyalıca. Daha önceleri böylesine güzel ve berrak görüntü alma şansım olmamıştı. Boyalıca’nın yakın ve uzak görüntülerini almıştım. Kıvrılarak tatlı bir eğimle inen yoldan yavaş yavaş indik. Boyalıca-Orhangazi-İznik Sapağı’ndan itibaren yol gölün kuzeyinden ilerleyerek İznik’ten önce gelen Kaynarca’ya dek ilerliyordu.
Sapaktan itibaren yol bölgede sayısı oldukça bol olan traktörler için güvenlik şeridi ile yapılmış. Gidiş geliş yolunun her iki tarafında da traktörlerin ilerlemesine yetecek boşluk var. Zeytinlikler arasında ilerleyen yolun uzunluğu yaklaşık 5 km. İnanılmaz bir sürüş zevki alıyor insan. Camlar açık. İçeriye bugün hızı fazla olan rüzgar, tüm ılıklığıyla arabanın içine doluyor. Tarlalarına giden yada gelen köylüler kadınlı erkekli traktörlerin üzerlerinde. Yada bazılarının ardında üstleri malzeme dolu römorklar. Sulama boruları, alet edevat yada boş ve dolu meyve kasaları. İznik Gölü çevresindeki tüm köyler çalışkan. Toprakla haşır neşirler. Emeklerinin karşılığını bir biçimde alıyorlar. Özellikle zeytin ve zeytinlikler içerisinde yada aralarında yer alan elma, armut ve şeftali ağaçları beklenenin üzerinde ürün seriyorlar. İznikliler ürünlerini doğrudan ya Bursa’ya yada İstanbul’a gönderiyorlar.
Kızlar sabırsız. Daha gelmedik mi diye yineleyip duruyorlar. Kaynarca’yı İznik zannettiler. Şimdi geldik dedim. Kaynarca ile İznik arası çok kısa. Düğün Marmara Birlik Zeytinleri Tesisleri’nde yer alan düğün salonunda yapılacaktı. Daha doğrusu mevlit olayı burara gerçekleştirilecekmiş. Biz önce eve gidelim ondan sonra gideriz diye düşünmüştük. Elimizde davetiye vardı. Davetiyede adres vardı. Biz doğrudan merkeze gidip uygun bir yerde park ettik. Burası Aya Sofya Kilisesi karşısındaydı. Birisine adresi sorduk. Adrese en kolay Çinili Cami’ye giden yol üzerinden gidebileceğimizi söylediler. Bu yola girdik. Bu cadde ta Abdulvahap Türbesi’nin yer aldığı tepeye dek uzanan ve İznik’i doğu batı doğrultusunda dağdan göle, ikiye bölen ana caddeydi. Çinili Cami’den önceki ara sokakta yer alan cami ve türbelerin yer aldığı sokağın köşesinde durup adresi tekrar sorduk. Bu aradan doğrudan cadde sonuna dek gidildiğinde aradığımız sokağa gidebileceğimizi söylediler. Hangi kişinin düğünü olduğunu sorunca, davetiyede yazan adı söyledik. Zafer Zengin. Ha evet, “Mohtilerin Zengin”i. Tamam tarif ettiğimiz yer.” dediler Küçük yer. Herkes herkesi biliyor. Bir köşeden diğer köşeye bir biçimde insanlar bir birlerini tanıyorlar.
Tarif üzerine elimizle koymuş gibi sokağı bulduk. Sokağın batı köşesinin en sonunda sıra sıra araçlar. Yan aynalarına havlular asılmış. Benim kıyafetim şort ve kolsuz tişört. Araya yanaştırıp nereye park edebileceğimi sordum. Ara sokakta uygun bir yer gösterdiler. Arabadan indik. Hanife, annesi ve kızlar üst kata çıktılar. Sokak köşesinde üç katlı betonarme bir yapı. Çatısı yok. Çocuklar iki üç gün öncesi kesilmişler. Şimdilerde sünnet kıyafetleri içinde dolaşıyor yada koşturup duruyorlar. Sokağın köşesine yerleştirilmiş yada arabalarla ev arasında kalan dar alanda öbekleşmiş konuklar. Çoğu akraba ve yakın. Mohti Gürcüler. Konuşmalarından ve tiplemelerinden malum. Nereden biliyorum denilirse, eh biraz bilgi ve gözlem. Ayrıca hatunda zaten Artvin Yusufeli, Kılıçkaya Köyü’nden. Biz de Gürcülerin damadı değilmiyiz. Bileceğiz o kadar.
Sıradan bir köy düğünü. İznik köy değil elbet. Bir zamanların en önemli kenti. Hıristiyanlığın yeniden birleştirildiği, kutsal dört İncilin bir araya getirildiği bir yer. Vaktiyle yıllar ve yıllar boyunca dini merkez olması nedeniyle dört bir yana ana giriş kapılarının olduğu kutsal ve ulvi bir kent aslında İznik. Ama günümüze dek aşırı kentleşmenin yaşanmadığı, yerel ve sonradan göçenlerin alt kültürlerinin bir biçimde harmanlandığı sıradan bir Anadolu kasabası aslında. Yerel anlayışlara göre düzenlenen. Kına geceli, tatlılı, ayranlı, ev yemekli ve mevlitli düğünlerden. Öyle olmak zorunda. Akşamdan gelen hısım, yakın ve konkomşunun “Hani nerede tatlılar, hamur işleri, çaylar ve ayranlar!” diye tuturuduğu ve evden gitmediği bir kültür ve anlayış ortamı. Bir gece öncesi sabahlara kadar evde aşlar pişmiş, tatlılar kavrulmuş, hamurlar açılmış. Ertesi gün de hem mevlit okutulacak hem de yine kamyonet dolusu et tüketilecek. Konuklara, uzak yakın gelen tanıdıklara ikramlar yapılacak. Hele düğün sahibi biraz varsıl ise, beklenen daha fazla. Buraların düğün görkemi, günler haftalar hatta aylar boyunca kahve köşelerinde, sokak aralarında ve evlerin eşik önlerine konuşulacak bir mevzu.
Konukların gelmeye başlaması ile düğün sahipleri düğün salonuna gitme zamanının geldiğine karar verdiler. Konvoy hazırlandı. Mahalleden gelenleri götürecek dolmuşlar geldi. Hava çok sıcak ve nemliydi. Hızlı esen rüzgar rahatlık sağlıyordu. Konvoyun arkasından biz de düğün salonuna gittik. Geniş bir bahçe içerisinde araçlar rast gelen park etmişlerdi. Yapının ikinci katına merdivenle çıkılan bir yerdi. Adeta eski soğuk hava deposu tekrar düzenlenmiş ve düğün salonuna dönüştürülmüştü. Kapının önünde iki büyük ızgara, görevliler köfte kızartıyorlardı. Yanı başlarındaki kapalı kamyonetin kasası raflandırılmıştı. Raflarda yer alan tepsiler silme köfte doluydu. Izgaralardan çıkan duman ve köfte kokusu tok alanları dahi çıldırtacak düzeydeydi. Çocuklar karnımız acıktı demeye başlamışlardı. Ancak düğünün düzenlemesi ilginçti. Evden düğün salonuna gelinecek. Salonda mevlit okunacak. Konuklar mevlit dinlerken dışarıda milleti çıldırtan köfte kokuları altında, bir kısım insanlar konvoy oluşturmak için ayrılacak diğerleri bekleyecek ve dönüşte de ekmek içi köfte ve ayran ikram edilecekti. Daha sonra ise takı takma ve eğlence. Buna kim dayanabilir! Çocukların ısrarları ve bıktırıcı yakınmaları üzerine biz salondan ayrıldık. İlla da ızgara köfte istiyorlardı.
Ta delikanlılık günlerimden beri geldiğim İznik. İlk gelişimi unutamam. Lise yıllarında okul gezilerinden birisni buraya düzenlemişlerdi. Orhangazi üzerinden gitmiştik. Otobüsün Ayasofya Kilise kalıntıları önünde park ettiğini dün gibi hatırlarım. Otobüsten inince sıra beklerken kaldırımın üzerin oturmuştuk. Ne kadar sakin, salaş ve çok sıradan bir yerdi. Sonraları kaç kez yabancı gezginleri getirmiştim buraya. Evlendikten beri her yıl gelir olduk neredeyse. Çocuklarda çok sevmişlerdi İznik’i. Yıllar yıllar öncesi İznik ile şimdikiz İznik arasında çok az fark var sanki. Hiç değişmemiş. Antik zamanların havası ile 21. yüzyılın havası iç içe, arada hiç boşluk yok gibi..
İznik’in merkez caddelerinde yer alan yeme-içme yerlerini dolaştık. Islama Köfte dahi vardı ama ızgara köfteci yoktu. Bulduklarımızı da Hanife beğenmiyordu. Sonunda Kılıçaslan Caddesi üzerinde bir yer bulduk. Hem sulu yemekler hem de tavuk ve köfte vardı. Arabayı yanaştırdık önüne. Cam kenarına yakın bir masaya yerleştik. Çocuklar sabırsız. Biz de iyice acıkmıştık. Siparişleri verdik. Bekleme süresi içinde kızlarla dışarı çıkıp caddede dolaştık. Yemekler hazır olduğunda Hanife bizi cep telefonundan aradı. Köfteleri afiyetle midelere indirdik (x). Yemek arkası çayımızı içerken İzmitli dostum Soner Kılıç aradı. Nerelerde olduğumu sordu. Kandıra’da Yoğurt Festivali’ni bitirdik, sen nerelerdesin diye soruyordu. İznik’teyim ve buradan sonra İstanbul’a gideceğim dedim. Soner Kılıç bu yıl tatil için Ayvalık’a gidecekmiş. Geçen sene Kefen Kumcağız Maliye Sayfiye Tesisleri’ndeydi. Biz de iki kez hafta sonu ziyaretine gitmiştik. Lokantadan ayrılmadan Erdem Peren aradı. Erkan ağbi, nasıl yapıyoruz, akşama bize geliyor musun dedi. Evet geliyorum. En geç 18:30’da İzmit’ten yola çıkacağım ve seninle Acıbadem’de buluşuruz dedim.
Karnımız doyduktan sonra Kılıçaslan Caddesi’nden göle doğru ilerledik. Önceki senelerde İznik’te geçirdiğimiz hafta sonlarından konakladığımız Kırıkkaşık Balık Lokantası ve Moteli’nin tasfiyeye uğradığını gördük. Motelin kapı ve çerçeveleri çıkartılmış, lokanta ve güzelim bahçeleri talan edilmiş durumdaydı. Motel pek temiz ve düzenli olmasa da göl kıyısına ve yeşillik alana en yakın yerdeydi. Geceleri hareketli mekanın içinde kalıyordu. Burasının bu hale geldiğini görmemek bizi üzdü. Biz Kılıçaslan Caddesi üzerinde başka bir otele bakmıştık. Gecesi kahvaltı dahil iki kişilik odalarda 70 milyon TL idi. Bengisu için ise %50 ek ücret istiyorlardı. Odalar geniş, sıcak su ve pastane kolaylığı var diye yazıyordu broşüründe (1). Sahilde yürümek ve bir yerde oturup göl manzarasının keyfini çıkarmak istiyorduk. Kızların dondurma istemeleri üzerine hazır dondurma aldık. Dondurmalarımızı yiyerek bir süre yürüdük. Ardından gölgelik bir yerde oturup dinlendik. Genel istek üzerine eve geriş dönüş yoluna girebilirdik. Buralara gelerek kızları memnun etmiştik. Akşam onlar olmadan İstanbul’a gidebilirdik.
Hanife kardeşi Barış Aykan’ı aradı. Akşam sende kalabiliriz diye onu bilgilendirdi. Barış Aykan, Kadıköy, Süreyya Sineması Sokağı’nın alt tarafında bir apartmanda arkadaşı ile ortak yaşıyordu. Hafta sonu İzmit’e gelme programını biz İstanbul’da onda kalacağız diye iptal etti. Geri dönüş yolunda ben daha gölün çevresini dolaşmadan herkes uyumuştu. Boyalıca’dan sapıp İzmit Yolu’na tırmanmaya başladığımda yol arkadaşım sadece radyom olmuştu. Dönüşte farklı yoldan gidecektim. Yoldan benden başka araç yok. Kıvrıla kıvrıla ilerliyorum. Dalıp gitmişim. Yolla müzik nameleri arasında bir yerlerdeyim. Kızderbent’ten sonra bir dönemeçten hızla çıkan kamyonetle burun buruna gelince kendime geldim. Dönemeçlere dalmadan önce korna çalmaya başladım. Klima çalışıyor ama ben yine bunaldım. Bir çeşme bulunca mola vereceğim diye aklımdan geçiyor. Yalakdere’den sonra dönüş yolumu belirlemem gerektiğini unutmamam lazım derken sapağı geçip gittim. Bir iki km ilerleyip uygun bir yerden döndüm. Dönüşümde bizimkiler uyanır gibi oldular. Yola devam edersem Akçat Yolu üzerinde yer alan Başdeğirmen Konaklama Tesisleri’ne uğramak istiyorum. Yalakdere’nin içinden Akçat Yolu’na döndüm. Doruklara doğru tırmanan yola sardım kıratımı. Aheste aheste çıkıyorum. Burada yol doruklardan ilerliyor ve Akçat’a gelmeden Karamürsel’e gitmek için birden derinleşen vadiye doğru ilerliyor. Doruklardan vadilerin diplerine doğru dikine inmek ne harika diyorum. Ana yoldan çevre köylere uzanan toprak yollar ağaçlıklar arasında bir görünüyor bir kayboluyor. Ayva, elma ve şeftali bahçelerinde ağaçlar belli bir ahenkte uzayıp kısalıyor.
Yol indikçe iniyor vadinin diplerine. Akan dere yolun doğu kısmında. Dere etrafından büyük büyük ağaçlar var. Birden suyu akan bir çeşme görüyorum. Hızla frene basınca arabadakiler uyanıyor. Manevra yapıp çeşmenin yanına geliyorum. Bizimkiler uyandılar. Ne oluyor diye merakla camdan dışarı bakıyorlar. Mola vereceğimi öğrendiklerinde itiraz ettiler. Başdeğirmen’e az bir mesafe kalmıştı. Yola devam ettim. Bir iki dakika sonra Başdeğirmen Sapağı’na gelmiştim. Bahçede pek araç yoktu. Gezginler buralara geliş saatini erken bulmuş olmalıydılar. Araç park alanı boş sayılırdı. Herkes uyuşuk arabadan indik. Hanife ve annesi buraları ilk kez görüyorlardı. Hanife bayıldı ortama. Hele evleri görünce ilk uygun hafta sonunda buraya geliyoruz dedi. Ahşap restoranın güney tarafında yer alan taraçaya geçtik. Burası da boş gibiydi. Konaklama ve bir öğün yeme içme bedelinin kaş TL olduğunu sorduk. İki yetişkin iki çocuk en fazla 20-25 milyon TL dediler. Konaklama ise iki kişilik konutlarda gecesi, kahvaltı dahil 50 milyon. On bir yaşındaki Bengisu için %50 fark alacaklarını belirttiler. Oldukça uygun geldi rakamlar bize. Soluklanma ve dinlenme kahvesi içmeye karar verdik. Susuzluğumuzu gidermek içinde büyük boy bir şişe su rica ettik. Çocuklar bir köşede kafesler içindeki tavşan ve ördek yavrularına bakmaya ve oradan oyun alanındaki salınca ve kaydıraklara seğirttiler.
Konutların içlerini de görmek istedik. Boş olanların anahtarları üzerindeydi. Gidip görebileceğimizi söylediler. Ben buraya daha önce iki kez gelmiştim. Hanife illa da kalalım. Bir hafta sonu gelelim, çocuklar eğlenir bizde kafamızı dinleriz diyordu. Bayılmıştı ortama ve konutlara. Hele anahtarı çevirip iç mekanları görünce imrendi. Pırıl pırıldı her yer. Düzenli WC ve banyolar. Alt katta dinlenme ve TV izleme salonu vardı. Koltukların sıralandığı. WC’de alt kattaydı. Üst katta ise yatak odası ve banyo. Her şey özenle yapılmış ve özenle bakımı yapılıyordu. Eşim pek kolay beğenmez gezip dolaşırken konakladığımız ve yiyip içtiğimiz mekanları. Burasına mest olmuştu. Tamam haftaya Adapazarı, Beşevler Köyü yakınındaki Yeşilvadi Gür Çiftliği’nde kalkmaktan vazgeçersek buraya geliriz dedim. Kahvelerimizi içtik. Susuzluğumuzu giderdik. Borcumuzu ödemek için kasaya gittiğimizde, borcunuz yok, bunlar bizim ikramımız dediler. Müteşekkir kaldık. Ücretsiz ikramlara alışık değildik. Genelde iki yada üç kat ücret istenirdi (2).
Başdeğirmen, Karamürsel’e yaklaş 8 km uzaklıktaydı. Vadiden ilerleyen yol yavaş yavaş batı tarafta kalan yamaçların kıyılarına doğru yükselmeye başladı. Şimdi yol dağ yamaçlarında ilerliyor. Karapınar Köyü’ne doğru ise tekrar dorukların tepelerinden ilerliyor. Karapınar’dan sonra birden Karamürsel Dağı’nın körfez tarafına yöneliyor yol. Karşıda beliren manzara inanılmaz. Tüm Hersek Deltası, Karamürsel ve İzmit Körfezi’nin karşı kıyıları cam gibi gözler önünde. Uygun bir yerde duruyoruz. Resim çekeceğiz. Güzelliği içimize sindireceğiz. Özellikle Hersek Deltası çok harika. Belli belirsiz, bir zamanlar ABD üssü olan yerdeki Fil Kafesi (Eliphant Cage) görünüyor. Vaktiyle radar sistemi olarak yapılan ve siluet biçiminde görünen sisteme Amerikalılar “Eliphant Cage” (Fil Kafesi) demişler. Buralarda görev yapan Amerikalı asker emeklilerinin İnternet sitelerinde Karamürsel’in 1940’lardan itibaren görüntü, belge ve anılarına dair her tür bilgiler var. Adamlar ta o zamanlar dolaşmışlar Karamürsel’den İzmit’e dek tüm dağ ve sahil köylerini. Resimler çekmişler. Vapur biletlerinden, kibrit kutularına, sigara paketlerine dek her şeyi saklamışlar. Resimlerini çekip, sitelerine geçmişe özlem olarak aktarmışlar. Şimdilerde aradan geçen onca yıldan sonra ise sanırım bir ben varım çevreyi, İzmit’in yakın uzak yerleşim yerlerini gezip dolaşan ve anılarını kaleme alan (3)!
Karamürsel’den Eski Gölcük Yolu’na, (İzmit Sefa Sirmen Bulvarı) sorunsuz ve rahat geliyoruz. Saat 18:00’e yaklaşıyor. Evden yarım saat sonra ayrılmamız ve İstanbul’a yola çıkmamız gerekiyor. Yola çıkınca Erdem Peren’e haber veriyoruz diye. Rüzgar her yerde aynı şiddette esiyor. İstanbul yolu rahat. Ortalama 140-160 km ile yol alıyorum. Eve uğrayıp çocukları ve kayınvalideyi bıraktık. Onlar bu akşam anneanneleri ile kalacaklar. Biz de olasılıkla Barış Aykan’ın evinde kalacağız. Onca içtikten sonra nasıl dönelim geriye! Çamlıca Gişeri’ne dek rahat gittik. Kurtköy civarında bir yerde yol çalışması vardı. Gişelere erişince Erdem Peren’i bir kez daha aradık. Beş on dakika sonra sendeyiz dedik. Ama Haydarpaşa-Kadıköy Sapağı’nı kaçırınca kendimi Kozyatağı’nın alt tarafında buldum. Ara yollardan Yenisahra D-100’e çıkıp geriye döndük. Tekrar Haydarpaşa Sapağı ile Kadıköy tarafına geçtim. Trafik yoğundu ama akış hızlıydı. Ford Otosan fabrikasından sonra ilk sapakta durup Erdem Peren’e bir kez daha telefon ettik. Bak ben Acıbadem Köprüsü altında bekliyorum dedi. Evet yola çıkınca aracı fark ettik. Onlar önce biz arkada üstgeçidi geçip ilk sapaktan Acıbadem’,in batı sırtlarına döndük. Tali yolda ilerleyip ara sokaklardan Acıbadem Hastanesi’nin alt taraflarda kalan bir sokağa girdik. Az ileride Perenlerin oturduğu site vardı. Yoldan biraz yüksekçe bir yerde. Ortada araç park alanı. Demir sürgü kapılı. Aracı parka yanaştırdım. Erdem Peren’in kardeşi Fatih ile tanıştık. Üniversitede okuyormuş. 22 yaşında. Efendi ve kibar. İkilemdeyiz ama karar vermek gerekir. Doğru olan bir karar. Ya Mehmet Gülfidan’ın nikahına geç kalacağız yada annesi ile tanışmadan gideceğiz. Annesi ile tanışmasak nezaketsizlik olur. Bir süre içeri girer ve ardından hızla yola çıkarız dedim Erdem’e.
Apartman bakımlı ve temiz. Daireleri üçüncü katta olmalı. Kaç katlık merdiven dolandık acaba? Kapıyı annesi açıyor. Yüzünde sıcak bir tebessüm. Bizi salona alıyor. “Hoş geldiniz”den sonra hemen seğirtip haşlanmış mısır, kola ve pasta benzeri bir şeyler getiriyor bir çırpıda bize. Ben su ve mısıra tavım sadece. Mısır sütlü ve el yakacak denli sıcak. Sayısal makinemin tüm pilleri bitik durumda. Biraz şarj desteğine gereksinim var. Hemen bağlıyorum elektriğe. Kaldığımız süre de dolduğu kadar şarj olacak. Bu bana yeter diyorum. Yarım saat kadar kalıyoruz evde. İzin isteyip çıkacağız. Bizi Fatih götürecek ve dönüşte de alacak. Önce bayır aşağıya XX’e iniyoruz. Buradan batıya dönüp XX’e çıkıyoruz. Buraları ben Koşuyolu’nda Tekimal Asansör firmasında çalışırken iyi biliyordum. Koşuyolu’nun XX kısmında, köşede bir İşbankası Şubesi ve karşısında ise ürünleri oldukça leziz olan bir pastane vardı diyorum Erdem Peren’e. XX Pastanesi. Altunuzade üzerinden Boğazköprüsü yoluna geçiyoruz. Trafik felç. Milim milim ilerliyor. Kerem Dedeler Erdem Peren’i arayıp nerede olduğumuzu soruyor. Avrupa Yakası’na gidiş yolundan bir şeridi gelişe ayırmışlar. Bu akşamda herkes karşıya geçiyor. Nikah 20:45’de. Yetişemeyebiliriz. Gecikme olur diyorum her zaman olduğu gibi ve biz olasılıkla yetişiriz. Ama horozkuyruğunu (4) unutun. Ona yetişemeyiz (5).
Boğazköprüsü’nü geçip sağa sapıyoruz ve yan yolla Barbaros Bulvarı’ndayız şimdi. Trafik pek yoğun değil. En azından akış var. Barbaros Bulvarı’nın Sinanpaşa Camii önünde yer alan ayrımları kaldırmışlar. Ayrım köprüleri almış yerini. Ortaköy’e dönmek için yolun aşağılarına yakın bir yerden trafik ışıklarından ayrılmak gerekiyor. Bu yoluda üst geçitle Dolmabahçe-Ortaköy yolunun gidişine bağlamışlar. Bir zamanlar Güzel Sanatlar Fakültesi olan bölümden ilerledikten sonra Çırağan Kempisky Oteli (6) geliyor. Ondan sonra ise Yıldız Parkı (7) civarına yakın yol üzerindeki tak benzeri kapı. Burayı geçince Kabataş Erke Lisesi Yapısı ve Feriye Lokantası. Sabacılar okulu kültür sitesi biçime sokmuş ve destek sağlıyorlar anlaşılan. Bir de Feyyaz Toker (8) adı var tabelalarda. Yavaşlayan trafikle birlikte Fatih Peren de yavaşlıyor ve bu arada biz iniyoruz araçtan.
Feriye Lokantası girişte solda kalıyor. Feriye Lokantası tabelasının sol tarafında ise “Kabataş Erkek Lisesi Eğitim Vakfı” yazıyor. Hemen üstünde ise “T.C. M.E.B. Kabataş Erkek Lisesi, 1908” yazılı (9). Oldukça tarihi bir yapı. Caddeden giriş kapısı dikdörtgen. Girişten itibaren 15-20 basamaklı bir merdiven var. Burası denize kadar uzanıyor. Deniz tarafında dar bir alan var. Merdivenlerden sonra, okul girişi orta yerde solda. Tak gibi bir kapı. Dikdörtgen biçiminde ama tepesi yarım daire biçiminde. Bahçe duvarları geniş, yüksek ve taştan. Kapı süslenmiş ve ışıklandırılmış. Ben görüntü almaya çalıştığımdan geride kaldım. Kapıdan girdikten hemen sonra sağ kolda bir bayan bir erkek. Genç. Önlerinde tezgah misali bir masa. Üzerinde kız ve erkek tarafının hangi masada oturacağını gösteren numaralar yazılı kağıtlar var. Ellerinde düğün davetlilerinin listesi. İsim soruyorlar, listeye bakıyorlar ve numara veriyorlar. Kapıdan içeri girince sol tarafta “Feyyaz Toker” yazıyor. Sağ koldan ilerliyoruz. Yeşillikler içinde ve duvara tırmanmış sarmaşıklar arasında bir boşluk var. Bu bölüm düğüne gönderilmiş çiçek demetleri, çelenkler ve yerlere konulmuş çiçeklerle dolmuş. Bazılarının üzerindekiler okunuyordu. Türk-Philips Aydınlatma, Aşkın-Ömer Demircioğlu, Kral Aydınlatma, İstanbul Aydınlatma, Rektör, Haluk Dinçer, .. Tel San. A.Ş., Tijen-Vedat Er ..
Lise yapısı, eski ve taştan. Dikdörtgen biçiminde. Ön ve arka tarafında merdivenle çıkılan teras biçimi kapıları var. Arka kapısına V biçiminde merdivenlerle çıkılıyor. Ön kapısına ise yanlardan yükselen iki merdivenle. Ortada geniş bir balkon benzeri kısım var. Merdivenlerin her iki yanında ise üçer mermer sütün. Sütunların ötelerinde ise yüksek süslemeli ikişer pencere. Üçer sütunluk bölümlerin gerisinde, alt kısımda üstleri yuvarlak büyük pencereler, bunların üstünde de dikdörtgen biçiminde üst pencereler. Yapı muhteşem. Adeta Roma Kral Sarayı.
Bizimkiler horozkuyruğu masaları etrafında kümelenmiş eski dostları ve arkadaşları bulmuşlar. Bir daire biçiminde, ellerinde içki kadehleri muhabbetteler. Filiz-Nezih Memişoğlu, Serap Gencer, Gülşen-Melih Şadoğlu, Nesrin-Hadi Ercan, Alp Yıldırımalp, Kerem Dedeler, Öykü-Emre Kırımlı. Hanife Kiraz, Erdem Peren. Ben de katıldım hemen aralarına. Selamlaşmalar, özlem gidermeler ve kısa kısa sorular. Bir yandan da görüntü almaya uğraşıyorum. Nezih keçi sakalı bırakmış. Hadi benden beter kilolu. Nesrin’in saçları kısa. Filiz de biraz kilo almış gibi. Yanılıyor muydum acaba! Benim kafam asker tıraşı. Herkes göbeğime ve kafama takılıyor. İçki alma şansı kalmadan nikah için yapının arka tarafına geçileceği belirtiliyor. Davetli sayısı oldukça kalabalık. Mehmet Gülfidan bir iki gün öncesi 460 kişi demişti. Bunlara 40 kişi daha ek olacak. Bizimkiler hızla akan kalabalığın gerisinde kalıyorlar. Ağaçlık bir bölüm. Daha fazla ilerlemeleri olanaksız. Kalabalık ilkin merdivenlerin ortasında kalan bir havuzun önünde öbekleşti. Damat-Gelin büyük bir kapıdan aşağıya, bahçe kısmına inecekler. Bu bölüm okulun caddeden ana giriş kapısı olmalı. Şimdilerde kullanılmayan. İki aşamalı bir merdiven var. 15-20 basamaklı. Merdivenin yanlarında beyaz renkli, araları bölmeli ve dar, dikdörtgen biçiminde betandan direkler var. Yurdem-Mehmet ilk bölüm basamaklarının üst bölümünde bekliyorlar. Film müziği benzeri bir müzik başladı. Ses yüksek. Aynı zamanda büyük bir spot ışığı yandı. Spot ışığı onları takip edecek. Ben fırladım. Görüntü alacağım. Görüntü alan iki analog fotoğrafçı ve bir videocu var. Onlardan fırsat buldukça ve sayısal makinemin bataryası izin verdikçe görüntü alıyorum.
Damat muhteşem. Beyaz bir gömleğin üzerine pembe, işlememeli bir yelek. Pembe kravat. En üstte siyah renkli bir smokin. Sol cebinde çiçekli bir mendil. Gelin ise pamuk prenses misali. Başında işlemeli bir duvak var. Sağ elinde bir çiçek demeti. Çiçek demeti “Beyaz Zambak”tan yapılmış (10). Çocukluğumun düşleri, kokuların piri bence. Beyaz Zambak kokusunu değişmem bir şeye. İkisi de mütebbessim. Gelinliğin etekleri uzun. Belden üstü işlemeli. Omuzlar askılı. Sırt bölgesi açık. Duvakta uzun mu uzun. Duvak el işlemeli olmalı. Antep işi belki de. Telkırma (11) denilen türden mi acaba? Nasıl inecek merdivenlerden! Birisi kuyruğu tutuyor olmalı. Kademeli merdivenlerin aralarına yerleştirilmiş süsü bitkileri sarılmış ve ortalarından beyaz kurdelelerle bağlanmış. Birden sarı-kızıl renk oluşturan ışıklar yanıyor. Yanlarda havai fişeklere benzer kıvılcımlar saçan sabit aparatlardan alevler fışkırıyor. Merdivenlerden inerken damat solda, gelin sağda. Havuzun etrafından dolaşıp kalabalığın işinden, yükselen çeşitli seslerin arasından süzülerek ilerliyorlar. Yanımdan geçiyorlar. Görüntülemeye çabalıyorum. Ama analog makine kadar hızlı değil sayısal makine. Kalabalık yarılıyor ve onlar ilerliyorlar. Merdivenleri çıkacaklar.
Yapının
arka giriş merdivenlerinin üstündeki zemine nikah masası
düzenlenmiş. Yanlarda aileler ve nikah tnıkları. Geri plana ufak
neon lambalarının süslediği beyaz bir tül
asılmış. Işıklar kızıl-pembe arası
yanıyor beyazın arasında. Üzerine yuvarlak spot
ışığı düşüyor. Nikah tanığı eski
bir milletvekili (12). Onun takdimi
yapılıyor. O da ayağa kalkıp kısa bir mutluluk
konuşması yapıyor gençler için. Sıra Nikah Kıyma’da.
Kıyacaklar gençlere. Ama gençler hazırlıklı ve istekli
kıyılmaya. Davetlilerden çeşitli sesler yükseliyor. Yaşa,
bravo benzeri. Sırası ile sorular soruluyor. Önce anne-baba
adları ve kendi adları. Sonra kabul ediyor musun soruları.
İkisi de içten ve istekli yanıtlıyorlar “Evet” diye. Hatta
birisi, hangisiydi çok yüksek sesle ve uzatarak bir “Eveeeeettt”
fırlattı ki. Yurdem miydi acaba? Konuklardan bir uğultu içinde
“Haydi bas, bas, bas..”benzeri haykırışlar.. Ardından nikah
memurunun açıklması “Sizi karı-koca ilan ediyorum..” diye. Nikah
sonrasına dek gelinin yüzünde duvak örtülü. Masada damat solda gelin
sağda oturuyor. Masanın yanında büyük bir çiçek buketi var.
Hemen arkasında, gelinin önüğnde ise Beyaz Zambaklardan oluşma
gelinin buketi. Resim çekenlerden ve kalabalıktan görüntü almak oldukça
zor. Zoru başarıyorum ve basıyorum deklanşöre. Art arda.
Harika anlar yakaladım. Bana göre muhteşem. Oldukça uzaktayım
çünkü. Videocu ve fotoğrafçılar çok yakın plandan
çalışıyorlar ve görüntü almam sürekli engellenmiş oluyor.
Mehmet Gülfidan, gelinin duvağını kaldırıyor ve
öpüyor. Alnında mı öpmüştü! Resim çekenlerden göremiyorum.
Görüntüyü bloke ediyorlar. Nikahın kıyıldığı
açıklanır açıklanmaz yanlardaki düzeneklerden havai
fişekler fışkırmaya başlıyor. Görüntü ve alkışlar
mükemmel. Herkes ayakta. Ben arkadaşların yanına dönüyorum.
Şimdi sıra yemek ikramında. Yapının boğaz tarafında yer alan bölüme dizilmiş masalar. Üzerlerinde yer alan bir metal etiket tutucusunun ucunda masa numaraları yazılı. Masalar yuvarlak. Örtüleri yerlere kadar uzun. Rengi fıstık yeşili. Sandalyeler de beyaz örtülerle yerlere dek örtülmüş. Her birisi beyaz kuğular misali. Masa üzeri düzenleme de çok hoş ve çekici. Tabaklar, kaşık ve çatallar dizilmiş. Sağda üçer çatal, solda üçer bıçak ve önde birer ufak çatal ve kaşık. Beyaz renkli peçeteler üzerine. Peçeteler bezden. Kıvrılmış, kağıttan uçak biçimi. Peçetelerin kıvrılarak sokuldukları kol bileziği benzeri kıvrımlı, süslemeli helezon tel aslında nikah şekeri. Bir ucunda bir tana badem şekeri tüle sarılı. Küçük bir kağıtta nikah ait bilgiler var (13). İri su ve şarap kadehleri yanlarda ikişer tane. Masanın ortasında beyaz bir kap üzerine oturtulmuş, yeşil ve fıstık yeşili çiçek süsleri arasından helezonlu tellerden yapılma dünya benzeri süsleme var. İçinde iki bardak içinde yanan mumlar. Helezon tele nikah şekeri düzenlemesine uyumlu süslemeler yapılmış. Pirinç sarısı renginde tellerin uçlarına cam süslemeler asılmış. Yanlarında iki küçük mum. Ufak cam fanuslar içinde. Yanda tutamaçları uyumlu süslemeli. Hemen yanlarında iki ekmek sepeti. Hasırdan. Örme kamış yada sepet ağacından. Servis masaları yapının duvar dibi boyunca dizilmiş. Aralarda müzik grubunun ses düzenekleri. Hoparlörlerin üzerinde “EkİP” yazılı. Hoparlörler ayaklar üzerinde yerden bir metre kadar yukarıda.
Konuklar yerlerine oturduktan sonra ilkin su servisi yapılıyor. Ardından içecek siparişleri alınıyor. Masalarda yer alan ve üzerinde “Feriye Lokantası, Yemek Mönüsü” yazan, beyaz renkli mönü kartında sunulacak ikram bilgisi var. “Yurdem & Mehmet Düğün Yemeği: Osmanlı Meze Tabağı, Yavru Enginarlı Pazı Yaprağına Sarılı Levrek Buğulama, Izgara Dilimlenmiş Bonfile Patlıcan Söğürme, Yeşil Tane Biber Sos, İç Baklalı Otlu Pilav ve Paprika Biber İle, Sakızlı Çikolatalı Parfe, Böğürtlen Sos ve Egzotik meyveler İle”. Hepsi bildik tanıdık yemekler. Yoksul aşları. Tabak içinde oranları oldukça küçük. Usul, yol yordam böyle olmalı. Sürekli benzer yemekleri yediğimizden iyi biliyorum (!). Ah gözünü sevdiğimin, suyuna ekmek bandırdığımız nohut, taze fasulye neredesiniz! Kardeşimiz Mehmet’in mutluluğunu paylaşmaya gelmişiz. Yiyeceğiz. Tadacağız. Pazılı, yavru enginarlı, böğürtlen soslu aşlardan söz edeceğim. Yemesem nasıl anlatırım! Olmaz. Kadehler boşalıp doluyor. Boş bardak yok.
Bizim masa nerelerde diye aranırken İstanbul Toyotasa’dan gelen dostların 32 nolu masaya yerleştiğini görüyorum. Onları görüntülüyorum. Ya bizimkiler nerede! Onlar 37 nolu masadalarmış. Seğirtiyorum onlara doğru. İleride yapının duvarına yakın bir yerde. Biz “Erkek Tarafı”ndan oluyoruz. Yapının doğu tarafında oturanlar erkek tarafı olmalı. Batı tarafındakilerde kız tarafından olan konuklar. Bizim masayı da görüntülüyorum. Masaya yerleşince de Hanife’nin bardağındaki kırmızı şarap kadehine sarılıyorum. Şarap harika. Tadı enfes. Tatlı bir burukluk akıyor gırtlağımdan. Ama ben Cin-Tonikleyeceğim. Rakı içmek bu mönüye, masaya ve ortama uyum sağlamaz. Ama Mehmet Gülfidan’a göre öyle değil. Bunu anlamamızı sağladı. Herkesin içki ölçüsü şaştı. Şaraplar manda yavrusu kadehlerde, silme geliyor. Diğer içkilerde kola bardaklarına tepeleme doldurulmuş biçimde. Kısa sürede bizi tümden sarhoş edecekler. Ben üç kadeh içerim sonrasına karışmam deme durumunda değilim. İlk bardakta ölçü pusulam şaştı. İçmeye devam.
Arkadaşlar Yurdem-Mehmet bekleme salonundadır gidip görüntülemeyecek misin diye takılıyorlar. Ben bir istim kalkıp gelin-damat nerde diye aramaya çıkıyorum. Araki bulasın. Kimseler bilmiyor. Sorduklarım bilmiyor. Kaçtılar mı acaba, gerilime ve terlemeye dayanamayıp! Ön merdivenlerden yapının birinci katına çıkış var. İki yan merdivenle bodrum katına iniş. Burası mutfak bölümü. Birinci katın gerisinde nikahın kıyıldığı kapı önü var. İki yan merdivenle de üst kata çıkılıyor. Aramalarım sonuçsuz. Geri dönüyorum. Daha sonra hareketlenmeyle ben de kalkıyorum yerimden. Gelin-damat “Hoşgeldiniz çıkışı” yapacaklar. Tavanda kırmızı renkler saçan iki şamdan benzeri avize. Damat solda gelin sağda. Gelinin sol elinde Beyaz Zambak buketi. Ortada eller birleşmiş. Yüzlerde ve dudaklarda gülümseme. Mutluluk pırıltıları gözlerde. Basamak basamak müzik eşliğinde merdivenleri inmeye başladılar. Teşrifatçılar yol açmaya çabalıyorlar, fotoğrafçılar yine yakın planda görüntü alıyorlar. Garsonlar alt kat merdivenlerinden inip çıkıyorlar. Adım adım ön taraftaki balkon taraçasına çıkıyor gelin-damat. Elleri havada konukları selamlıyorlar. Batı taraftaki merdivenlerden konuklar arasına inip ilk dans için platforma yöneliyorlar.
Platform yerden beş cm kadar yüksekte. Ağaçtan yapılma bir yükselti. Üzeri mavi renkli yapay halı kaplama. Gelin-güvey, ilk danslarına başlıyorlar. Ben görüntülemeye devam ediyorum. Görüntüleme bitince, platformun dışında çıkıyorum. Burada krem renkli takım elbiseli birisi yanıma yaklaşıyor. Uzun boylu. Ses tonu yumuşak ama ağzından dökülenler beni şaşalatıyor. “İlk dansı da görüntülediniz. Artık yeter. İşimize engel oluyorsunuz. Sizi baştan beri izliyorum, ilk andan beri görüntü alıyorsunuz. Siz amatör olamazsınız. Zaten elinizdeki sayısal makinenin pikseli beşten yüksek olmalı” diyor. Makineme elini uzatıp bakıyor. “Evet tahmin ettiğimi gibi” diyor. Ben hala şaşkınım. Ben damadın arkadaşıyım. Amatörce görüntüleme yapıyorum demeye çabalıyorum. Ama adam ısrarlı, “Yeter..” diyor. “İşimize engel oluyorsunuz”! Bunu anlamadığımı belirtiyor, bende bir şeyler gevelemeye çabalıyorum. !!?? Kem küm. Şey yani, demek istiyorum ki filan! Ancak karşı taraf kararlı. Görüntülemeyi bırakmamı istiyor. Israrını anlamıyorum. Hele ifadesini ise hiç! “Daha önce damada söyleyecektim ama sizi anlayışlı biri olarak algıladım (!!). O nedenle sizinle konuşmaya karar verdim. Lütfen bırakın artık!” diye vurguluyor. Anlamadığımı fark edince bu kez buranın görüntüleme işinin kaça ihale edildiğini tahmin edemeyeceğimi, bu işi almak içim milyarlarca kira bedeli ödediklerini söylüyor. Hala anlamakta zorlanıyorum. Makineyi kabına koyup masama dönüyorum. Yaşadıklarımı arkadaşlarla paylaşacağım. “bakın hel, bir kulak verin başıam ne geldi” diyeceğim. Amma.. bizimkilerin masasına yaklaştığımda, “dın..” diye jeton düşüyor. Adam “işimize engel oluyorsunuz” demekle neyi anlatmak istiyormuş o anda anlıyorum.
Görüntüleme işini alan fotoğraf firması görevlendirdiği adamlarıyla konukları ilk andan itibaren öbek öbek görüntülüyor. Bunları hemen bir görevli baskı odasına götürüyor. Çıktılar alınıyor. Bir başka görevli tomar tomar görüntüler kucağında, diğer bir görevliyi izliyor. Diğer kişi konukların masalarına yaklaşıyor. Suratlara bakıyor. Resimlerdeki simalarla masadaki simalar çakışınca alınan görüntüleri uzatıyor. Konuk ilgileniyorsa bedel ödeniyor. Resimlerin ölçüsü büyük. Feriye Lokantası kapakçığı içine gömülmüş biçimde. Tanesi yedi buçuk milyon TL. Benim her aldığım görüntü onların yedi buçuk milyon TL’sinin uçmasına neden oluyor. Adam sabretmiş. Burnuna gelince çekmiş beni, anlatmaya çalışıyor derdini.
Konuklar yemeklere dalmış. Masalar kendi aralarında muhabbetteler. Bir süre sonra gelin-güvey çifti konuklara hoşgeldiniz gezintisine çıkacaklar. Masa masa, konuk konuk dolaşılacak, eller sıkılacak, eğilip bükülecek, yanaklar öpülecek. Hal hatırlar sorulacak, mutluluklar dilenecek. Kolay iş mi bu! Hiç değil. İkisi de sadece yorgunluğu hatırlayacaklar. Yüzler tek bir yüze dönüşecek gözlerinde. Kimler gelmiş, kimler kutlamış, kimler ne demişti kolay anımsanmayacak. Nasıl anımsansın Allah aşkına! Damat telef olmuş duvak taşımaktan. Yelek ve smokin içinde. Boğazında kravat. Allah’tan Boğazın serinliği var. Ama buram buram terlemiş, erimiş bitmiş olmalı. Zaman su misali akıp gidiyor. İlerleyen saatlerde alkolün getirdiği kıpırdanmalar ve rahatlık egemen oluyor ortalığa. Masa aralarında oynaşmalar, piste sığmıyor neşesi bardaktan taşanların. Biz de hücum ediyoruz piste. Bazen de masa aralarında “kurt döküyoruz”. Kerem Dedeler kurallar kırıyor. Haydi diyor, piste gidiyoruz. Eller havada. Müziğin tınılarına bir yerlerimizi uyumlamaya çalışıyoruz. Ben olmuşum “muşmula benzeri”. Bir iki kez zor toparlıyorum düşmekten kendimi. “Zurna olmuşum”. İyikin oynuyoruz. Toksinler ve ter beni rahatlatıyor. Biraz kendime geldim sayılır. En son beyaz şarap istemiştim. Onu da devirmiştim. Arkadaşlar içmeye devam ediyor.
Mehmet Gülfidan daha bizim masaya gelmemişti. Biz muhabbetin koyusuna dalmıştık. Boğazdan geçen tekneler yada Boğaz gezintisine çıkan tekneler sahile o denli yakın geçiyorlardı ki yanaşacaklar ve bizim muhabbete katılacaklar zannederdiniz. Lüfer-5, Lüfer-1 adlı olanları ilginçti. Bir özel yat, bir yelkenli ama yelkenleri katlanmış. Üzerlerinde bizim gibi alkole gark olmuş insanlar. Karşılıklı ıslık öttürmeler ve seslenmeler. Kerem Dedeler aşka geldi bizim kısa sür içinde bir Boğaz Gezintisi düzenlememiz lazım dedi. Bu düşünce genel kabul gördü. En kısa sürede bu işi çözelim dedik. Güzel olurdu gerçekten.
Gelin ile damat artık masaları ayrı ayrı ziyarete ediyorlar. Masalarda duraklıyorlar. Sıra bizim masaya gelmişti. Mehmet aramızda. Eee biz erkek tarafıyız. Bizim masaya gelecek olan da Mehmet doğal olarak. Muhabbet muhabbet. Bir ara Mehmet soda niyetine benim “cin-fizz”ime sarılıyor ve güp mideye. Yüzünü buruşturuyor. Yahu bu ne diyor!! “Cin-fizzz..” Ben bunu soda zannettim diyor, yüzü hala ekşi biçimde. Yarın saat 11:00’de hava alanına gideceklermiş. Saat 13:00’de de uçakları kalkacakmış. Balayı tatili için Bali Adası’na gidecekler. Yav bu Bali adı herkese tanıdık geldi. Ama neredeydi Bali Adası! Tıss. Kimsede yanıt yok. Çünkü kimsenin yanında Dünya Atlası yok. Amerika’nın batısında, okyanusun ortasında bir yerlerde mi! Ben hatırladım. Endonezya takımadalarının bir yerindeydi. Burada El Kaide’nin turistlere yönelik bir saldırısı olmuştu sanırım. Uçak yolculuğu ortalama 13 saatmiş. Bunun dönüşü de var. Etti mi sana bir tam gün. Hem de havada. Mehmet’in durumu bizden farklı değil. Farklı olan, adam bitmiş. Tükenmiş. Yorgun. Biz yarın kaçta kalkarız Allah bilir! Ama Yurdem-Mehmet kalkmak zorunda. Hem de 11:00’den önce.
Saatler olmuş gecenin 02:30’u. Kimi arkadaşlar izin isteyip ayrılmışlar. Diğer konuklardan da çoğu ayrılmış. Mehmet Gülfidan Kerem Dedeler’e kalmamızı söylüyor. Herkesin farkında olduğu bir güzellik yaşıyoruz. Mehtap ve yakamozlar. Mehmet mehtaptan çok memnun. Her şey çok güzel olmuştu. Hava güzel, ay dolunay. Mehtap ve Boğazdan yansıyan gümüş rengi yansımaları. Ortaköy tarafında ışıl ışıl yanan Ortaköy Camisi, ve üstünde inci gerdanlık Boğaz Köprüsü. Üzeri hareketli mi hareketli. Hemen yanımızda sayılan Çırağan Kempisky’nin ışıkları ve hava fişekler. Havai fişekler ortalığı bayram yerine çevirmişti. Nerden atıldıklarının tahmini uzun sürmüştü. Boğaz kıyısınca her yer ışıl ışıldı. Burada başka bir alem yaşanıyordu. Çok farklı, çok gizemli. Büyüleyici. İnsana tüm dertlerini unutturan. Burada başka bir Türkiye yaşanıyordu. Bizler de bir süreliğine bu başka Türkiye’den kısa bir kesit çalmıştık.
Evet. Sevdiğimiz bir dostumuzu,
arkadaşımızı daha “Evliler Kervanı”na dahil
etmiştik. Mehmet bizim arkadaşımızdı ama gelin
kızımızı da yakından tanımıyor değildik.
Her ne kadar “Erkek tarafı”nda sayılsak da biz her iki tarafı da
tanıyorduk. Onların güzel anlarına, mutluluklarına
tanık olmuş, sevinç ve kıvançlarına ortak olmuştuk.
Kayıt düşücü ben, Erkan Kiraz yaşananları ve gözlemlerimi
kaleme döktüm. Umarım bu yazı ileriki zamanlarda okunduğunda,
yaşananların ayrıntısının
anımsanmasında kolaylık sağlar. Hoşluk ve letafet
oluşturur. Ortaya çıkan bu metin elbette çok mükemmel biçimde kaleme
alınmıştır diye bir savım yok. Elbette dilden dile
aktarılan söylencelerin yazıya geçirilmesi ile tüm dünyanın
bildiği Gılgamış Destanı yada İlyada
Destanı gibi unutulmaz olacak dayatmasında değilim. Ama on
binlerce yıldır Karadeniz sularının üstten, Ege
sularının alttan aktığı Boğaz’ın hemen
kıyısında yaşananlar, özellikle bazı kişilerce
pek kolay unutulacak anlar da değildi doğrusu!. Ne dersiniz! (14) (J)
Erkan Kiraz, 09.08.2003 Cumartesi ve 10.08.2003 Pazar,
Şirintepe-İzmit, erkankiraz@yahoo.com,
erkankiraz@superposta.com
http://www.gezinotlari.net/ky_asp
http://community.webshots.com/user/erkankiraz
den başlayıp ardışık alarak devam edip
http://community.webshots.com/user/erkankiraz30
‘e kadar
http://www.mydalyan.com/erkankiraz
http://www.virtualtourist.com/erkankiraz
http://groups.yahoo.com/group/bilgisayarveinternetguvenlik
http://www.trainweb.org/demiryolu/
site: Jean-Patrick
Charrey, contributions & translation into Turkish by Erkan
Kiraz
© Copyright
Hakkı Erkan Kiraz’a Aittir. Tüm Hakları Saklıdır.
Bu yazı ancak kaleme alanın izni
alınarak tekrar yayınlanabilir yada dağıtılabilir.
© Copyrighted to
Erkan Kiraz. All Rights Reserved.
This study may be
re-copied or re-distributed only with prior consent of its Author.
Written &
Edited By Erkan Kiraz erkankiraz@yahoo.com on 10/08/03.