
Bu yazı çeşitli medya ortamları ve DHL –Diğer Katılımcılar- TMMT için hazırlanmıştır. Resimler özgün olup tarafımdan çekilmiştir. Erkan Kiraz erkankiraz@yahoo.com
Bu sabah erken kalkıp her birimiz farklı yönlere sürüklenecektik. Bengisu (11) seçildiği yüzme kursunun ilk antremanına katılacak, Aybüke Beren (6) ise yüzme öğretmeni tarafından davet edildiği kapalı havuza yüzmeye gidecekti. Haliyle gözetmenleri ise anneleri Hanife olacaktı. Ben ise DHL’nin çalıştığı firmalar için düzenlediğini belirttiği “Hammam’da Yaza Veda Brunch”ına katılmak için otoyol kıyısına çıkacaktım. Buradan beni alacaklardı. “Toplayıcı”mız sağolsun yine Alp Yıldırımalp’ti. Departmanımızdan davete icabet edemeyen tek kişi Sinem Eren’di. O Ankara’da kardeşine sponsorluk görevini üstlenmiş, akşamdan trenle Ankara’nın yolunu tutacaktı. Murat Özen kardeşimiz ayrı gelecek, İstanbul’da mukim Hasan Güner ve Erdem Peren “Çöm”ü ise buluşup birlikte geleceklerdi. Alp Yıldırımalp ilkin, Adapazarı’nı “iskan eylemiş”, eski DHL’li yeni Toyotalı “en çömez”imiz Şule Kapkın’ı alacak, ardından koşa koşa Sapanca Otoyol Gişeleri’ne çıkacak ve orada hazır olacak olan Kerem Dedeler’i alacaktı. Onu alınca benim “cebimi” çaldıracaklardı. Ben de hemen İzmit Derince Mersincik Mahallesi sırtlarından otoyol kenarına tırmanacaktım. Bu düzenlemeye göre vaktinde ve tam zamanında İstanbul’da olacaktık.
Tepeyi tırmanıp otoyol kenarına ulaştığımda unuttuğum bir şeyden muzdarip oldum. Güneş gözlüklerim. Doğu tarafa bakamıyordum. Güneş kızgın, güleç yada hınzır, gözlerimin içine dolduruyordu sabah ışınlarını. Ama serin hava içime işliyordu diğer yandan. Hava kararsızdı. Ben de kararsız kalmıştım. Yağmurluk mu yoksa ceket mi giyeyim diye ortada kalmıştım. Yağmur da yağabilirdi güneşte çıkabilirdi. Yol kenarında beklerken herhangi bir “kamyoncu tacizi”ne uğramadan, Alp Yıldırımalp’in “laci” Vento’su geldi ve ben arabanın arkasına yerleştim. Ama “taze çömezimiz” Şule Kapkın ortaya oturmuştu. İstanbul’a dek kızcağız rahatsız olmasın diye ben koltuğun yan köşesiyle pencere arasına sıkıştırdım kendimi. Sayısal fotoğraf makinemi almayı unutmamıştım. Bizlere Alp Yıldırımalp’in kız kardeşi Fisun da katılmıştı. Eski iş arkadaşımız, sevgili kardeşimiz Mehmet Gülfidan, “çiçeği burnunda evliler”, eşi Yurdem ile gelecekti Hammam’a terlemek için. Osmanlı Sultanlarının denize açılması, saltanat kayıklarının denize indirilmesi gibi imparatorluğa ait işlerin görüldüğü bu mekan mezbelelikten kurtarılmış, restoran ve cafe olarak işletmecilere kiraya verilmişti bir zamanlar. İşte Hasbahçe ve Hammam adlı mekanlar bu yapı ve eklenti yapıları içinde açılmışlardı. Bir de Douche Bar adlı bir “Gay Bar-Oğlanlar Barı” olduğu bilgisi var. İnternet’te yapılan ufak bir aramada karşımıza çıkan. Ama nerededir bilmiyorum.
Keyifli bir yolculuktan sonra Sultanbeyli yakınlarına vardık. Buradan sonra havanın görüntüsü batı taraflarda kötüleşti. Ortalık karardı. Ama batı-kuzey taraflar açık görünüyordu. Camlara damla damla vuran yağmur hızını arttırdı. Bu yağmur haltında Hammam’da terlemeyecek, ısınmaya çalışacaktık. Boğazköprüsü’nü geçmemiz pek zor olmadı. Buradan Barbaros Bulvarı’na inip Beşiktaş’tan devam ettik. Dolmabahçe, Setüstü, anılara ait kesitler ve Karaköy’e ulaştık. Bu arada İzmirli kardeşimiz Şule Kapkın’a İstanbul’u tanıtıyorduk. Tophane, bir zamanlraın Amerikan Pazarı, St. Benois Lisesi, Selanik Pasajı filan. Galata Köprüsü ile Eminönü’ne geçtik. Camiönü, İstanbul Ticaret Odası ve Sirkeci Vapur İskeleleri önünden Sarayburnu’na doğru ilerledik. Hammam sol tarafta, denizle yol arasında kalıyordu. Sirkeci’de uluslararası gezilere yolcu taşıyan büyük gemilerin yanaştığı, Avrupa’dan gelen tren ve vagonların mavnalar yüklenip boşaltıldığı aktarma yerinin tam gerisinde kalıyordu. İleriden park alanından dönüp yolun alt tarafına indik ve Hammam’ın önüne yanaştık. Yanımıza yanaşan taksiden Murat Özön indi. Saat 11:00’di ve tak vaktinde buradaydık. Alp Yıldırımalp arabayı park alanına bırakacaktı, biz yapının önünde indik. Giriş bölümü yapının batı köşesindendi. Orya ilerledik. Girişte görevliler listelerden gelenleri denetliyorlar ve katılanlar bir çekiliş numarası veriyorlardı. Bir de “Import DHL” logolu koku. Yapının önünde, deniz kenarında ayrı bir mekan olan dar kapalı alandan başka bir yoktu. Burası da oldukça dar bir mekanda davetli sayısına göre. Yağmurun yağması düşünülen ve düzenlenen bahçe için brunchı ilk anlarda bozmuştu.
Kameliye benzeri ama Osmanlı tarzında yapılmış bu mekana doluşacaktık bir saatlik bir süre için. Bahçedeki düzenlemenin rahatlığı kısa sürede bu dar mekana aktarılmış ve burada yeni bir düzen oluşturulmaya çalışılmış olmalıydı. İçeride ilk anlarda pek fazla kalabalık olmasa da yarım saat içinde ortalık adım atılamaz hale dönüşüvermişti. Bizlerde Alp Yıldırımalp’ın sihirli elleri sayesinde kendimize, yer minderlerinden oluşma, ortada sinili oturacak bir mekancık ayarlayıverdik. Yere bağdaş kurup oturunca ilk içtiğimiz çay ve neskafe oldu. Ardından sigara. Yemek ve yiyeceklerin dizildiği doğu köşenin önünde çift dilli uzunca bir kuyruk oluşmuştu. İlk anlarda bu kuyruğa girmeyi göze alamadım. Ama Murat Özön ve Şule Tapkın benden yürekli çıkmışlardı. Ellerinde tabaklar geri döndüklerinde biz kuyruğun en gerisinde bekliyorduk Efe Göktuna ve Kerem Dedeler ile. Açlığımız bastırmak için tabaklarından birer dilim “Su Böreği”ni aşırıvermiştik. Batı tarafta ise bar yer alıyordu. Yapının ön tarafına açılan kapı da batı taraftan açılıyordu ama dışarısı ıslak ve serin olduğundan kimseler yoktu dış mekanda. Biz kuyrukta ilerlerken Mehmet Gülfidan ve eşi Yurdem de geldiler. Araya kaynak yapıp bizimle birlikte aldılar yiyeceklerini.
Yemek ve kahvaltılıkların sıralandığı bölümün başalrında hamur işleri, zeytin çeşitleri, peynirler ve Batı tarzı kahvaltılıklarla, Doğu’ya has çeşnilerimiz kuru üzüm, ceviz içi ve kuru incir bir aradaydı. Aralarda dilimlenmiş domates, hıyar ve tere yada roka türü yeşillikler. Ondan sonra zeytinyağlı mezelerimiz, tas kebabı, döner ve üzerinde buğuları yükselen kar beyazı benzeri pilav. Hangisinden alacaksın, neyi yiyeceksin! Bazen bu Brunch olayı adamı açta bırakıyor. Breakfast ve Lunch’ı birleştirdiler diye telef oluyor insan. Elimde iki tabak, kendim ve arkadaşlar adına yüklendim bir şeyleri. Sini üzeri tepe dolu. Boş bardak, tabak ve fincanlarla. Görevliler ve garsonlar yetişemiyor. Boşları yolladık, doluları sini üzerine üst üste koyduk. Sıraya girip bir kaç bardan soğuk içecek aldık. Yemeklerin hakkını veren ve tabağını boşaltan yine Alp Yıldırımalp oldu. Benim aldığım “öğle yemeği” mönüsü döner üstü pila boşlar toplanırken garson tarafından alıp götürülmez mi! Brunch’ın Lunch’ı gidiverdi göz göre göre. DHL’den Efe Göktuna bizimle yakından ilgilendi sağ olsun. Geyiklerimize katlandı, takılmalarımıza tebessümle karşılık verdi. Biz “kolay çamaşır” değildik doğrusu. Buna katlanma becerisi göstermesi ya onu gizli yetisinden geliyordu yada olası “susayım da kurtulayım” yaklaşımından.
Dışarıda güneşin kendisini bulutlar arasından sıyırmasıyla ortam değişiverdi. Herkes birde atıverdi kendini bahçeye. Bahçe alanı dört düzeyden oluşuyordu. Kademe kademe düzenlenmişti Sultan Selim’in tarihi yapısının ön tarafı. Kameliye’nin önünde yer alan kısmın bir bölümünde çay servisi yapılıyor diğer yerlerdi maslar yer alıyordu. Merdivenle inilen geniş alanın yapı duvarları önü biraz yükseltilmiş, deniz tarafında kalan alan ise sahne gibi daha yükseğe alınmıştı. Daha geride deniz kenarında kalan ince, uzunlamasına olan bölüm ise betondan bir duvarla ayrılmıştı alandan. Bu kısımda ise daha sonra içecek ve bira servisi yapılacaktı. Alanın batı köşesi ile kameliye arasında üzeri beyaz branda ile örtülü bir yelkenli yer alıyordu. Bu kesimde deniz daha içeri gidiyordu. Sanırım Kameliye denize doğru uzanan bir çıkıntı üzerine oturtulmuştu. Orta yere bir pota konulmuş, sarı kırmız renklerde bir topla basket atışı yapılıyordu. Sıra girmiş davetliler atacakları basket karşılığında, DHL logolu, pilot giysilerine büründürülmüş bir ayıcık kazanıyorlardı. Kızlarıma ayıcık kazanmaları için arkadaşlara baskı uygulamaya başladım. Hepsini basket kuyruğuna soktum. Onlar basket kuyruğunda, diğerleri onları izlerken ben görüntü alma işini yürütmek için dolanmaya başladım.
DHL harika bir ortamı seçmişti konuklarını ağırlamak için. Mekan otantik, tarihi zamanlar içinden süzülüp gelen ve günümüze ulaşan bir yerdi. Özellikle Haliç kıyısında olması, karşıda Salıpazarı ve Galata’yı insanın içine sindirmesine yol açıyordu fark edenler ve meraklılar için. Kahvaltılık ve yemek için seçilen çeşitler de bir harikaydı. İçki ve içeceklerde başka bir harikaydı. Ama yağmurla gelen karmaşa ve düzensizlik ortalığın karışmasına yol açmış olmalıydı. Boşların toplanması, servisin sağlanması yetersiz kalmıştı. Genel bir düzensizliğe ve yetersizliğe yol açmıştı. Bahçeye dolan konukların istekleri karşılanmaz olmuştu. Boşalan tabak ve bardaklar kıyı köşelere bırakılmış oralığın denetimi görevlilerin güçlerinin dışına çıkmıştı. Buna rağmen geniş alanın barı köşesine yerleştirilen yükseltili kısma meyve ve tatlı çeşitleri düzenli bir biçimde konulabilmiş ve konukların damak tatlarına sunulmuştu. DHL görünürde her şey dahil bir anlaşma yapmış ve konukların rahat bir ortamda güzel anlar geçirmeleri için harika bir düzenleme düşünülmüştü. Araçların parka alınması ve çıkışta görevlilerce geri getirilmesi, bahşiş kabul etmemeleri çok incelikti doğrusu. Ama davet edilen konuk sayısına ayarlanan görevli sayısı bence yetersiz kalmış ve görevliler “dumura” uğramıştı. Kilitlenmişler ve sadece isteklere yetişme çabasına girmişlerdi. Gerisi kendiliğinden gidiyordu adeta.
Basket atma kuyruğuna giren Fisun Yıldırımalp ve Kerem Dedeler kızlarım için iki ayı kazanmışlar ve bana vermişlerdi. Atışta son ayıyı kazanan Fisun Yıldırımalp bunu da bana verdi. Böylece elimde üç ayı birikmiş oldu. En fazla pilot ayısı olan bendim. Ama girişte çekiliş için verilen numaraya bir şey çıkmadı. Zaten gruptan da kimseye bir şey çıkmamıştı. Çekilişi DHL Yürütme Kurulu Başkanı başlatmış ve konuklar diğer şanslı numaralar çektirilmişti. Bana bir şey çıksaydı zaten şaşardım. Ben şansıyla doğanlardan değildim ki! “Yaza Veda Partisi” konuşmasını DHL Türkiye Bölge Müdürü Mişel X yaptı. Eski Levantenlerden olmalı. Harika bir Türkçesi vardı.
Kulakları sağır eden tonda müzik sürekli olarak çalıyordu. Her bir köşe yerleştirilmiş hopörlörlerden bangır bangır müzik herkesin yerinde bir biçimde ritme ayak uydurmasına ve hoş anları yaşamasına yol açıyordu. Yüksek desibelden müzüik çalınmasına dair uyarı yazısı kameliye kısmının girişinde yer alan camlı bölümde uyarı biçiminde asılmıştı ama sanırım buna aldıran yada bunu gören olmuyordu. Çok kişinin bir biçimde kurtlarını dökme isteği vardı ama orta pistte bunu icra eden pek olmadı. Kıyıda köşede bizim gibi yerinde ara sıra oynayan elini kolunu sallayan vardı ama müziğin ritmine uyup ortalığa kimseler dökülmemişti.
İçinde bulunduğumuz mekan çok farklı bir mekandı. Bizans Dönemi’nden Osmanlı Dönemi’ne kalan ve 1600’lü yıllardan ise günümüze dek bozulup yanmadan gelen nadide kasırlardan birisiydi. Sepetçiler Kasrı. Osmanlı zamanlarında onarılıp sepetçi ve hasırcıların toplandığı, bir araya geldiği bu kasır, sonraları Osmanlı Sultanları’nın Saltanat Kayıkları ile denize açıldıkları bir yer haline dönüşmüş. Ama adını sepetçi ve hasırcılardan almış. Zamanla Saltanat Kayıkları’nın denize açılmalarının yanında Osmanlı Donanaması’nın denize açılmasının yapıldığı ve Sultan ve diğer yöneticilerin kasrın balkonlarından donanmayı uğurladıkları yer olmuş. Haliç’in akıntıdan uzak bu köşesinde ta Bizans İmparatoru Teodosios zamanlarında deniz ve kara tarafına yaptırılan tonoz ve surlarla bu kesim o zamanların kayıkçıları için bir tür sığınak haline getirilmiş. Ama burasının geçmişi aslında ta İS 4. yüzyıla dek uzanıyormuş.
Burasını Eminönü Hizmet Vakfı derlenip düzenlemesine önayak olmuş. Yapılan yenileştirme çalışmaları sonrası bu mekan işletmeye açılmış. Harika bir köşe, otantik bir uç nokta biçimine dönüşmüş. Mekanın iç kısmını gezemedim. Ama görüntüleme yaparken yapının doğu köşesinde yer alan balkonda yabancı gezginlerin bulunması bu kasrın iç mekanlarının turistik amaçlara açık olabileceği düşüncesi oluşturdu bende. Kasrın iç mekanında çeşitli kültürel sergiler, ulusal ve uluslararası toplantı ve seminerler düzenlenecekmiş. Bu amaca yönelik nelerin yapıldığını bilmiyorum. Yapının onarılmasında Mimarlar Yüksek Kurulu’ndan bir görevli ile çalışılmış. Kasır aslına uygun biçimde yenileştirilmiş. Ama kasrın bahçesinde yer alan Hasbahçe ve Hammam Restoran ve Kafelerinde nice yaş günleri, düğün ve toplantılar düzenlenmiş. Varsıl ve sosyete kesimi için ayrıcalıklı bir yer halini almış. DHL sayesinde biz de böyle bir mekanda harika ve hoş anlar yakalama ve yaşama şansı elde etmiştik. Katkısı olanlara ve çabaları geçenlere teşekkür ederim. (J)
Erkan Kiraz, 07.09.2003 Pazar, Şirintepe-İzmit, erkankiraz@yahoo.com, erkankiraz@superposta.com
http://www.gezinotlari.net/ky_asp
http://community.webshots.com/user/erkankiraz
den başlayıp ardışık alarak devam edip
http://community.webshots.com/user/erkankiraz30
‘e kadar
http://www.mydalyan.com/erkankiraz
http://www.virtualtourist.com/erkankiraz
http://groups.yahoo.com/group/bilgisayarveinternetguvenlik
http://www.trainweb.org/demiryolu/
site: Jean-Patrick
Charrey, contributions & translation into Turkish by Erkan
Kiraz
© Copyright
Hakkı Erkan Kiraz’a Aittir. Tüm Hakları Saklıdır.
Bu yazı ancak kaleme alanın izni
alınarak tekrar yayınlanabilir yada dağıtılabilir.
© Copyrighted to
Erkan Kiraz. All Rights Reserved.
This study may be
re-copied or re-distributed only with prior consent of its Author.
Written &
Edited By Erkan Kiraz erkankiraz@yahoo.com on 07/09/03.