Kandıra, Kefken, Cebeci & Kerpe
Keşfedilecek Ne Çok Yeri Vardır Kandıra’nın
İzmit ve çevresine ilişkin
yıllardır sürdürdüğüm görüntüleme, gezip-görme, bilgi edinme ve araştırıp-okuma
ve üzerimdeki ilk etkilerini yazıya dökme çalışmasında Kandıra ve Taşköprü
civarı hep gerilere ötelendi. Bunun sebebi bu yörelerin gezmek için oldukça zor
olmasıydı. Geniş bir alana değilmiş sayısız gezilecek-görülecek yerler, tarihi
yıkıntılar, doğal güzellikler, kendine özgü özellikleri olan yerler ve en son
inanılmaz kayalıkları, kumsalları ve dantel biçiminde kıyılıları olan sahil köy
ve yerleşim yerlerinin hep bu taraflara yer almasıydı.
Kandıra
merkez hareket yeri olarak düşünüldüğünde, sırasıyla yada rasgele Kefken,
Cebeci, Kerpe, Seyrek, Sarısu, Bağırganlı, Belen
Pınarı, Dömbüldek Suyu, Miço Koyu, Çamkonak, Babatepe
ve darmadağınık gibi duran Taşköprü denilen alandaki köyler. Ta
çocukluğumdan beri Dömbüldek Suyu civarlarında yaptığımız piknik türü
gezileri hatırlarım. Herkesin neredeyse tüm Türkiye’nin bildiği bir kaynak
suyudur Dömbüldek. Sonraları Belen Pınarı da benzer ünü
yakalamıştır. Derler ki bu pınarların suları böbrek taşı rahatsızlığı çekenlere
iyi gelir, şifa verir. Hasta bu sudan içtiğinde, taşlarını dökmede bir tür
rahatlık ve kolaylık bulur.
Seyrek’ten
Kerpe’ye oradan Kefken ve Cebeci’ye dek gençlik anılarım vardır. Anılarım bir
yerlerde kopmuş, kesintiye uğramıştır. Başka yerlere aşklarım başlamış, oralara
daha fazla gider olmuşum. Akçakoca ve çevresine, Kaş’tan Didem’e oradan ta
Foça’ya dek. Ama şimdilerde sık sık duymaya başladığım Çamkonak, Sarısu
ve Miço Koyu benim için keşfedilmemiş yerlerdir. Şile’den Ağva,
Akçaova, Kandıra, Kaynarca, Karasu, Kocaali
ve Akçakoca’ya kaç sahil turum oldu. Yada Kandıra’dan Şile’ye dek.
Kimselerin gidip denemediği yolları aldım. Geçilmeyen yerlerden geçip Ağva’ya
Şile’ye uzandım ama hep atlamışım bu üç yeri. Şimdi üzülüyorum neden buralara
ait anılarım yok diye.
Bağırganlı, Çamkonak, Sarısu, Seyrek & Miço
Koyu ve Öğrendiklerim Bağırganlı
Bağırganlı, bir iki kez gittiğim bir
uç sahil köyü. Kefken ve Kerpe ile karşılaştırıldığında daha çok bu yerlerin
kayalık uçlarını andıran ama kendine özgü kayalıkları olan bir yer. Yarım ada
benzeri uzanan yuvarlak koyu ve bu koyun güney tarafında yer alan kumsalın gerisinde ve çevresinde yapılar
sıralanmış durumdadır.
Burası çoktan tüketilmiş,
betonlaşmanın hücumuna uğramış bir yerdir. Yazlıkçıların konutları emekli
olanların konutlarına karışmış durumdadır. Açık rüzgarlara karşı savunmasız
olup Karadeniz’in yağmurunu bol alan bir köydür. Yağışlı havalarda aracınızı ve
kendinizi çamurdan korumak için hazırlıklı ve donanımlı olmanız gerekir.
Buraya
ulaşım
Geri
taraflar ağaçlık olmasına karşın Bağırganlı sırtları ve yarımada tepesi çıplak
ve keldir. Bir tek ağaç göremezsiniz bu kesimde. Beni en fazla etkileyen
sahilden güneye doğru ilerlediğinizde, uç taraflara yakın yerde bulunan kayalık
kesimdir. Buradaki bin bir şekilde bürünmüş kayalar deniz yüzeyinden oldukça
yukarıda kalmaktadır. Dalgaların dövüp parçaladığı kayalar türlü türlü biçimler
almıştır. Aradan eriyip giden toprağın çökmesi ile yeni oluşan boşluk ve dehliz
benzeri yerler ürkütücüdür. Güvenlik açısından gezerken dikkatli olunmasında
yarar vardır. Arazinin toprak yapısı
heyelana çok uygundur. Yamaçlara yapılan konut ve villa sahiplerinin buna ne
derece özen gösterdiklerini bilmiyorum ama yamaçlara doğru ilerleyen konutlaşma
ilerisi için tehlikelere gebe olabilir.
Çamkonak
Öğrendiğim
bilgilere göre Çamkonak, Kandıra’ya 30 km uzaklıkta Uzumkum
denilen yöreye yakın bir tatil yeriymiş. Yani neredeyse ta Karasu sahiline dek
uzanan bir alan. Pek keşfedilip bilinmeyen yani henüz tüketilmemiş bakir bir
yer. Sahil ve kumsalları açık Karadeniz’in haşin rüzgarlarına açıkmış. Ama yinede bir şeylere para harcayacak
kişilerin özel villa tipli konutlarını kurmaya başladığı bir yer. Kısa zamanda
tüketilecek bir yer. Ulaşımı uzaklığı nedeniyle kolay olmayan Çamkonak, kötü
olan yolu düzenlendiğinde sanırım Kerpe ve Cebeci gibi “Altına Hücum”
kasabalarını andıracaktır.
Buranın
başlıca özellikleri şöyleymiş; Sahillerinin Karadeniz rüzgarlarına açık olması
nedeniyle sörf ve rüzgar yelkeni sporuna uygunmuş. Denizden esen haşin
rüzgarlar Karasu sahillerine dek uzanan uzun kumsalındaki kumları karaya doğru
itiyor ve kumul tepeleri oluşuyormuş. Her yıl birkaç metre hareket eden kumul
tepelerine “Yürüyen Kumullar” denilirmiş.
Burada
olduğu sözü edilen Doğal Göl, bizim Ağva-Akçakoca turumuzda uğradığımız,
sapakta yer alan büyük levhada; “Acarlar Gölü, Doğal Hayatı Koruma Sahası” diye
yazan yer değilse o başka. Çünkü
yazın kilometrelerce fazladan gittiğimiz yolun sonunda olmayan, yazın kuruyup
çekilen boş, yemyeşil bir alandan başka bir şey görememiştik. İnşallah aynı
yerden söz etmiyoruzdur.
Sarısu
Sarısu’ya gelince, adını en sık
duyduğum ama bir türlü gidip göremediğim bir yer. Gidenlerin ballandırarak
anlattığı doğal ortamı, doğa-severler için inanılmaz özellikler ve güzellikler
sunuyormuş. Ağva’ya benzerliğinden söz edilen bir sahil köyü. Ağva da bilindiği
üzere denize geniş ağızlarla birleşen iki çayın ortasında kurulu bir yerdir.
Oradaki çayların da suları bulanık ve koyu sarı rengi andırır. Sarısu
levhasını Kandıra’nın Battalgazi Caddesi köşesinde görmüştüm. Kandıra'ya
tahminen 8 km. uzaklıktaymış. Babaköy denilen beldenin sınırları
içersinden akıp denize birleşen Sarısu Deresi’nin ucunda kurulu
bir sahil köyüymüş Sarısu. Sessiz akan sularında, dere, göl ve göletlerde balık
avını severler için sazan, levrek ve kefal bol bol bulunmaktaymış.
Kumsal
ve sahile ulaşmak için sazlarla kaplı dereyi geçmek gerekiyormuş. Ya nasıl
geçilecek! Doğal olarak tekne yada kayıklarla. Hatıralarım arasında olan ve Keçi
Adası yada Prens Adası denilen bir yer vardı Marmaris’e yakın bir
yerde. Burada da ulaşmak için kik benzeri ince uzun kayıklara binmek
gerekiyordu. Motorları pancar motordan bozma kayıklar 10 kişiye kadar yolcu
alırdı. Adada Roma yad Bizans döneminde kalma kalıntılar ve ufak bir de
anfi-tiyatro vardı. İşte orada olduğu gibi Sarısu’da da 8-10 kişi taşıyabilen
kayıklar sahile gitmek isteyenleri hizmet vermekteymiş.
Miço Koyu
Miço Koyu, kimselerin bilmediği
bir yermiş. Ben de bilmiyorsam oldukça bakir olmalı. “Bakir” dediysem
gerçekten de kelime anlamıyla “el değmemiş” olduğunu düşünmüyorum.
Mutlaka harcayacak fazla parası olan bir iki kişi gidip buraya da villalarını
dikmişlerdir. Miço Koyu adını nereden alır bilmiyorum. Ama adeta
denizcilikle yakıdan ilgisi olan bir köyden söz edilir gibi bir isim verilmiş
buraya. Kerpe ile Kefken arasında ormanlık alanda ilerleyip en sonunda “Cennet” filminde olduğu gibi cennet benzeri bir koya
çıkılmaktaymış.
Buranın
asıl özelliği Alanya’nın ötesinde yer alan bakir yer benzeri kayaların
oluşturduğu irili ufaklı lagunlarının yani küçük yada büyük doğal
havuzlarının olmasıymış. Dalgalar öylesine oymuş ki kayaları arada kırılıp
dökülen kayalarla boşluklar oluşmuş. Taş Havuz denilen ünlü bir kesimi
de varmış. Kayalık yerlerden atlamayı daha derin sularda yüzmeyi severler için
oldukça uygun bir yermiş. Açık denize cephe olmasına karşın etrafında bulunan
diğer kayalıklar sayesinde mendirek arasında kalan bir balıkçı sığınağı
gibiymiş. Suları dalgasız ve pürüzsüz. Yüzmek için inanılmaz zevkli ve uygun.
Benim en fazla görmek ve uzun saatler harcamak istediğim yerlerden birisi Sarısu
diğeri ise Miço Koyu’dur. Bakalım Allah ne zaman nasip eder bana buraları görüntülemeye
ve gezmeye.
Ve Seyrek
Seyrek, Kandıra’dan Şile-Ağva
Yolu ile gidilen bir yerdir. Kefken ve Kerpe ile karşılaştırıldığında batı
tarafta kalır. Benim bildiğim ve hatırladığım Seyrek, upuzun kumsalı olan, en
uçta kale kalıntıları ile inanılmaz bir doğa köşesiydi. Denize birleşen
dersinde balık yavrularını görmek ve izlemek olasıydı. Şimdilerde hala var
mıdır, suyu temiz midir bilmiyorum ama Kefken’de Kovanağzı mevkiinde akan
derenin bir lağım deresi haline dönüştüğünü görmek beni ürpertmişti. Seyrek
Kayalıkları aslında dalmak için en uygun bir yer oluşturmaktadır. Benzer
ortamlar Kefken ve Kerpe’de de vardır ama burası bir başka güzellikledir.
Seyrek’in eski adı Sirek’miş.
Sonraları bu biçimi almış olmalı. Vaktiyle Seyrek Kalesi’nde önemli ticari
hareketler yaşanırmış. Ama kalıtılar Akçakoca Ceneviz Kalesi’nde
olduğu gibi o denli belirgin sayılmaz. Aslında onarılsa ve alan piknik halanı
şekline döndürülse oldukça ilgi toplayacak bir yer olabilir.
İzmit D-100 Karayolu’ndan Kandıra Yeni Yolu’na
Kandıra yöresi sahil
kesitini görüntülemek istiyordum. Bekarlık günlerimden sonra birkaç kez gittik
Kefken tarafına. Ne Seyrek’i ne Cebeci’yi ne de Kefken ve Kerpe’yi son halleri
ile biliyordum. Erkenden yola çıkıp, yol boyunca resim çekerek dolaşmak
istiyordum. Ali Osman bey ile gidecektik. Yeni Kandıra Yolu’ndan birkaç gez
geçtik. Ama Kandıra’nın ayrıntılı görüntülerini alma fırsatım olmamıştı hiç. Bu
kez tüm ayrıntıları ile görüntüleyeceğim.
Sabah
06:30’da evden çıktık. Buzluk ve çantalarımızı hazırladık. Arabanın bagajına
yükledik. Yüzme malzemelerimizi de çantaya koymuştuk. Sarıyer Börekçisi’nde
kahvaltı yaptık. Çay için erkenmiş. Limonata içtik. 3 milyon TL ücret ödedik (E
1,601,000). Akça Cami yanından, Belediye Plaza doğusundan geçen yoldan aşağıya
inip, Uğur Mumcu Parkı trafik ışıklarından D-100 karayoluna çıktık. Yeni Gölcük
Yolu, uzun yıllar süren düzenleme içindeydi. En sonunda geçenlerde bu kesim,
üst yolu bağlantı işleri tamamlanıp trafiğe açılmıştı. D-100 yolu üzeri Gölcük
Sapağı kapatıldı. Bursa Yolu böylece kent dışına taşınmış oldu. Bu yola Kandıra
Yolu deniliyor. Kandıra’ya dek yapılan yol otoyol alt köprüsüne dek
getirilmişti. D-100 yolu ile otoyol arasında kalan ve Bekirpaşa’yı, Yahya
kaptan Mahallesi, Yeni Garajları birbirine bağlayan ara yol da tamamlanıp
hizmete girmişti. Son bağlantılarla bu kesim harika oldu denilebilir. Ama bu
proje acaba kaç yıllık! 100, 200? Türkiye de hiçbir proje yada plan uzun
soluklu olmaz, hele yüz yıllık düşünen kafalar hiç olmaz. Şimdi Yuvam Akarca,
Bayındırlık Gündoğdu ve Dünya Bankası Deprem Konutları alanı için yapımı devam
eden bir yol çalışması var. Kandıra Yolu üzerinden geçecek üst köprü ile
bağlantısı tamamlanacak. Bu yolda devreye girdiğinde, bu kesimde inanılmaz bir
trafik oluşacak. Bu proje olmasaydı bu bölgenin ulaşımı nasıl çözülebilirdi
Allah bilir.
Kandıra
Yolu, Kandıra’ya bağlı tüm köyleri ve yeni yerleşim yerlerini rahatlattı.
Özellikle İzmit Körfezi’nin tüketilmesi ve deprem felaketinin ardından Kandıra
sahil köyleri olan Kerpe, Kefken, Cebeci, Seyrek ve
Dikili köyleri moda oldu. Bu köylerin Kandıra’yı geçtiğini düşünüyordum.
Ne duruma ulaştıklarını bugün yapacağımız görüntüleme turunda öğrenmiş
olacağız. Kerpe, Seyrek ve Dikili yıllardır görmediğim yerler. Kerpe ve Cebeci
ise son 10 yıl içinde seyrekte olsa gidip gördüğüm, değişimlerini izlediğim
tatil yerleri.
Kandıra Bağlantı Yolu
Kandıra
bağlantı yolu T.C.’nin yüz yıllık başarılarından birisi dersem yalan olmaz.
Doğa yapısı ve toprak yapısı oldukça farklı olan bu bölgede, kalıcı bir yol
çalışması yapmak gerçekten zor olan bir işti. Bölgede yer alan dağlar yaşlı ve
yayvan dağlardır. Dağlar Karadeniz’e değin yüksekliklerini korurlar ama dik ve
aşırı yamaç değildirler. Yassı ve yaşlanmış dağlardır. Yükseklik ve tepelere
tırmanmak görsel olarak zor gibi görünmez. Ancak toprak yapısı, toprağın
akmasına, göçmesine, dibe doğru batmasına ve erozyona uğramasına yol açacak
yapıdadır. Bu nedenle eski Kandıra Yolu olanaklar oranında çok girdi-çıktılı,
dar ve uzun süreli dayanacak şekilde
yapılmıştı. İki aracın yan yana geçmesi yada fazla taşıt akışını taşıması
olanaksızdı. 40 Km.lik yol 2 saatte ancak aşılabiliyordu. Yeni yol ile
giriş-çıkışlar ortadan kaldırılmış, tırmanma bölgeleri düz yollarla iki şerit
halinde aşılmış, vadi ve uçurumlar viyadük türü ara bölmelerle geçilmiş ve
toprak yapısı aşırı hareketli ve kaymaya eğilimli alanlar farklı dolgularla
desteklenmiş.
Ama yine de yolda oluşmuş
çöküntü, kayma ve akmaları fark ediyor insan. Yöreye özgü ağaç yapısının ısınma
ve ekime açık alan biçime sokulması için kelleştirilmesi sonucu alan Karadeniz
kesimine az bir mesafe kalana dek erozyona uygun hale getirilmiş. Küme küme, uzak yada yakın uzaklıklarda
görülen ağaç ve ormanlıklar yöreye özgü ağaç türleri hakkında bir fikir
vermektedir. Yıllar önce buğday ve ayçiçeği ekimi için kelleştirilmiş düz yamaç
ve tepeliklerde artık bu bitkileri göremiyor insan. Yerine yer yer yeni moda
olan fındık ağaçları ayrıt edilebiliyor. Meşe, Karaağaç ve Selvi. Benim en
fazla gördüğüm ağaç türüydü. Sonradan ekim olan Çam ağaçları ise yöreye uygun
ağaçlar değildi. Orman Bakanlığı denetim ve öncülüğünde Karadeniz sahil kesiminde yer alan çam ağaçları da
kanımca yöreye özgü değildirler. Kendiliğinden çıkmış ve fundalıktan orman
şekline dönüşmeye çabalayan bölümler bunun kanıtı gibi. Bunu kandıra Babatepe
bölgesinde görmek ve gözlemlemek olanaklıdır.
Kandıra’da Geçmiş Anılarım ve Karşılaştırma
Görüntüleme
planımızda önce Kandıra vardı. Kandıra’dan hep geçmiş yada konaklamıştık ama
ayrıntılı bir görüntü alma şansı yakalayamamıştım. Yinede var olan görüntüleri
ise geçen zamanlarda Belen ve Bağırganlı’ya giderken yada
Ağva-Karadeniz Ereğlisi gezisi sırasında almıştım. Kandıra Yolu, kentin doğusuna kaydırılmıştı.
Eski girişin hemen doğu taraflarında 1 km kadar uzağında harika bir bağlantı
yapılmış. Yol Kefken-Kerpe’ye doğru
devam ediyordu. Bir yol ise Adapazarı-Kaynarca tabelası ile gösterilmişti.
Diğer yol ise Kandıra merkeze giden yoldu. Eski zig zaglı ve her iki yanı
ağaçlı yol ise daha aşağıda kalmıştı. Ünlü Kandıra eski yokuşu ise ortadan
kalkmıştı bu bağlantı ile.
Arabamı
eski İzmit Yolu üzerinde, Hükümet Konağı’nın yani Kaymakamlık Yapısı’nın güney
tarafından inen sokağa bıraktım. Tam da konağın bahçe kapısının hemen alt
tarafına. Eski Hükümet Konağı’nın güney-batı tarafına dikdörtgen şeklinde yeni
bir yapı dikilmekteydi. Olasılıkla bu, yeni konuta dönüştürülecektir. İlçe
Emniyet Müdürlüğü yapısı ise biraz daha kuzeydeydi. Girişi hemen yola
açılıyordu. Yeni yol projesi ile Kandıra merkeze girişler bitmiş, esnaf bundan
oldukça fazla etkilenmiş. Bu haberleri basından okuyup öğrenmiştim. Hatta
Kaymakamlık İzmit’ten Kandıra’ya uğramadan sahil köylerine giden toplu taşıma
araçlarına yasak koyma kararı çıkartmış ve uzun süre bu konu tartışılmıştı.
Esnafın ve gelir kaybına uğrayan diğer kesimin seslerini yükseltmelerine karşın
bu durum değişmeyecektir. Kandıralılar kendilerine yeni yol ve yöntemler bulmak
zorundadırlar. Bu hep böyle olmuştur. Gebze, İnönü ve Bozüyük ilçeleri Kandıra
konusuna en uygun ve yakın örneklerdir. Sahil köyleri her ne kadar şu anda
Kandıra’ya bağlı iseler de yakında bu köyler bir şekilde ilçe olacaklardır.
Burada oturan yada yazlığı sahip olan farklı kesitlerden insanlar, bunun
savaşımını verecektir.
Şu
anda Ağve-Şile Yolu ve Bağırganlı kesimi zorunlu olarak Kandıra merkez yolunu
kullanmaktadır. Ama yeni yol ile Ağva-Şile Yolu’da mutlaka kent merkezinin
dışına çıkartılacaktır. İleride oluşabilecek ve biçimlenecek şeyi görür
gibiyim. Yeni bağlantı yolları kenar ve
yakınlarında arsa, tarla ve bahçeleri olan aileler ya buraları ticari kullanıma
uygun şekle getirecek ve konutlar yaptıracaklar yada başkaları buraları satın
alıp biçimlendirecektir. Her ne olursa olsun ticari kesim bağlantı yollarının
etrafında şekillenmeye başlayacaktır. Yasak ve savmalarla sahil köylerine
gündelik yada kalıcı tatilcilerin doğrudan ulaşmalarının engellenmesi ve
merkeze girmelerinin sağlanması ve böylece eskiden var olan alışverişin devam
ettirilmesi kolay sürdürülecek bir yöntem değildir. Tatil köyleri gün be gün
gelişip büyümekteler ve yakın gelecekte buralar Kandıra’dan bağımsız beldeler
haline dönüşecekledir.
Kandıra’yı
ilkin eski İzmit ve Adapazarı giriş yolu civarlarından başladım görüntülemeye.
Etrafı ağaç ekili yol sabahın sessizliğinde o eski güzelliğini korumaktaydı. Bu
yollardan tektükte olsa araçlar gelmekteydi. Sonra merkez civarında olan küçük
bir parka girdik. Parkın ortasında buralarda yaşamış eski medeniyetlerden
birilerine ait lahit kapağı ve gömü kısmı çeşme haline dönüştürülmüş kalıntıyı
görüntüledik. Benzer mezar taşlarına Namazgah ve Şehir Er Ahsen Budak
Parkı’nda da rastlayacaktık. Sayıları azda olsa eski Kandıra Ahşap
Konutları’ndan geriye kalanları görüntülemeye çalışarak Namazgah Caddesi’ne
çıktık. Bu yol Kandıra Deresi’nin batı tarafında kalan ve tıpkı
İzmit’te olduğu gibi Namazgah olarak adlandırılan alana gidiyordu. Kandıra
Deresi üzerine bir köprü yapılmıştı geçiş için. Namazgah kısmı Kandıra Deresi’nin
güney tarafında, Şehit Er Ahsen Budak Parkı ise kuzey tarafında kalıyordu.
Parkın kuzeyinde doğudan batıya doğru Şile-Ağva ve Bağırganlı yolu uzanıyordu.
Bu yol oldukça güzeldi. Kentim toplu konutları yada apartman evleri daha çok bu
tara kaymış durumdaydı. Oto sanayi ve diğer bazı kamu kurumları bu yolun güney
tarafında kondurulmuş durumdaydı. Dere Kandıra’yı ikiye bölüyordu. Dere boyunca
ve dere yatağı içersinde kalmış yeşillik ve ağaçlar yer alıyordu. Ama dere suyu
inanılmaz kirli ve içersi atılmış çer çöplerle, plastik esaslı pisliklerle
doluydu.
Geçmiş ve Yakın Tarihi
Kandıra hakkında şu ana dek
okuduğum en güzel ve derli-toplu bir yazı yada çalışma, aslen Kandıra’lı olan
gencecik bir kişinin kaleme aldığı ve derece alan çalışmadır. Çalışmada
Kandıra, sosyal, kültürel, parasal ve yere yer yakın tarihi ele alınmaktadır.
Bir tür saha çalışması yapılarak, yaşayan kişilerin ağzından yada bazı
kişilerin hatırladığı anılardan yararlanılmış.
Ortaya harika bir eser çıkmış. Zaten çalışmanın adı da yakın tarih ve
sözel tarih denemesidir. Yazıyı merak edenler için adres, Internet ortamında
şöyledir; http://www.tarihvakfi.org.tr/toplumsaltarih/genctarih/2000/mansiyon01/dogan.asp
Ancak
Kandıra tarihi hakkında derli-toplu bir bilgiye ulaşamadım. Burada ta Roma
döneminden Bizans’a ve ardından Osmanlı İmparatorluğu dönemine kadar uzanan
yaşamların izlerini bulmak olasıdır. Adı eskilerde sadece Kentri olduğu
şeklindedir. Eski adı Sirek olan bugünkü Seyrek’te yer alan
tarihi kalıntılar ve sahildeki Roma Kale kalıntısı buranın ticari bir merkez
olduğunun işaretidir. Kalenin bir Ceneviz mi yoksa Roma kalesi mi
olduğuna dair kesin bir bilgim yok. Çamköy, Safalı ve Kumköy’de
yer alan tarihi yıkıntılar ve özellikle bir zamanlar bulunup İzmit Müzesi’ne!
gönderilen Kumköy’de ki insan heykellerinin olması buraların aslında ta Bitinya
İmparatorluğu zamanlarından itibaren önemli sahil köyleri olduğunun
kanıtlardır. Yani sıralama yaparsak, Bitinya İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu,
Ceneviz hakimiyeti Evresi, Bizans İmparatorluğu ve Osmanlı Yönetimi. Oldukça
zengin bir geçmişe sahiptir Kandıra ve bağlı sahil köyleri.
Orhan Bey Hazretleri Camii
Kandıra Deresi bir tür kavşaktı bu
kesimde. Eskilerde, çok eskilerde beldenin Osmanlılarca ele geçirilişinde ana yerleşim
burada kümelenmiş olmalı. Daha sonraları doğu tarafta kalan ve uzun süre belde
merkezi olan tepelere doğru yayılmış olmalı. Kandıra-Şile-Ağva ve İzmit
Kavşağı parkın kuzey tarafında bir üçgen oluşturmaktadır. Batıya doğru
giden yol Şile-Ağva’ya, dere boyunca güneye doğru uzanan yol İzmit yönüne ve Kandıra
Garajı’na, doğuya doğru uzanan yol ise merkeze doğru gitmektedir.
Merkeze giden yolun sağ tarafında yani ikiye ayrılmadan önceki güney köşesinde
tarihi Orhan Bey Camii yer almaktadır. Cami çok eski olmasına rağmen
bakımlı ve korunmuş durumdadır. Minaresi bombeli şapkası ile ilginçtir. Her
yerde olduğu gibi bu caminin de dört bir tarafından yol geçirilmiştir. Cami
bahçesi için ayrılmış alanlar ya hep yola dönüşmüştür yada tıpkı İzmit
Çınarlı’da yer alan tarihi Urgancı
Namazgah & Şehit Er Ahsen Budak Parkı
Kandıra Deresi’ni aşıp
Namazgah kısmına geçince karşımıza ilkin iyi düzenlenmiş ve bakımlı çay bahçesi
çıktı. Dar yolun sağ tarafında basketbol yada mini futbol sahası vardı. Bu
sahanın daha batı köşesinde ise bir yapı. Bu yapının kuzey tarafı ise Şehit
Er Ahsen Budak Parkı’ydı ve Şile-Ağva Yolu ile paraleldi. Park pek
bakımlı değildi. Parkın dere tarafında ama çocuk parkı alanı olarak ayrılmış
yerin doğu köşesinde yine lahit kapağından oluşturulmuş bir çeşme vardı. En
azından camiye dönüştürülmüş kilise yada ibadet yerleri gibi bir işlev
verilerek korunmuş oluyorlar aksi durumda kırılıp yok olacaklardı diye geçirdim
içimden. Lahit kapağı ikiye kırılmıştı. Diğer kısmı park kapısında giden patika
yolun bir köşesinde sergilenmişti.
Namazgah
alanında yer alan ve güney tarafta kalan Çay Bahçesi’nin ve kuzeyde kalan
yapının en son ucunda iki yaşlı Meşe Palamut Ağacı vardı. Ağaçlar oldukça
yaşlı görünüyorlardı. Ağaçların altında ise derme çatma kulübe benzeri bir
baraka. Ve kaldırım taşı kenarında pek dikkat çekmeyen, kirlenmiş bir levha taş
üzerinde ise pek düzgün olmayan harflerle bir ibare yer alıyordu. Yazıda yazım
kuralları yada satır başı benzeri özellikler yoktu. Düz bir yazı biçiminde
yazılmıştı. Ben hep onca atılan bedava, bol kese nutuk ve söylemlere rağmen
atalarımızın izlerini taşıyan ve yazılı kanıtlar olan pek değerli nişan, yer,
ağaç, yapı, medrese, çeşme, cami, köprü ve benzeri mirasımızın içinde bulunduğu
durumlara tanık olunca üzülürüm. Keşke derim, insanlarımız konuşacaklarına
gidip bir şeylere karınca kararınca sahip çıksalar da, ata yadigarı
değerlerimiz korunup kollansa. Metni aynen aktaracağım. Yazı büyük harflerle yazılmıştı:
“ORHAN GAZİNİN KUMANDANLARININ ANISINA MEÇHUL DEDE NAMAZGAH MESİRE YERİNDEKİ BU ALAN VE AĞAÇLAR 650 SENELİK OLUP
OSMANLI DEVLETİNİN 1299 YILINDAKİ KUMANDANLARI TARAFINDAN DİKTİRİLMİŞTİR.”
Orhan Gazi zamanlarında Marmara
Bölgesi’nde belli yerlerin fethedildiğini, özellikle İzmit Kalesi’nin çok
zorlandığını ve en son miladi 1337 yılında ele geçirildiğini biliyoruz.
Kumandanlarından Akçakoca Bey ve silah arkadaşları bölgenin kısım kısım ele
geçirilmesinde görev almış kişilerdir. O nedenledir ki Akçakoca Bey adı
Bolu’dan İzmit’e dek pek çok yerde geçmektedir. Kandıra’da da Babadağı
denilen tepede Akçakoca Bey’in mezarı ve onun anısına yapılmış bir çandı türü
ağaç mescit olduğu aktarılmaktadır belli belgelerde. Burada yer alan ağaçların
o zamanlar Orhan Bey adına dikildiği ve adına yapılan cami için seçilen yerin
Kandıra Deresi’ne yakın olması, alanın o zamanlarda daha çekici ve daha
yeşillik olduğu düşüncesini kuvvetlendirmektedir. Fetihlerden sonra, adına en
fazla anıt ve cami yaptırılan Osmanlı sultanı Orhan Bey’dir. Osmanlı’nın ilk
zamanlarında beyler Bey olarak anılırdı. Sultan yada Padişah unvanları daha
Araplardan ve Farisilerden (İranlı) girmemişti dilimize.
Kandıra’nın Eski Kesitleri
Orhan
Camisi’nin bulunduğu yerden Battal Gazi Caddesi, Sarısu’ya giden
yol tarafları ve Milli Egemenlik Caddesi boyunca görüntü alarak tekrar
Kandıra merkeze doğru geldik. Burada oldukça görkemli bir cami yer alıyordu.
Cami önünde park etmiş römorklü traktörde karpuz satılıyordu. Sokağın sağında solunda ise tezgah açmış
sebze meyve satan satıcılar. Erken saatler olduğu için pek hareket yoktu ama
ilerleyen saatlerde kalabalığın artacağından emindik. Merkezde, tüm yönlerden
gelen yolların düğümlendiği köşeye geldik. Burada yapılar biraz daha
yükselmişti. Bir apartmanın önünde Kefken-Kerpe levhası yer alıyordu.
Buranın sağ tarafında bir yapının ikinci
katında çay bahçesi vardı. Burada soluklanıp çay içtik. En eski kesimdi burası.
Eskilerde, Kefken ve Kerpe’ye gidişte araçlardan burada inilir, ileride sokak
arasında bekleyen dolmuşlara binilirdi.
Askeri Kışla & İtfaiye Garajı
Askeri Kışla, Kerpe-Kefken Yolu
üzerinde kuzey tarafta kalıyordu. Kışla kapısı izne çıkmaya çalışan erlerle
doluydu. Askeri bölge olduğu için görüntü alma şansım yoktu. Askeri Kışla,
Kandıra ticari yaşamında yadsınamayacak etkiye sahiptir. Hafta sonraları izne
çıkan askerlerin çoğu günlerini burada para harcayarak geçirirler. Alım-satım
işleri burada yapılır. Burada askerlik görevini yapan askerleri ziyarete
gelenler, ulaşım için para harcarlar. Buraya gelince masraf yaparlar. Bunlar
hep kandıra iç ticareti için önemli konulardır. Ben batı tarafta kalan ara
sokaklardan tekrar merkez kısma geldim. Dönüşte Kandıra İtfaiyesi’nin
sokak kenarında derme çatma barınağına rastladım. Görüntü inanılmaz basit ve
iptidaiydi. Ancak eski bir araç
dikkatimi çekti. DAF marka araç. 1965 yılı yapımıymış ve daha
yeni gibi duran sonradan yapma Ford marka araçlara göre daha işlevselmiş.
Görüntüsünü almamak ona üzüntü vermek diye düşündüm. Görevli itfaiyecilerle
kısa sohbet sonrası ayrıldım. Düşünülse itfaiyede yer alan emektar DAF aracı
bir müze haline dönüştürülebilir ve korunarak saklanabilirdi. Ne olacaktı
yarınlarda, hurdaya çıkartılıp satılacaktı işe yaramaz diye.
Kandıra Festival Etkilikleri & Unutulan
Değerleri
Kandıra’da
daha geçen hafta yapılan bir festival etkinliği vardı. Seçilen tanıtım konuları
ne derece eksik ve yersizdi bence. Sunulacak ne denli fazla değerleri ve
zenginlikleri vardı Kandıra’nın aslında.
Kandıra’nın antik geçmişi ve bu zamanlardan kalan kalıntıları, Kandıra
Deresi, Namazgah’ı, Kandıra Yoğurdu, Kandıra Bezi, Ahşap Konakları, Kandıra
Giyim Tarzı ve diğer tarihi eserleri. Hele Babadağ ve Akçakoca Bey’in Anıt
Mezarı ile yakın silah arkadaşlarının türbeleri ve onlar adına yaptırılmış
mescit! Ama tanıtımlar ve benzeri işler için pek para bulunamaz. Değerlerin
korunması ve kollanması içinde yeterli istek ve para bulunamaz. Bunun yerine
daha havalı dıştan destekli görsel ama pek etkisi olmayan işlere kafa yorulur.
İstenen sonuç hemen şimdi beklentisidir. Paraya dönüşecek sonuç. Etkinlik
yapılacak ve paralar hemen akmaya başlayacaktır. Ama uzun soluklu işler sabır,
beceri ve planlama gerektirir.
Babadağ & Akçakoca Anıt Mezarı
Kandıra’dan
çıkıp Babadağ Tepesi’ne çıkacaktık. Yolunu bulmak için bir iki
kez sorduk yolu. Giriş yerinde Orman Bakanlığı’nın bir levhası yer alıyordu.
Solunda ise bir sera ve çiçek bahçesi. Tepeye gidiş ağaçlar arasından bozuk bir
toprak yollaydı. Ama güzellik harikaydı. Tepeyi dolanarak ilerleyen yol, en son
batı tarafından en tepe kısma ulaşılıyordu. Tepe aynı zamanda Türktelekom’un
yayın ve yansıtıcı direklerinin de dikildiği bir tepeydi. Kandıra ile Karadeniz
sahili arasında kalan ikinci, en yüksek noktaydı. Tepenin güney-doğu köşesinde
bir mescit vardı. Kapısında ise Baba Tepesi Akçakoca Mescidi, 5.5.1995.
Bu tepede bölgeyi fetheden Akçakoca’ya ait mezar ile yanına yapılmış çandı tipi
mescitten tarihi kitaplar söz etmektedir. Hatta bunun siyah-beyaz görüntüleri
de yer alır. Okuyup öğrendikten sonra hep gelip görmek istediğim yere
gelmiştim. Bu alana 1974 yılında bir anıt yapılmış. Bir levhada ise bu ifadeler
yer alıyordu: “Kocaeli
Anıt,
beyaz renkli konik biçiminde bir yapıydı. Sağ tarafında yani kuzey tarafında
tabanı geniş en uç kısmı biraz daralan uzun bir beton yer alıyordu. Konik
biçimin taban kısmı aralıklı beton ayaklardan oluşmaktaydı. Beton ayakların
üstünde ise, bu ayakların arasında yer alan kısımlar kesilip yukarı doğru
kaldırılmış biçimde yapılmıştı. Anıtın tam ortasında ise mezar yer alıyordu.
Akçakoca’nın yakın silah arkadaşları adına ise bir türbe yer alıyordu. Mescit daha aşağıda güney-doğu köşede
kalıyordu. Alanın batı tarafında ise üç tane yüksek anten vardı. Anıt Mezar’ın
doğu tarafında ize üzeri toprakla örtülmüş, havalandırma bacaları bulunan bir
su deposu yer alıyordu. Su Deposu’nun hemen kuzey tarafında ise olasılıkla
buraları korumakla görevli kişi için yapılmış yada yaptırılmış bahçe içinde bir
konut vardı.
Anıt
Mezar’ın etrafı az yükseklikte tel ile çevriliydi. Mezarın bulunduğu yere giriş
batı tarafından verişmişti. Merdivenlerle çıkılıyordu. Biçimi bir tavaya
benzetebilirsiniz. Mezar mermer taşlarla yapılmış ve süslenmişti. Anıt Mezar’ın
etrafı çepeçevre boşlukla çevriliydi. Kuzey tarafı daha ağaçlıktı. Ağaçlık ve
gölgelik olan bu kesim piknik yapanlara ayrılmış ve piknik masaları ve
sandalyeleri ile donatılmıştı. Kahvaltılarını hazırlayan bir gurup vardı.
İstanbul’dan gelmişler. Sürekli olarak buraya gelirlermiş. Ben ise bir İzmitli
olarak ilk kez geliyordum Akçakoca’nın Mezarı’nın bulunduğu Babatepe’ye. Mesire
yada piknik yapmak için çok uygun bir yerdi burası. Tepeden kandıra ve
çevresini görmek, geniş yeşil alanları izlemek çok harikaydı. Kuzey tarafta
ağaçlar arasında Kefken ve Cebeci sahilleri görülebiliyordu çıplak gözle ama bu
görüntüyü resme dökmek iyi ve kuvvetli bir lensi gerektiriyordu. Etraf
Karadeniz’den gelen bol yağışlarla yemyeşil bezeliydi. Ormanla kaplı yeşil bir
kesit uzanmaktaydı Karadeniz kıyılarına dek. Babatepe çok işlevli bir biçime
sokulmuştu. Bölge
Kerpe-Kefken
Sapağı’na gelmeden önce bir yol ayrımında duran araç ve yanında dikilen kişiler bize tanıdık
geldi. Huriye ve Hanife Bekir ile Kerpe’ye denize gidiyorlarmış. Burada
kahvaltı molası vermişler. Ablam evde kalmış. Arabayı almamızdan beri Bekir
Allah razı olsun geziyor ve onları da alıp gezdiriyor. Sorduğumda arabaya 10
milyon TLlik benzin koyduklarını, yanlarında da onar milyon TL olduğunu
söylediler. Hanife ise bende para yok dedi. Çıkartıp ona da 20 milyon TL
verdim. Yiyecek ve içeceklerini beraberlerinde getirmişler. Kerpe yolu levhası
kaldırıldığı için yolu şaşıranlar oluyordu. Kefken yolu doğuya doğru dönüp
ilerliyordu ama Kerpe yolu kuzeye doğru dimdik uzanmaktaydı. Kefken 10 KM yazan
levhaya rağmen Kerpe için bir levha yoktu. Biz önce Kefken ve Cebeci’ye gitmeyi
tercih ettik. Huriyeler ise Kerpe’ye gideceklerdi. Huriyeler uzun yıllar otobüs
ve dolmuşlarla sürekli olarak Kerpe’ye yüzmeye geliyorlardı. Biz ise Kentsa
Sosyal Tesislerinde yer alan havuzları tercih ettiğimizden, daha önceki
yıllarda bir iki kez Kefken ve Cebeci’ye gitmiş olsak bile Kerpe ve Seyrek
tarafına on-on iki senedir gitmedik dersek yalan olmaz. Kerpe’yi ben sadece bir
düşü gibi hatırlamaktayım. Ama Kefken ve Cebeci net olarak beynimin haritasında
yerlerini almaktalar.
Kurtyeri ve Kefken Sınırı
Kefken’e
girmeden önceki beldenin ismi Kurtyeri’dir. Kurtyeri Kefken Kumcağız’a
sınır bir köydür. Vaktiyle burada çok kurt varmış yolda arabamıza aldığımız
Kefkenli’nin aktardığı bilgiye göre. Adını bu öyküden almış olması kuvvetle
olasıdır. Kumcağız Kumsalı’nın ve burada yer alan alüvyonlu düz
alanın oluşmasını sağlamış olan dere Kurtyeri ile Kefken arasında sınır olmalı.
Kumcağız alanı ve Kumsalı benim ta gençlik günlerimden beri bilip tanıdığım
yerdir. Düzlüğün kuzey köşesinden akan sakin dere şimdilerde (Nihat) Erim
Tepesi olan bölümün kuzey-batı tarafında yer alan ve Orman Bakanlığı
Dinlenme Tesisinin yer aldığı tepeliğin ucundan denizle birleşmektedir. Ama
yazları derenin denizle birleşmesi, denizin kumsala ittiği aşırı kum tepeleri
ile tıkanmakta ve dere bir iç göle yani küçük mavi bir laguna dönüşmektedir.
Kumcağız
Kumsalı bölümünden kuzeye doğru tırmanan yol ikiye ayrılır. Birisi Adapazarı
tarafında sahil kesiminde yer alan köylere uzanır. Bu yolun alınması pek
önerilmez. Oldukça bozuk ve kötü olduğu
söylenir. Üç yol ağzının kuzey tarafında ise Kefken Mezarlığı yer almaktadır.
Sola doğru giden yol bizi Kefken’in hala salaş ve düzensiz merkezine götürür.
Taştan duvarlı, 1876 yılı yapımlı olduğu yazılı eski Kefken Camii giriş yolunun
sol tarafında kalır. Köy merkezini oluşturan dar alanda satıcılar, tezgahları
ve park etmiş araçlarla gelip geçmekte olan araçlar bir karmaşa
oluşturmaktadır. Yol ileriye doğru uzanır kuzey-doğu yönünde. İleride sol
tarafta Orman Bakanlığı’na bağlı piknik yapılan koru yer almaktadır. Korunun
yol tarafında çadırlar ve etrafında hareketli insanlar. Bu korunun az
ilerisinde batı tarafta sahil kesiminde ise K.K.K. Kefken Yerel Eğitim
Merkez Komutanlığı Dinleme Tesisleri yer almaktadır. Tesislerin kuzey
tarafında ise küçük bir kumsal kalmış durumda. Kumsalın güney tarafından bir
dere akmaktaydı. Şimdilerde evsel atıklarla karışık lağım suları ile dolu bir
derecik olmuş. Denize birleşme yeri de kumlarla dolduğu için denize dökülemeyen
bir su birikintisi gibi durmaktaydı. Eskilerde bu dere yazın dahi deniz suyunu
akıtırdı. Denizden dereye doğru yada tersine küçük balıklar geçiş yaparlardı.
Suyu berrak mı berrak, cam misaliydi. Hatta yaklaşık beş sene öncesine dek,
buraya yakın bir pansiyonda geçirmiştik hafta sonunu. Ve o zamanlar bu kesimden
denize girdiğimizde dahi hem dere hem de deniz inanılmaz derecede iyi
sayılırdı.
Kovanağzı & Dalgakıran
Şimdilerin
Erim Tepesi olan tepenin kuzey kesiminde bir bölüm vardı. Daha kuzey tarafta
kalan ve adı Capri olan kayalık burun ile Erim Tepesi arasında
kalan kumsala Kovanağzı denilirdi. Sonraları buraya dalgakıran yada
mendirek, yani balıkçı tekneleri için bir sığınak yapılmıştı. Sığınağın
yapılması bu bölümde yer alan harika denizi öldürdü. Barınağın güney tarafı,
tepenin denizle birleştiği kayalık kesime kadar betonla kaplanmış ve teknelere
yanaşma iskelesi haline dönüştürülmüş. Kuzey tarafı da yine balıkçı tekneleri
için kızaklarla donatılmış. Burada hurdaya yada bakıma çekilen tekneler terk edilmiş
durumda bekliyordu. Mendirek içinde kalan bölümün kara ile birleşen bölümünde
bir arıtma tesisi yer almaktaydı. Arka tarafında ise çay bahçesi vardı. Kordon
boyu gibi uzanan sokak üzerinde ise Pazar Pazarı kurulmuştu. Köylüler
ürünleri ile birlikte dışarıdan getirilen diğer ürünler ve başka gereksinim
duyulan malzemeleri satmaktaydılar. Adının İskiprot olduğunu öğrendiğim
balıkları ağlardan ayıklayan bir balıkçı geçle söyleştik. Ağlara takılmış
yengeçleri denize değil de betonun üzerine atıyordu. Neden denize değil de
karaya attığını pek anlamış değildim. Erim Tepesi tarafında Balıkçı
Kooperatifinin olduğu yazılı bir tabela asılı bir baraka benzeri yapı vardı.
Giriş yolunun sağ tarafında ise bir Balık restoranı.
Erim Tepesi & Ulu Meşe Ağaçları
Erim
Tepesi’ne giden yola girdiğimde gençlik yıllarım aklıma geldi. Mazot parasını
aramızda denklediğimiz arkadaşın Enter marka kamyonetinin arkasına
doluşup gittiğimiz yada yine pek yakıt parası ödemediğimiz bir büyüğümüze ait
büyük kamyonun kasasına doluşup gittiğimiz Erim Tepesi. O zamanlar buraya Kefken
Tepesi derdik. Bu tepede yer alan uru Meşe Palamudu ağaçlarının altında
çadır kurara bir iki günümüzü burada geçirirdik. O zamanlardan bilirim
Kefken’in sivrisinekli ve yağmurlu gecelerini. Beklenmedik anlarda birden
yağmur boşalıverir de biz kamyon kasasının içine brandanın altına sığınırdık.
Denize girdiğimiz yer Orman Bakanlığı’nın Dinlenme Tesisleri’nin güney kısmı
olurdu. Bu alan Kefken Koyu’nun en güney-batı ucuna dek kumsaldı. Erim Tepesi
Kefken’in her tarafına görsel olarak hakim bir tepeydi. Buradan denizi gece
yada gündüz izlemek olağan üstü harika bir olaydı. Hele akşamları gün batımını
ve geceleri ise yıldızlarla ayı izlemek doyumu olmayan bir zevkti. Şimdilerde
aradan onca yıl sonra, tepenin özel konutlarla dolu olduğunu görmek beni
şaşırtmadı. Sevindiğim durum ulu meşe ağaçlarının bir şekilde korunmuş
olmalarıydı. Tepe ile Orman Bakanlığı’na bağlı olan ve sık ağaçlarla bezeli
kesimin ortasından dar bir sokak denize dek indirilmiş. Bu yolun sağ tarafında
ise özel konutlar kondurulmuş. Birde bizim dahi evet gelip bir iki gece
kalabilir dediğimiz bir pansiyonda vardı. Dört yataklı bir odanın gecesi 25
milyon TL. (E 1,601,000 TL), altı yataklı odanın ise bedeli 25 milyon TL imiş.
Burada oda bedelinde kahvaltı yok. Böyle bir güzellik buralara gelmemiş. Yeme
içme sorununu kalan kişiler kendileri çözmekteler bir şekilde.
Pırıl Pırıl Köşeler ve Düzenli Dinlenme Yerleri!
Erim
Tepesi’nin dört bir yanını, anılarımı da canlandırarak dolaştım ve görüntüledim.
Batı ucunda yer alan konutlar daha geride yapılmışlardı. Olasılıkla
güvenlikleri için yapmışlardır bunu. Kayalık kesim, ufalıp parçalanan tarzdadır
burada. Tepenin zaman içinde çökmesinden korkmuş olmalılar. Tepenin etrafında
bırakılan alanlara belediye yada köy yönetimi oturma bankları yerleştirmiş yada
betondan oturacak yerler yapmış. Etraf o denli temiz, bakımlı ve korunmuştu ki,
bunu ancak biz Türkler başarırız dedim gururla. Gözüme çarpan, çağımızın
çözümsüz belası olan plastik ve alüminyum esaslı ambalaj atıkları, boş içecek
kutu ve plastik şişeler ve kırılmış şişe atıklarının bizi sevmeyen karşı sahil
ülke insanlarının bir sabotajı olmalı dedim. Atıkların üzerlerindeki yazılara
baktım. Hepsi Türkçe idi. Demek ki Türkiye gıda ve içecek üretiminin dışsatımında
rekor seviyeler çıkmış olmalı dedim. Bu
gurur verici bir olay. Demek ki neymiş, sevgili kemal Derviş haklıymış. Türkiye
ekonomisi iyiye gitmiş ve ihracat patlaması yapmıştı. Yoksa biz temizlik imandan gelir diyen,
ülkesi ile gurur duyan “Ya sev ya terk et diyen” tertemiz insanlar kendi
oturduğumuz ve onca paralar dökerek konutlar diktiğimiz bu güzelim çevremizi
neden pisletelim ve kirletelim ki! Tepenin güney tarafında patika yol şeklinde
sahile inen bölüme gittim. Ali Osman bey burada kalmıştı. Yakın konutlarda
oturanlar burada güzel bir kamelya türü kısım yapmışlar. Akşamları mangal
yapmak ve sohbet için çok uygun bir köşeydi. Buradan, sözünü ettiğim dar patika
ile aşağıya inmek istedim ama kaymamak için basacağım yerlerde insan pislikleri
görünce vazgeçtim. Düşmanlığın da böylesi düşman başına dedim içimden. İnsan
Karadeniz’in ta karşı kıyısında gelipte nasıl buraları pisletir ki dedim!
Ülkemizin turizmden elde ettiği geliri çekemeyen komşu ülkeler ne hinlikler
yapıyorlar bize böyle!
Cebeci Kumulları & Ücrete Tabi Sahil
Şeritleri
Kefken’in
tekrar keşfedilmesi ve görüntülenmesi bitince Cebeci’yi de görelim ve
görüntüleyelim dedik. Mendireğin daha kuzeyine doğru ilerleyen dar yoldan
çıktıktan sonra yol sizi Cebeci’ye götürür. Yıllar önce dostum Orhan Emir ve
ailesi ile birlikte gitmiştik Cebeci’de bir kampinge. O zamanlar 1993 model 1,3
karbüratörlü Toyoto’m vardı benim. Cebeci merkeze yakın yerlerde de tektük özel
konutlar. Sahil bakir ve temizdi. Cebeci merkeze varmadan oluşmuş kumulları görmek
ne denli şaşırtmıştı beni. Köy yolu kötüydü ama bugünkü kadar değil. Kamping
alanında birkaç ağaç vardı. Salaş bir iki yapı ve duş kolaylığı. Geri planda
böğürtlen dikenleri ve aralarında kalmış yabanıl kızılcık ağaçları yada meyve
ağaçları. Böğürtlen toplayıp yemiştik. Cebeci’nin kumları rüzgarda insanın
ağzını burnunu dolduruyordu. Vücuda yapışan kumların çıkması da pek o kadar
kolay değildi.
Kumulları
görüntülemek için ilk sapaktan dönüp arabamızı park etmeye çalıştığımız anda
yanımızda bir adam belirdi. Park ücreti 5 milyon TL diyerek. Görüntü alıp
gideceğiz dedim. Araçtan inip yaklaşık yüz yada iki yüz metre yürüdüm. Tepelere
çıktım. Her taraftan resim çektim. Cebeci Merkez sahili, bir yay gibi güneyden
kuzeye doğru uzanmaktaydı. Sahilde insanlar ve güneş şemsiyeleri. Kumullar
arasında ilerleyen elleri kolları malzeme dolu insanlar. Sahile ulaştığımda
suyun berraklığı büyüledi beni. Bölgede sanırım en uzun ve geniş kumsal
Cebeci’de bulunuyordu. Yalnız Cebeci sahili farklıydı. Kara parçası daha geride
ormanla kaplıydı. Ama geniş kumsal tamamen kumul tepeleri ile kaplıydı. Önü
açık olan denizden esen rüzgarlar kumları karaya doğru sürüklemişti. Ve sonuçta
bu harika kum tepeleri oluşmuştu. Dönüşte para tahsil eden kişiyle laflamaya
başladım. Nasıl olurda sahil özel mülk olabilir dedim. Patron burayı kiralamış
ben çalışan biriyim. Gidin ondan öğrenin dedi. Buranın girişine yol kenarına
derme çatma bir levha asılmıştı. Ücrete tabi olduğunu belirten. Her yanaşan
araçtan 5 milyon TL isteniyordu. Biz vermedik ve ayrıldık. Ama diğerleri
zorunlu olarak ödüyorlardı. Ödemek istemeyenler ise daha geride uygun
buldukları yerlerde araçlarını bırakmışlardı. Neden insanlar oturdukları
dalları budadıklarını fark etmiyorlar! Bir zaman gelip anladıklarında ise
Köyceğiz’de olduğu gibi ah biz ne yanlış yaptık diye dövünecekler.
Kefken Adası
Cebeci Sahili’nın en uç
köşesinin hizasında bir ada yer alır. Adı Kefken Adası’dır
Cebeci’nin en uç köşesinde yer almasında rağmen. Karadeniz sahilinde üzerinde
insan yaşayan yegane ada olduğu söylenir. Burada uzaktan varlıkları gözlenen
konutlar Deniz Kuvvetlerine ait olmalı. Olasılıkla bu ada eski zamanlarda Cebeci
Yarımadası’nın uzantısı şeklindeydi. Zamanla dalgaların ve hoyrat Karadeniz
Rüzgarları’nın aşındırması ile kara ile olan bağlantısı kopmuş ve küçük
bir ada haline dönüşmüş olmalı. Adanın Kefken adını almasını garipsesem
de büyüleyici görüntüsü almam pek kolay olmadı. Objektifim için oldukça
uzaklarda kalıyordu.
Hindistan’dan Bir Köşe & Cebeci Tatil Köyü
Cebeci
Merkez’e gittiğimizde ise yolun her iki tarafın yazlık konutlarla doldurulmuş
olduğunu gördük. Yollar ve ara sokaklar çakıllarla kaplıydı. Birde araçların
hız kesmelerini sağlamak için yol sürekli olarak kumlarlardan oluşan setlerle
kaplanmıştı. Araç geçerken altını vuruyordu. Yolun en sonuna dek gittik ver
dönüp orta yerlerde durduk. Daha önce geldiğim kamping nerde kalmış olabilir
diye tahminde bulunmaya çabaladım ama başaramadım. Arabamızı bir yere park edip
elektrik direklerinin sokağın ortasına dikildiği bir sokaktan sahile indik. Bu
soğan sahil kısmında kanalizasyon bağlantı ucu vardı. Yağmurlarda oluşan
sellerin oyduğu taş ve pisliklerle kaplı bir ara yer. Özel gayretlerle
indiğimiz sahilde görüntü inanılmazdı. Yüzlerce kişi. Kimisi denizde suyun
içinde, kimisi ayakta, kimisi ise kumsalda şemsiyelerin altında yada açık
güneşte güneşlenen tatilciler. Rahatları ve keyifleri yerinde. Pek şikayetleri
yok. Bense hep farklı olanları görüyorum. Kimselerin görmedikleri konuları.
Kefken
merkezde ve Cebeci’ye giriş yolu üzerinde iken aklıma “Galiba biz yanlış yere
geldik burası Hindistan’a bağlı bir yer olmalı” diye düşündüğüm görüntü. Kendi
başına dolaşan inek sürüleri. Buzağı yada danalar. Kendi hallerinde rahatsız
edilmeden dolaşmaktalar. Kurtyeri’ne gelişte bir yerde bir tabela vardı. İnek
resmi olan. Yani dikkatli olun, yola büyükbaş hayvan çıkabilir uyarısı. Ama bu
uyarı levhaları ne Kefken’de ne de Cebeci merkezde yoktu ama inekler ve
yavruları kol gezmekteydiler. Neyse o güzelim Cebeci Sahili manzarasına bir
dana konu mankenliği yapmada ısrarlı olunca reddedemedim. Büyük baş hayvanlar
özgürler Cebeci’de. Hatta dokunulmazlıkları olmalı. O zaman Cebeci de
Hindistan’a bağlı Hint Okyanusu kenarında yer alan bir tatil köyü olmalı. Ama
ortalıkla her hangi bir Hintli’ye rastlamak olanaksız. Burada tebdili kıyafet
olmalılar! Aslında Kandıralılar İngiliz İşgali yollarında, buraya çıkarılan
Hintli ve diğer Bengalli askerleri görmüşler. Bu alışkanlıklar o zamanlardan
kalma olamaz mı acaba!
Cebeci Sahili & Karmaşa
Cebeci’ye
girişte derme çatma, pas tutmuş tak türü bir demir yığınının üzerinde şöyle
yazıyordu: “Cebeci tatil Köyüne Hoş geldiniz”. İçimden hoş bulduk dedim.
Bakalım köye girişte ayak bastı parasını kim isteyecek!. Yerel yönetim köyü
tekrar yapma etkinliğine soyunmuş olmalı. Siz burasını bir beş sene sonra görün
diyecek yerleşiklerin sözlerini duyar gibi oldum kulaklarımda. İşte öylesine hu
Cebeci’nin
kendini toparlaması ve güzelleşmesi için bana göre beş yada on sene gerekiyor.
Bu süre daha kısa da olabilir. Bu yerleşiklerin sabrına yada etkinliğine
bağlı. Ama emin olduğum konu Cebeci’nin
Kerpe yada Kefken’e göre daha fazla konutlaşıp betonlaşacağı. Özel konutlar ve
villalar. Ama araçlar ya sokakta yada şu an boş olan alanlarda. Parkaları ve
boş alanları olmayan konutlaşma türü. Cebeci’ye de Arıtma Sistemi yapılmış. Ama
ne denli işlevsel ve etkili. Bunca insan deniz ve kum için buraya doluştuğuna
göre işlevsel etkili ve rahatsızlık yaratmayan düzeyde olmalı. Yoksa neden onca para döküp insanlar buralara
gelsinler ki!
Kefken Kumcağız
Kumcağız ah Kumcağız. Gençlik
yıllarımın göz ağrısı. Dün
Maliye Bakanlığı Kumcağız Dinlenme Tesisleri
Soner’in
eşi sevgili Nihal tatil için değil de gelen konuklara yada uğrayan tanıdıklara,
eşine ve ailesine yemek hazırlamak ve onları memnun etmek için programlamış
gibiydi kendisini. Önce bize açız diye bir sofra hazırladı. Kavun
karpuz,peynir, domates-cacık sövişi ve soğuk su. Buna ben dahi dayanamazdım.
Ücreti ve külfeti ne ise katlanırım ve yerim dedim. Yeme içme seansımız
bittiğinde, sanırım şimdi buradan bir çekirge sürüsü geçti diyeceksin ama
doğrusu biz geçtik dedim. Daha sen hızını
alamazsın ve öğle yada akşam için bize yemek hazırlayıp doyurmak istersin
dedim. Belki akşama kalmayız ama öğle yemeğini de reddetmem diye uyardım. Ama
tınmadı. O bizi memnun etmek için oldukça kararlı görünüyordu. Mayolarımızı
giyip malzemelerimizi de alıp sahile gittik. Maliye bölümü diğer taraflara göre
daha sakindi. Deniz bu kumsalda yaklaşık 100 metre kadar mesafede sığ
sayılırdı. Birde bu mesafeye güvenlik sınırlama ipi çekilmişti. Ayrıca ipi
geçen kişileri uyaran bir botta dolaşmaktaydı sahil kesiminde.
Deniz
suyu oldukça sıcaktı. Yüzme keyfi sular sığ olduğu için pek alınmıyordu. Daha
fazla açılmak ise tehlikeliydi. Karadeniz’in o ünlü ters akıntılı dalgaları
insanı yanıltıyordu. Yüzme bilen kişiler dahi denize pek güvenemezdi. Geriye
kalan ise bel ve boğaz seviyesine dek ilerlemek ve bu alanda kendini sulara
bırakıp yüzmekti. Bizde onu yaptık. Suda kalma sürem kumsalda güneşlenme
süremden fazlaydı. Buna özellikle özen gösterdim. Hava sıcaklığı bugün oldukça
yüksekti. Ama denizden esen rüzgarla nemden pek etkilenmiyorduk. Terlemedim dersem
yalan olmaz. Soner’in eşinin iş arkadaşları da günü birlik gelmişler tesise.
Onlarda bize katılmışlardı. Küçük kızları Sonerlerin çocuğu Ahmet’in akranıydı.
Birlikte olmak onları memnun etti. Soner, ben ve Ali Osman bey ile sürekli
olarak suda kaldılar onlarda. Su içersinde çok fazla hareket etmeye ve bazı
kültür fizik hareketlerini uygulamaya çalıştım.
Kumcağız Deresi yada Lagunu
Bir
ara Soner ile Kumcağız Deresi’ni gözlemlemek ve görüntülemek için kumsalın
kuzey tarafına doğru gittik. Dere yine tertemiz akmaya çabalıyordu. Ama denizle
birleştiği alan dalgaların kıyıya vurduğu kumlarla kesilmişti. Derenin doğu ve
kuzey tarafında sazlıklar ve yosunu andıran koyu siyah renkli bir tür
yosunlarla kaplıydı. Küçük balıklar bu yosunlar ve pislikler arasında
koşuşturmaktaydılar. Bazı meraklı kişilerle biz gözlemler yapıyorduk. Derenin
daha gerisinde kalan ve aşırı yosunlu kesimin üzeri atıklarla kaplıydı, tıpkı
kumsalın her tarafının benzer çöplerle kaplı olması gibi. Köy yönetimi sahile
çöp sepetleri yerleştirmiş. Bu sepetler dolmuş taşmış. Sahile serinlemek için
gelen kişiler ise beraberinde getirdikleri yiyecek ve içeceklerin taşındığı
torbaları işleri bittikten sonra diğer atıklarla birlikte oldukları yerlere
bırakmışlar. Bazı torbalar rüzgarla denize sürüklenmiş. Bu kirliliğe neden olan
kişiler kirli bulmak istedikleri yerleri kirletiyor olmalılardı. Yani tekrar
aynı yere gelecekler ve kirlettikleri alanları kullanacak kişiler olmalılar.
Dere
denize olan bağlantısını kaybedince Ölü Deniz benzeri bir biçim almıştı. Bir
tarafı sazlıklarla diğer bir tarafı ise yosunlarla kaplı bir iç deniz. Adeta
mavi-yeşil bir lagun. Yüzmek, korkusuzca yüzmek için, çocukların, yüzme
bilmeyenlerin çekinmeden girebilecekleri ve eğlenebilecekleri doğal ve güvenli
bir alan oluşturmuştu dere burada. Dere yatağının daha gerisine, doğu
taraflarına bakmak için kafanızı kaldırdığınızda karşılaşılan durum şuydu. Özel
konutlar yada villalar. Dere suyu yüzeyinde özel konutlar. Hepsinin olasılıkla
ya izinleri alınmıştı yada her tür güvenlik önlemi düşünülmüştü yapılmalarından
önce. Ama ya bir sel seylap olursa ve dere suyu kabarırsa ve çevre sular
altında kalırsa diye düşündüm bir an! O zaman “Devlet nerede, bakın şu
halimize!” diye yırtınan insanların çaresizliğini gösterecek TV kameramanlarının
can-hiraş bağırtıları geliverdi bir an gözüme. Ölmekte olan ama içimden
inşallah hayırsever ve uzağı görür bir Türk yiğidi çıkarda ölmeden bu lagunun
korunmasını sağlar dileği geçti içimden.
Şöyle
etrafımıza baktık Soner ile. Kimse oluşmuş kirlilikten pek etkilenmişe
benzemiyordu. Ne kirlilik nede düzensizlik onları pek rahatsız etmiyordu. Soner
Kandıra’da geçen hafta düzenlenen Festival Etkinlikleri içinde yer alan Yemek
Yarışması’ndan söz etti. Jüri içinde yer alan kişileri sıraladı bana. Davette
Numan Gülşah, Ruhan Odabaş ve eski dostumuz Gönül (Balkır) hanımda varmış. Bir
gece bir kutlama yada dinlenme çayı için Kerpe Sahili’ne gidilmiş. Yaşanılan
şaşkınlığı ve oluşan kirliliği bir yazısında konu etmişti Ruhan bey. Ama onun
sözünü ettiği kirlilik sadece sesle ilgiliydi. Benim Kerpe’de gördüklerim ise
çok farklı şeylerdi. Gördüklerimi Kerpe kısmında sıralamak daha doğru olacak.
Kerpe ve Büyüleyici Giriş Yolu
Eskilerde
adı Kerpi olan Kerpe. Artık Kefken ve Cebeci turundan sonra
geriye Kerpe ve Seyrek kalmıştı. Akşam saat 18:00 sularında
Soner’in kaldığı 3 numaralı Maliye Konutu’ndan ayrılıp Kerpe yolunu tuttuk.
Yolda Kerpe’ye uğrayıp uğramama konusunu tartıştık ve bunca yolu gelipte
Kerpe’yi yine pas geçmek olmaz dedik. Hep öyle yapmıştık yıllar içinde. Kerpe
Sapağı’na gelince ayaklarımız bizi Kefken ve Cebeci’ye çekmişti. Bu sefer öyle
yapmayacaktık. Kerpe Sapağı’ndan kuzeye dik tırmanan bölümü çıkınca ağaçlar
arasında ilerleyen o dar ve güzel yol, insanın karşısında uzanıverir. Bu yol
yıllardır değişmemiş. Gençlik yıllarımda gördüğüm yol biraz genişletilmiş ve
yamalanmış yer yer. Sadece biraz yanlardan genişletme yapılmış. Ama biz
giderken akmaya başlayan dönüş trafiğinin hızı bizi korkuttu ve hızımızı
düşürdük. Geri dönenler sanki iki batlı gidiş-geliş yolunda ilerliyorlarmış
gibi hızla geçiyorlardı yanımızdan. Bir yol sapağında durup kuzeye Kerpe Girişe
uzanan inişli çıkışlı yolun görüntüsünü almaya çalıştım. Ama gördüğüm güzelliği
lensi zayıf alan makineye sokmam olanaksızdı. Yol yılan benzeri incelikte
tepeler arasında, etrafında yer alan ağaçlarla kaplı daracık bir yoldu.
Kenarında yürüyecek denli bir mesafe yoktu. Kerpe’nin uzaktan görüntüsü müke
O
zamanlar Kerpe Kefken’e göre pek cazip değildi.
Seyrek ise kayalıklardan oluşan bir sahile sahipti. Kayaların izin
verdiği oranda kısa ve dar bir kumsalı vardı. Ve hiçbir konut yoktu o
zamanların Seyrek’inde. Karşımda duran Kerpe bana tamamen yabancı bir yer
gibiydi. Bende tüketilmiş Kuşadası, Fethiye yada Bodrum duygusu uyandırdı.
Kefken’nin Gelecekteki Rakibi, Kerpe
İlk
kumsal kesimin yer aldığı yerin tamamı
neredeyse konutlaşmıştı. Burada durup resim çekip ilerledik. Asıl merkeze
gitmek için. Kerpe merkezde aracınızı bırakabileceğiniz bir yer yoktu. Dar bir
belediye parkı. Birkaç araçlık. Daha geride Jandarma Merkezi kuzeyinde boş bir
alan ücretli otopark olarak kullanılmaktaydı. Her taraf araçla kaplıydı. Dar
sokak ve yol kenarları park edilmiş araçlarla doluydu. Jandarma Yapısı’nın
kuzeyinde bir yere aracımızı park edip sahile indik. Merkezden geçen yol kuzeye
tepesine doğru ilerliyordu. İleride yolun sahile girişi kesilmiş, trafikten
arındırılmış bir kesit oluşturulmuştu. Kardeşlerim de buraya gelmişlerdi.
Telefon edip buluştuk, kuzey uçta bir yerde. Yüzme alanı olarak kuzey köşede
kalan taşlık kısım ile güzeyde klan dar kumsal kalmıştı geriye. Kuzey tepesi
özel konutlarla kaplıydı. Yeşillikler ve çiçekler arasında. Burada da Zakkum
ve Begonvil çiçeklerine rastlamak olanaklıydı. Yapılar daha özenli ve
bakımlıydılar. Sahil yürüme yolunda gezinen insanlar sanki Kefken sahillerinde
dolaşanlardan farklıydılar. Hissettiğim
Kerpe’nin Kuşadası ve Bodrum gibi tüketilmiş olduğu. Dar alanda piyasa yapan
yada gezinen insan topluluğu. A bak kimler de buradaymış diyebileceğiniz dar
bir kesit. Herkesin herkesi tanıyabileceği yada ah sizde mi buraya geldiniz diye
laflayabileceği. Yada ne bileyim yaşadığı yer döndüğünde bu yaz Kerpe’de
şunları bunları da gördüm diye anıların tekrarlanabileceği bir ortam.
Kerpe Koyu ve Kumsalı
Uzaklarda
kalmış gibi görünen, Kefken Körfezi’ne göre daha dar ve yeşil ormanla kaplı bir koyu vardır Kerpe’nin. Burada koy
daha yakın hissedilir. En güney uçta yer alan bir kamping yeri görünür
sahilden. Buraya park etmiş araçların camlarından yansıyan akşam güneşinin
ışınları parıldar. Kumsal ormanlık alan içinde hapsedilmiş gibidir. Dönerken
oraya da uğramayı düşündük. Kardeşlerimle bizde piyasa yaptık Kerpe’nin kordon
boyunda. Onlarda bir iki tanıdıklarına rastladılar ve ayak üstü bitmek bilmeyen
sohbete kaptırdılar kendilerini.
Kumsalı
betonlaştırılmıştı Kerpe’nin. Yapılar sahile yakın kondurulduğundan, sahilde
yer oluşturmak yada kordon boyu yapmak için kumsalın kuzey tarafı betonla
kapatılmıştı. Beton sahilin bir kısmı, çay bahçesi ve restoran olmuş, orta yeri
de yürüyüş yolu. Sahile inen dar bir geçit. Geçit ve belediye parkında park
etmiş satış araçları ve eşya tezgahları. İncik boncuk tezgahları. Bunların
etrafında kümelenmiş yazlıkçı ve günübirlikçiler. Kız kardeşim Huriye geçen
gelişimizde burada tanesi iki buçuk milyon TL’ye aldığımız kıyafetler vardı.
Şimdi Hanife’ye de almak istiyoruz dedi. Biz ise geri dönmek istiyorduk hava
kararmadan. Bir de güney uçtaki kesime de uğramak vardı niyetimizde. Nasıl
gidileceğini öğrendik. Gittik. Ağaçlar arasında ilerleyen bozuk bir yol. Ama
sahile ulaşıldığında batmakta olan güneşin manzarası karşımızda. Ağaçlar
arasından seyrine doyum olmayan bir manzara. Keşfimiz burada kesmek zorunda
kaldık. Çünkü fotoğraf makinemin bataryası bitmişti. Sonerlerdeyken şar etmeyi
unutmuştum. Şimdi cezasını çekiyordum. Görüntü almadan bu güzellikleri gezmeyi
istemedim. Gelecek sefere dedim. Daha ayrıntılı ve belgelenmiş olarak. Belki
yanımıza ikna edebilirsek Numan Gülşah, Soner Kılıç ve Ruhan Odabaş’ı da alarak
geliriz diye düşündüm.
Sevgiliye İhanet
Ah
Kerpe ne hale gelmişsin! Yıllar ve yıllar seni izlemeyi kusur etmişim. Bunun
yerine Alanya’dan Didim’e olan kesiti ezberlemişim, adım adım öğrenmişim de
yanı başımda seni hep ihmal etmişim. Güzelliklerini ve gelişimini fark edip
görememişim. On yıllardır hep uzağındaki Akçakoca ve çevresine gitmişimde bir
kez olsun seni aklıma getirip buralara gelmemişim. Hayranlığımı ve özlemimi
Kaş-kalkan ve Akçakoca’ya ayırmışımda seni hep unutmuşum. Şimdi karşımda bir
yabancı gibi seni izlemek, hep bu bencil hoyratlığım ve duyarsızlığımdan. Bana
göre ne kadar çirkinleştirilsen de, betonlaştırılsa da, sen Kerpe benim hep o
eski bakir halinle belleğimde yaşayacaksın.
Bu satırlar okundukça ilk bakir güzelliğin özlemle anılacak
yaşayanlarca. Sevecen ve büyüleyici dar yolunla. İnilip tırmanılan yolun
sonunda ulaşılan ve hemen kumsalında acele soyunup dalınan Kerpe. Güven verici
yeşilliklerin arasında uzanan Kerpe Koyu’nun o mavi renginin yaşandığı o eski
salaş zamanların Kerpe’si aklımızda.
Ruhan
Odabaş bir yazısında Kerpe’nin ne denli ses kirliliği içinde olduğunu vurguluyordu.
Ve birilerinin buna dur demesi gerektiği önerisinde bulunmaktaydı. Bence
kirlenen sadece kulaklar değildi. Altın kumların bulunduğu kumsalın kuzeyi
betonların işgaline uğramıştı. Kumsalın hemen dibinde biten konutlar boğuyordu
adeta Kerpe sahillerini. Ama bir arada yapış yapış sürtünerek ilerleyen
insanlar bundan
Seyrek,
Miço Koyu, Çamkonak, Bağırganlı görüntülerini inşallah kısa sürede alacağım. Ancak
Kandıra, Kandıra-Babatepe-Akçakoca Mezar Anıtı, Kerpe, Kefken
ve Cebeci ve çevresine ait görüntülerin tamamı http://www.community.webshots.com/user/erkankiraz8
adresi altına yüklenmiş durumdadır.
İsteyenler ziyaret edip izleyebilir. İyi izlemeler dileri.
Erkan Kiraz, 12/08/2002, Şirintepe, İzmit, erkankiraz@yahoo.com
Edited and compiled by Erkan Kiraz on 12/08/2002.
http://community.webshots.com/user/erkankiraz
http://community.webshots.com/user/erkankirazi
http://community.webshots.com/user/erkankiraz2
http://community.webshots.com/user/erkankiraz3
http://community.webshots.com/user/erkankiraz4
http://community.webshots.com/user/erkankiraz5
http://community.webshots.com/user/erkankiraz6
http://community.webshots.com/user/erkankiraz7
http://community.webshots.com/user/erkankiraz8
http://community.webshots.com/user/erkankiraz9
http://community.webshots.com/user/erkankiraz10
http://community.webshots.com/user/erkankiraz11
http://www.trainweb.org/demiryolu/
http://www.virtualtourist.com/erkankiraz
http://groups.yahoo.com/group/bilgisayarveinternetguvenlik
site:
Jean-Patrick Charrey, contributions &
translation into Turkish by Erkan Kiraz
© Copyright Hakkı
Erkan Kiraz’a Aittir. Tüm Hakları Saklıdır.
Bu yazı ancak kaleme alanın izni alınarak
tekrar yayınlanabilir yada dağıtılabilir.
© Copyrighted to
Erkan Kiraz. All Rights Reserved.
This study may be
re-copied or re-distributed only with prior consent of its Author.
Edited By Erkan
Kiraz erkankiraz@yahoo.com on 12/08/02.