Bu hafta sonu gezip gördüğümüz yer,
Ev & Bahçe dergilerinde görebileceğimiz ve içimizin
eridiği villa yada kır evlerini gölgede bırakacak, İstanbul,
Polenez Köy’de (1) bir zamanlar var olan, Polonya
asıllı köylülerin işlettiği kır evlerinin görkemlerini
yitireceği bir yer. İnsanın kendisini İsviçre yada
Almanya’da yerel özelliklere göre oluşturulmuş bir çiftlikte
hissedebileceği bir yer.
Ama tüm bunları hissetmek ve yaşamak için insanın
gideceği yeri bilmesi, bir yakın yada
tanıdığının önermesi, geçerken tabela yada
levhasından görüp merak edebileceği yer olması gerekir
değil mi? Ama ne yazık ki güzel ortam ve mekanlarda bulunmayı,
doğa ile iç içe ama modern kolaylıkların sunulduğu yerlerde
hafta sonlarını yada bir iki günlerini geçirmek isteyenlerin kolayca
bilebilecekleri bir yer değil gittiğimiz yer.
Neden kolayca bilinebilecek bir yer değil sözünü edeceğim yer?
Neden ve sebeplerini daha sonra anlatacağım yada
araştıracağım bu yeri,
ben nasıl keşfettim o halde? Ya da ne bileyim benim gibi gezip
dolaşmayı seven ve meraklı bir kişinin dahi böylesi bir
güzelliği keşfetmesi sadece anlamsız ve garip bir tesadüfe
bağlıysa siz nasıl bilebilirsiniz Yeşil Vadi Gür
Çiftliği diye harika bir yerin olduğu? Yada keşfedip
bilenler neden aktarmamışlar yaşadıklarını
yakınlarına ve tanıdıklarına?
Neyse yazacaklarım benim ve ailemin ilk intibaları,
düşünceleri ve etkilenmelerinden oluşmuş bilgiler. İlk
bölümlerde yazacaklarımda deneyim, ön bilgi, yaşanmış
bazı olaylar, bilip gelenlerin aktaracakları bilgiler yok.
Yazının en sonuna, burasını bilip, gelip görenlerin olup
olmayacağını araştırdıktan sonra, varsa bilip
görenler, onların deneyimlerini, yaşadıklarını ve
görüşlerini aktarmaya çalışacağım. Böylesi bir
kapanışla daha kabul edilebilir, gerçeğe daha yakın bir
yazı kalemimden çıkmış olacak.
Bu hafta sonu için programlı bir gezip dolaşma olayım
olmayacaktı. Zaten hava programı hafta sonunun yoğun
yağışlı ve fırtınalı geçeceğini
açıklamış ve insanları uyarmıştı. Genelde
hava uyarılarını dikkate alırım. Cumartesi günümü evde
geçirip saat 17:00 sularında başlayan olasılıkla
hızı 100 Km.yi geçen fırtına ve tipi benzeri yağmuru
evimin pencerelerinde izleyerek geçirdim. Dışarıdaki
ortamı, güvenli bir yerden izlemek çok zevk vericiydi. Pazar günü de
beynimizi bir haftadır okul alışverişi için oyan büyük
kızımız Bengisu’ya ayırmıştık. Alışveriş
merkezlerinden birisine gidecek günümüzü orada geçirecektir. Başkaca bir
şey olmayacaktı.
Alışveriş bitti. Zaten hava da alışveriş merkezine giderken
değişmiş ve düzelmişti. Öğleden sonrası bize
kalıyordu. Dün yakın dostumuz, Ülkü Koç (2) ile
yarın gideriz dediğimiz bir mekan konusunda muhabbetimiz olmuştu. Akmeşe Yolu’nda
bir yer var, kendin pişir kendin ye türünde, neresi tam bilmiyorum ama
kardeşim Erkan gitmiş çok beğenmiş diye söz ettiği bir
yer. Oraya hava güzel olursa gideriz demişti Ülkü. Ama ertesi gün eşi
İrfan vazgeçmişti gitmekten. Geri dönerken ben hadi gidelim,
açık bir yer bulabilirsek otururuz, en kötü durumda Kazımpaşa,
Köşk’e gider köfte-et yer geri döneriz. Yavaş yavaş gezerek
gider dönerken farklı yolla yine gezerek yol alırız dedim ve ver
elini Uzunçiftlik Sapağı.
Yeşil Vadi Gür Çiftliği’ne ulaşım iki
şekilde olmaktadır. Adapazarı Kazımpaşa Yolu ve
İzmit Uzunçiftlik-Akmeşe Yolu ile. Otoyolu kullanıp
İzmit’e gelenlerin Köseköy Gişeleri’nden
çıkış yapıp İzmit-İstanbul yönüne döndükten sonra
Uzunçiftlik Sapağı’ndan Akmeşe Yolu’na girmeleri
gerekir. Adapazarı Gişeleri’nden çıkanların
ise Adapazarı merkeze doğru ilerleyip, Serdivan Trafik
ışıklarından Kazımpaşa Yolu’na dönmeleri gerekir.
Ardından Selahiye, Kuruçeşme, Kazımpaşa,
Meşeli, Uzunköy (Eceldere) ve Mahmudiye’yi geçtikten sonra ,
Kazımpaşa Halk Otobüsleri’nin durak olarak kullandığı
Kızılcık köy sapağını geçmeleri gerekir. Bu
kesimden sonra Adapazarı Ovası biter ve İzmit Doğu
Platasu’na tırmanış başlar. Tepenin üzerinde Beşevler
Köyü kuruludur. Tırmanışa geçtikten beş yada altı
yüz metre sonra yolun sol tarafında kalır çiftlik. yani yolun güney
tarafında.
En güzel yol İzmit Uzunçiftlik-Akmeşe Yolu’dur.
Kenticiler Köyü (3) sapağına dek yol mısır
tarlaları ve ağaçlıklar arasında ilerler. Buradan sonra
ağaçtan tünel benzeri ortamlardan geçip İzmit Bölgesi Doğu
Platosu’na doğru tırmanır yol. İlk köy Karaabdülbaki
Köyü’dür (4). İkinci köy ise Sapakpınar’dır
(5). Ardından Akmeşe Üçyol ağzına
varılır. Adapazarı yününe doğru ilerlemek gerekir. Sapak
sonrası sol tarafta bir benzin istasyonu vardır. Adapazarı
İl Sınırı’na dek İzmit’e bağlı Süleymaniye
Köyü’nün (6) içinden geçilir. Ardından bu yol
üzerinde, Sakarya İl Sınırı’ndaki ilk köye
varılır. Adı Beşevler Köyü’dür (7).
Beşevler Köyü, İzmit Doğu Platosu’nun (8)
yamaçlarında yer alan şirin, küçük bir Romanya Göçmenleri
köyüdür. Köyden hemen sonra Adapazarı Kazımpaşa Ovası’na
doğru inmeye başlar yol, kıvrıla kıvrıla. Adeta
Ege sahillerinde yer alan ünlü geçitler gibi. Köyden yaklaşık bir
bilemediniz iki km sonra, yolun solunda bir levha vardır. Üzerinde; “Yeşil
Vadi Gür Çiftliği” yazan. Sağ sinyalinizi verip giriş
yoluna dalın. Karşınıza ahşap, tak misali bir
giriş kapısı çıkacaktır. İşte Çiftliğin
girişi.
Arkadaşlarla dün yaptığımız muhabbette adı
geçen yeri bulamadık biz. Zaten mevsim kapandığı için
kendin-pişir-kendin-ye benzeri hizmet veren yerler
kapanmıştı. Açık olan, yol boyu bir kaç yeri de biz
beğenmedik. Ve açız diye bağrışan çocukları,
tamam size Kazımpaşa’da (9) sürekli gittiğim Köşk’e (10)
götüreceğim dedim. Ama acelemiz yoktu. Yol üzerindeki köylerde
duraklayarak ilerliyorduk. Beşeveler’i geçerken yol kenarında
mısır soyan kadınları görünce burada kısa bir mola
verdik. Küçük kızım Aybüke Beren, kadınlarla birlikte
mısır soydu. Bize verilen mısırları da bagaja teptik.
Köye ilişkin bilgiler aldık. Muhabbet ettik. Sonra arabamıza
binip tatlı bir eğim alan yolumuza devam ettik. Beşevler, İzmit’in Doğu
tarafında yer alan platonun, en son ucunda kurulmuş bir göçmen köyü.
yerleşiklerin ataları Romanya bölgesinden gelmişler. Eh
bende ana tarafından Romanya göçmeniyim ya. Akrabalarımı
bulmuşum gibi geldi bana. Annemler, Ahmatlar (Stefan
Karadja) (11) köyünden
gelmişler Derince’ye Mübadele Muhaciri (12) olarak
1925’lerde.
Sol salına salına, yılan gibi kıvrılarak
inmekteydi ovaya doğru. İnişte sağ tarafta bir tabela var.
“Yeşil Vadi Gür Çiftliği” yazan. Tabelalara pek önem
vermiyoruz. Tabelada “Restoran”, Lokanta” yada “Motel” yazmadığı
için, tavuk çiftliği, at çiftliği yada mantar çiftliğidir diye
yorumlayarak yolumuza devam ettik. Nerden bilebilirdik ki çiftliğin, Motel
şeklinde hizmete veren apart benzeri bir yer olduğunu!
İniş yolunun orta yerlerinde bir yerde yolun alt tarafında,
solda bir kır evi ızgara yeri var. Çocuklara burada mola verip yemek
yememiz için çok ısrar ettiler ama ben onları Köşk Köfte
Salonu’na götürecektim. Beşevler Köyü’den sonra
sırası ile Mahmudiye Köyü, Uzunköy (Eceldere), Meşeli, Kazımpaşa,
Kuruçeşme’yi geçip Selahiye Köyü, batı yamacında
bulunan Köşk’e ulaştık. Üç yetişkin iki çocuk, üç porsiyon
birer buçuk karışık et, birer kase yoğurt, ortaya çoban
salata, soğuk sular ve üç Coca Cola, bir meyve suyu ile kapanış
içeceklerimiz iki kahve ve iki bardak çay için tam 28 Milyon TL ödedik. Bu kez
fiyatların biraz artmış olduğunu hissettik. daha önceleri
oldukça çekiciydi fiyatları, sanki porsiyonlarda daha öksüz doyuran
cinstendi. bazı farklılıklar olmaya başlamış
galiba. Ama nelerin değişmiş olabileceğine pek kafa yormak
istemedik daha fazla.
Dönüşte daha yavaş, geçtiğimiz köyleri geze geze, etrafa
bakına bakına ilerleyelim, vakit kalırsa Akmeşe’ye de
sapar, orayı da gezeriz dedim. Kazımpaşa’nın çıkışından
itibaren ağaçlar ve yeşillikleri içersinde kalan tek tük bireysel
konutları yada villaları hayranlıkla izleyerek ilerliyorduk.
Beşevler yokuşuna tırmanmaya başladığımızda,
yolun solunda, ileride ağaçlar arasında bir villa gördüm. Hanife’ye
“Ne zevkli ve özenli insanlarda var. Varsıllar hep sitelerde oturmuyor,
bazıları da gerçekten zevk sahibi kişiler.” dedim.
Yolu tırmanıp villanın yanına yakın bir yerde
durup ovanın ve olanaklıysa villanın resmini çekmek istedim.
“Yahu şu zevkli insanların yaptırdığı
villanın bir resmini çekeyim” diye burada yer alan patika yola girdim.
İlkin aracımı yol kıyısına ardından patika
yola çektim. Yolun aşağısında büyük bir ahşap, tak
benzeri giriş kapısı vardı.
Yolun güney tarafı adam boyundan uzun mısır tarlası.
Yemyeşil. Üzerlerindeki mısırlar kurumaya yüz tutmuş.
Aralarda tekerlek büyüklüğünde kabaklar. Gür Çiftliği’ne inen yolun
sağ tarafı ağaçlık ve fundalık. Arabamızı
ağaçların gölgesine bırakıyoruz. Giriş
kapısından içeri girdiğimizde kendimizi harika bir ortamda
buluyoruz. Kapının sağında ve solunda iki köpek var.
Kulübelerine yakın oturuyorlar ama hiç ses çıkartmıyorlar.
İkisi de zincirli. Beyaz renkli olan Kangal cinsi köpeğin adı Reks
(Rex, 1,5 yaşında filan), diğeri Rusya’dan getirilme, siyah renkli Ritus
cinsi Tyson. Oda yaklaşık iki yaşında. Bahçenin
önünde bir levha var. “Havuza Gider” yazıyor. Başkada bir
şey yok.
Aşağıya doğru inen yol Arnavut
Kaldırımı, parke taşları ile döşeli. Yolun kuzey
tarafında kalan küçük koru, eski traverslerle desteklenmiş ve bir tür
engel ile çit arası bir şey çıkmış ortaya. Bahçe
yamaçta olduğu için kademeli olarak iniyor aşağıya.
Bahçenin içinden yürüyüp evin kapısına gidiyoruz. Kapı
kapalı. Ön tarafında yer alan taraça benzeri balkon boş. Veranda
da bazı kavanoz ve boş kaplar var. Birisinde hıyar turşusu
yapılmış. Villa iki katlı. Alt kat taştan ama renk ve
desen verilmiş. Geri kalan neredeyse işlemeli ağaçlardan yapılmış.
Vernikli yada özel boyalı. Yapının duvarları Alman yada
İsviçre evleri tarzında. Duvarlar sarı renkte. Aralarda
süslendirilmiş kahverenginde ağaçlar. Çatısı bilinen dört
köşe değil. İki taraflı indirme tarzında.
Yapının tam ortasında kule benzeri bir yer var. Çatı
katına aydınlık sağlayan bölme olmalı. Batı
tarafta bir kapısı var. Giriş doğu tarafta. Giriş
kapısının güney tarafından başlayan L harfi
şeklinde bir balkonu var. Ama daha çok veranda gibi
yapılmış.
Ben deklanşörümü çalıştırıyorum. Neresini çekmeli!
Önemsenmeyecek bir taraf yok. Hepsini çekmeli. Her güzellik kareye girmeli.
Görüntülediklerimizi, villa önünde çekilmiş bir toplu resimle mühürlemeli.
Öyle de yapıyorum. Köpekler öylece sessiz. Rahatsız eden yok. Etrafta
neredeyse çıt yok. Konutun etrafı süs bitkileri, çiçeklerle
süslenmiş. Peyzaj uzmanının elinden çıkmışa
benziyor. Aralarda kalan bölümler çim.
Etraf sessiz. Sadece doğanın sesi ve toprak kokusu. Az önce
yağan yağmurun oluşturduğu müthiş bir ozon kokusu var
etrafta. Aşağıda dört bölmeli işlik benzeri bir yer var.
Korunun kuzey-doğu tarafında ise bir konut. Önünde bir bayan. Bize
doğru bir şey anlatmaya çalışıyor. Sonra işlikte
bisiklet binmeye çalışan bir çocuk ortaya çıkıyor.
Burasının ne olduğunu öğrenmek istiyoruz. “Burası
bizim evimiz.” diyor (!). Ardından sadece; “Şu taraftaki yolla
gideceksiniz.” diyor bize açıklama olarak. Sözünü ettiğin yol nereye
gidiyor diye sorduğumuzda, sadece “Havuza gider.” diyor.
Etraftaki güzellikten ve “Havuz gider” sözünden bir şeyler
çıkarmaya çalışıyoruz. Bizimkiler yürüyerek gitmek
istiyorlar işaret edilen yöne doğru. Ben geri dönüp arabayı
alıyorum. Köpekler sadece gözleri ile beni izliyorlar. Hatta
kafalarını dahi kaldırmıyorlar. Bizimkiler
ağaçların altında, gelip geçen araçların bıraktığı
teker izleri arasında ilerliyorlar. İzlerin geri kalan bölümleri
çimenlik otluk. Yolun güney tarafı ağaçlık. Ağaçların
arasında bir grup kaz dinlenmekte. Onların gerisinde üç adet kümese
benzer kulübeler var. Özenle yapılmış ve düzenlenmiş. Küçük
havuz benzeri yerde su kurumuş yada susuz bırakılmış.
Ördek ve kazlar için yapılmış olmalı.
Ağaçlar arasında ilerleyen yol bumerang gibi bir kavisle
yamacın batı tarafına doğru ilerliyor. Güney taraf,
aşağıya küçük bir vadiye uzanıyor. Vadinin etrafı
ağaçlarla kaplı. Bahçede sıra sıra ekili genç kavak
ağaçları. Vadinin daha güneyi ise yükselen bir yamaç. Yamacın en
ucunda Kızılcık Köyü’nün çatıları ve
konutlar etrafında yer alan ağaçlar görünmekte. Kızılcık
Köyü ana yoldan yaklaşık 2 Km yukarıda kurulu. Önümüzde
yamaca yaslanmış malikaneye benzer başka bir yapı.
Yapının yol tarafında uzanan, indirme benzeri başka eklenti
yapılar var. Restoran kısmı iki katlı. Batı
tarafında başka bir indirme var. Ön tarafında hayranlık
uyandırıcı bir veranda. Verandanın üstünde iki büyük pencere.
Doğu tarafta tek pencere. Verandanın ağaçları kalın ve
işlemeli. İlk bakışta el işçiliği gibi görünüyor.
Adeta oyma. Verandanın altında plastik ve ahşap masa ve
sandalyeler. Başı bandanalı bir bayanla bir erkek oturuyor
masaların birisinde. Restoranın batı tarafında başka
bir koru. Ağaçlar meşe. Oldukça yüksek ve kalınlar. İndirme
tarzındaki eklenti yapıları tek katlı ama dört bölümden
oluşmakta. Her birisinin önünde süslemeli verandaları var.
Toplanmış sandalye ve masalar. Motel şeklinde
yapılmış. Yan yana. Her birisinin kendi kapısı var. Ön
tarafta ise aynı yüzeyde büyük bir havuz. Masmavi. Havuza doğru
ilerliyoruz. Yamaçta yapılmış ilave bir yapının
üzerine oturtulmuş. Üç bölümlü bir havuz. Çocuk kısmı bölümlü.
En doğu ucu daha derin. Boyu yaklaşık 14-15 metre, boyu 7-9 ve
derinliği de olasılıkla 1,65 ile 2.00 metre. Farklı
farklı görüntüler aldıktan sonra oturmakta olan bayana doğru
yaklaşıyoruz. Ama ben gözlerimi verandanın
ağaçlarından alabilmiş değilim. Bayanda daha dikkatli bakma
durumunda değilken, ondan “Buyurun bir çay için.” davetini alıyoruz.
Ben resimleri çekerken çaylar masaya gelmiş benim çayım soğumaya
yüz tutmuş bile. İkinci çayım hemen geliyor.
Bayanın yanında kümeleniyoruz ve meraklı gözlerle nasıl
bir yerde olduğumuzu bize anlatmasını bekliyoruz. Hayranlık
ve şaşkınlığımız gözlerimizden ve yüzümüzden
okunuyor. Diğer taraftan da gizli bir takdir duygusu ve beğeni var
dudaklarımızda. Soru yağmuru altında bayan bir şeyler
anlatmaya çalışıyor. Burasının ne olduğunu
sorduğumuzda ise sadece Çiftlik diyor (!). Ne çiftliği? Yani
hafta içi yada hafta sonu gelip kalınan, havuza girilen apart benzeri bir
yer. Güneyde ve Ege kıyılarında kaldığımız
apart benzeri bir yermiş aslında. Anlattığından bunu
anladık. Ama ne bir yazı ne bir tabela var etrafta bunu anlatan.
Onlara göre burası Çiftlik. Bilenler biliyormuş (!). Buz yaz
tatile gittiğimizde Kaş ve Dalyan’da pansiyon, 4
yıldızlı otel ve apart otellerde kaldık. Ama özellikle
Dalyan’da dahi böylesi bir yere rastlayamadık. Olacağını da
zannetmiyorum. Dalyan’ın bakımlı, süs ağaçları ile
kaplı ve çiçekli pansiyon ve apartları neredeyse hiçbir yerde yoktur.
Ama ya fiyatlar ve hizmet?
Burası hakkında hiç bir deneyimiz yok. Haftaya gelecek,
yaşayacak ve bizzat öğreneceğiz. Gerçek fikrimiz ve
değerlendirmemiz o zaman olacak. Ortam yaşanır olması
lazım. Elbette güzellik, sessizlik, doğa ve yeşillik çok
önemli. Ama işletmecilik
yapılamıyorsa insanın ayakları kesilir. Müşteriye
yaklaşım ve davranış profesyonelce olmalı.
Kırmadan, ürkütmeden ama gönülden sevgiyle bağlayarak
yaklaşılmalı gelenlere. Tersi olduğu zaman bizimde
isteğimiz, hevesimiz kaçar. Ayaklarımız gitmez olur.
O halde şayet sezonu kapatmadıysanız, biz haftaya burada bir
gece geçirmek üzere gelmek isteriz. Bize burada geçireceğimiz bir gece ve
iki gün yeme içme kaça patlar, ne ödememiz gerekir diye soruyoruz. Bu senenin
yağmurlar nedeniyle kısa geçtiğini söylüyor. Pek istikrar
alamadık diyor. İki kişilik yada süit oda için kişi
başına 15 milyon, kahvaltı dahil. Yemek olarak etin kilosu 15
milyon TL. İçecekler birer milyon. Ortalama bir kilo eti ancak 5-6
kişi yer. Salata, içecek ve et adam başı en fazla tutsun 5-6
milyon diyorlar. Bize bu oldukça makul geliyor. Ama, çocukların adı hiç geçmedi.
Onlar için ekstra bir ücret söz konusu oluyor mu, örneğin yazın
onlara havuza giriş ücreti talep ediliyor mu?
Söylenen ücretleri karşılaştırma için, daha yeni, 30
Ağustos’taki üç günlük tatilimizde Karamürsel-İznik-Armutlu-Yalova
turumuzda ödediklerimi aktarmak isterim. İznik göl
kıyısında ki salaş motellere 50 milyon ödemiştik
kahvaltı dahil. Armutlu’da ise ondan farklı olmayan bir yere
ise 30 milyon. Geçen sene yine 30 Ağustos tatilinde Ağva-Kandıra-Akçakoca
turumuzda, Ağva ve Akçakoca’daki pansiyon bedelleri kahvaltı
dahil adam başı 15-20 milyondu. Bu sene niyetimiz, Akçakoca
yolu üzerinde, Kalkın denilen yerde, Çamlık tepesindeki Çamlık
Pansiyon’da bir hafta sonu geçirmeyi planlıyorduk. Oraya da
vereceğim para aşağı yukarı bu bedeldi. Yazları
havuza girmek ücrete tabiiymiş. Kişi başı hafta içi 5
milyon, hafta sonları ise yedi buçuk milyon. Çocuklar konusunda bir fikrim
yok. Söylenmedi. Biz de dahil olmayacağı düşüncesiyle
sormadık. Ama bizim hep ısrarla üzerinde durduğumuz, sevecenlik,
sıcak ve tatlı yaklaşımdır. Güzellik ve ortamın
yaşama değerliği hep ikinci planda kalır. Bazen ücretin
yüksekliğini de önemsemediğimiz olur.
“Verandanın ağaçları özeldir. Özbekistan’dan gelme.
Dışları kaplama. Burasının her şeyi benim ve
eşimin elinden geçmiştir. Yemeklerimizi ben bizzat mutfakta kendim
yaparım. Sebze ve meyvelerin neredeyse tamamı bahçe ürünü olur
yazları. Burada gördüğünüz ne varsa özenle tarafımdan düzenlenip
yapılmıştır. Bu hale getirmek için çok uğraşıp
çaba sarf ettik. Ama yöre insanı pek kıymet bilmiyor. Belki
tanıtımında da pek başarılı olamadık. Bu
güzelliği takdir edecek insanlara kavuşamadık.
Burasını bilip gelenler de zaten etraflarında yeterince
yeşillik olduğu için pek takdir etmesini bilmiyorlar. Çoğu
fiyatlara itiraz ediyor. Gecesi 10 Milyon TL. olmaz mı diyenler var.
Aşağıda Kazımpaşa’da köftecilerde yediklerinin
hesabına itiraz etmeyen insanlar, buraya gelince ödeyecekleri hesabı
sürekli tartışıyorlar. Tüm bunlar beni ve eşimi
yıldırdı. Neredeyse pes ettik. Artık hiçbir şeye elimi
sürmek istemiyorum, hiçbir şeye. Bu yıl da sezon çok kısa geçti.
Sürekli yağmurlar havuz girişine pek olanak vermedi. Buralara gelip,
beğenerek kalan bir kaç İstanbullu ve Ankaralı
konuklarımızdan sonra onların önerileri ile gelip bizi bulanlar
oldu ama bu yeterli olmadı.”
Tüm bu bilgiler
sorduğumuz çeşitli soruların cevapları sayılır.
Aklımda kalanları özetlemeye çalıştım. Restoran ve
eklenti yapıları gezerken her adımda, her bir özellikte bize
aktardığı ayrıntılı bilgiler bizi
şaşkına çevirdi. “Tüm ağaç işçiliği,
taşların yerleştirilmesi, alanın temizlenmesi, arazinin
düzenlenmesi, görebildiğiniz her şey eşimin elinden geçti. Daha
fazla ayrıntıyı kendisi verebilir. Kendisine haber verdim.
Geldiğinde konuşursunuz” diyordu genç bayan.
Adını, kaç yaşında olduğunu ve nereli
olduklarını soruyoruz. Adı Asiye’ymiş. Otuz iki
yaşında (!). İzmit’te, Yeni Turan Anaokulu’nun
üst tarafında oturmaktaymışlar. Bu genç yaşta böylesine
bilgi birikimi ve beceri nasıl mümkün (!) diyoruz. Kendilerini tebrik edip
takdir sözcüklerimizi aktarmaya çalışıyoruz ama uygun kelimeleri
seçmek ve aktarmak zor gibi yapılanlar için. Asiye Hanım bizi restoranın
içine götürüyor. Kapıdan girişte sol köşede büyük bir
şömine var. Önünde bir sehpa. Üzerinde eskilerden kalma bir şeyler
özenle dizilmiş. Güzel bir örtü üstünde. Şöminenin içine de bir
şeyler yerleştirilmiş. Hiç bir süs eşyası fazladan
duruyor adeta. Batı duvarında, şömineye yakın, çapraz
olarak asılmış bir post derisi var. Duvarın dibinde,
şöminenin önünde L biçiminde bir koltuk takımı var. Tasarım
ve düzenleme harika. Hiç bir şey ne fazla görünüyor nede bir eksiklik
hissediliyor. Mutfağa, salonun tam ortasından açılan bir
kapı ile geçilmekte. Doğu duvarının dip köşesinden
yukarıya bir merdiven çıkıyor. Asma kata.
Üst kata çıkmadan önce, salonun batı duvarının
köşesinde bulunan kapıdan bir yere götürüyor bizi Asiye Hanım.
Bir tür Mahzen ama boş. Kuzey duvarının dibinden bir
yerlerden su sızıyor. Yapımda yalıtım
yapılamamış sanırım. İçerisi harika rutubet ve
ozon kokuyor. Mahzenin pencereleri yok. Olsaymış çok harika
olurmuş. Burası Disko yada Diskotek benzeri amaçlar
için kullanılabilir. Bir iki havalandırma penceresi
açılabilirse. Duvarlarda sanki ince kemerler varmış gibi,
süslenmiş, farklı renklerle boyanmış.
Üst kat yarım balkon. Tam orta yerde harika bir Bilardo Masası.
Kızlar hemen masanın başına geçiyorlar ve toplarla oynamaya
başlıyorlar. Bir iki kez de topları yere düşürüyorlar. Istaka
Askılığı batı duvarına sabitlenmiş.
Doğu duvarına yakın bir iki masa atılmış.
Masanın etrafına yeterince alan ayrılmış. Batı
duvarı boydan boya Amerikan-Bar. Tezgahın üzerine yine
çeşitli eşyalar dizilmiş. İri bir Wisky şişesi,
maket tren, av bıçakları vb. Asma kat korkuluğunun bar
tarafına üç tane Binici Eyerleri asılmış. En uçta
olanı oldukça eski. Bilardo masasının etrafında yer alan
sandalyeler çocukluğuma götürdü beni. Hani evlerimizde
kullandığımız, düğün salonlarında, yazlık
sinemalarda, kahvehanelerde üzerlerine oturduğumuz eski ağaç
sandalyelerden. Bele gelen kısmı iki tahtalı, artası oyuk,
oturma yeri düz dört beş tahta ile kaplı, ayakları kare ağaçtan.
Ayakları arasında gerdirme teli olanlar vardı ya onlardan.
Şimdilerde neredeyse hiç bir yerde rastlanmayan o eski sandalyeler nerden
bulunup getirilmiş yada nasıl üretilmiş bilemiyorum.
Küçük kızımız Aybüke Beren, biz konuşurken
sürekli olarak sözümüzü keserek bir şey istiyor ısrarlar. Bir ara
kulak veriyoruz. Odaların içini görmek istiyor. “Görebilir miyiz,
olanaklımı?”, “Tabii, memnuniyetle. Yalnız dönemi
kapattığımızdan biraz dağınık odalar” diyor Asiye
Hanım. Dağınık denilen odalara girince, sadece yatak
çarşafları, nevresim benzeri şeylerin
olmadığını gözlemliyoruz. İki tür oda var. İkisi
çift yataklı, diğer ikisi süit. Aybüke Beren ile Bengisu
süit odaya bayılıyorlar. Kendilerine oda seçiyorlar. Biz burada
kalırız diyorlar. Burada da neredeyse her şey ahşap. Her
birisi uyumlu ve aynı desenlerle süslenmiş. Karyolalar ağaçtan.
Sehpalar, kapı ve pencereler. Süit oda daha bir görkemli. WC & Banyo
bir arada. Lavabo aydınlık penceresinin sağ tarafına
yerleştirilmiş. Her bir odanın önünde verandası var.
Verandalara sarmaşıklar sarılmış. Direkler
arasında süslemeli kısımlar var. Ön tarafta havuz ve gerisi
yeşilliklerin bezediği yamaç ve vadi. Daha ilerisi Kızılcık
Köyü. Işıklar loş. Elektrikler gidip geliyor. Akım
düşüklüğü olmalı. Kaş’ta
kaldığımız Ekici Otel’in süit odasından daha
özenli, temiz ve bakımlı. Tek farkı TV, Telefon ve mini-bar.
Asiye (32) - Yıldıray (36) Gür çifti dört kişilik bir aile.
Oğulları Efe (12), Kızları Seda (8) yanlarında. Yıldıray Bey, iki
kardeşmiş. Ağabeyi Kemal Atılay (42) birlikte inşaat işlerine
girmişler. Son zamanlara dek belli işler yürütmüşler Özbekistan’da.
Özbekistan ile bağları oradan. O nedenle Özbek el işleme
ürünleri ve işlemeli ağaçlar var burada. Daha önceleri LPG Tüp
Bayiliği ve Sigorta A Acenteliği işleri ile
uğraşmışlar. Çocuklukları Gölcük-Kavaklı’da
(13) geçmiş. Aslen Seymen’denmişler (14). Yıldıray Beyin annesi Muhacir, babası
Laz’mış. Eskiden, Döngel Belediyesi ve ardından Bekirpaşa
Belediyesi Başkanlıklarını yapan Abdullah Çakmak (15)
akrabalarıymış.
Döngel’de (16) yazlık, mütevazı bir ev yapmak için bir yer
almayı çok istedik, ama olmadı, olamadı. “Ufak, şirin,
mütevazı bir evimiz olsun istiyorduk” diye ekliyor Asiye hanım.
“Aradık, araştırdık burasını bulduk. İlkin
güzel, yaşanabilir, zevkimize uygun bir yer yapalım dedik.
İşte oturduğumuz evi yaptık.” diyor Yıldıray bey.
“Böyle değildi ilk zamanlar. Biz birbirimize bağlı bir aileyiz.
Saygılı ve tutkun. Yapılanlarda onlarında büyük emekleri ve
katkıları var.” Konutun ilk zamanlara ait bir resmini, daha sonra
malikanenin eşini gezerken gösteriyor bize Yıldıray Bey.
Yıldıray Bey üzerindeki eşofmanlarla geliyor
yanımıza. Tanışıyoruz. Gerçekten genç. Bedenen dinç.
Saçlarında pek ak yok. Yüzünün sağ tarafında
olasılıkla geçirdiği bir kazanın yara izleri var.
Alnında ve ağzının kıyısında olanlar daha
bariz. Gülünce ayrı bir hava katıyor yüzüne. Dikkat çekici. Ama
bundan hiç söz açılmıyor. Resim çekmeye
kalktığımızda bu kıyafetle görüntüye girmek istemem
diye diretse de ısrarlarımıza karşı duramıyor.
Karelerde yerini alıyor. Beraber çekilmiş bir iki pozumuz da var.
Onları aile olarak da görüntülüyorum. Bence uyumlu harika bir çift. Zevkleri
ve düşünceleri uyumlu olmasa böylesi güzellikler nasıl
oluşturulup ortaya çıkabilirdi ki!
Dedikleri gibi ilk zamanlar kendilerine “Ufak, mütevazı bir kır
evi” yapmak için işe başlamışlar. Adapazarı
Beşevler Köyü’ne yakın bu yeri bulmuşlar. Arazinin tamamı
50 dönümmüş. Her tür düzenlemeyi Yıldıray Bey
planlamış. Evin önünde yer alan dört bölmeli işliklerde
hazırlanmış malzemelerin çoğu. Bir marangoz tutulmuş.
Planya benzeri makineler alınmış. Ağaçların
tamamı kendi denetim ve gözetiminde biçilip şekillendirilmiş.
Korunun kıyı duvarını oluşturan traversler ve Arnavut
Kaldırımı taşlarının öyküsü ise bir
başkaymış. İzmit’e uzak olan bu yerde
çalıştıracak işçi bulamamışlar çevreden.
Taşımalı her gün İzmit’ten işçi getirmişler.
Arazi ilk zamanlar çok dikenli ve fundalıkmış. Arazinin çevre
düzenlemesini de tuttuğu 30 adamla günlerce uğraşarak
yapabilmiş. İlk zamanlarda bazı tatsız olaylar
yaşamışlar. Buraya elektrik ve su getirememişler. “Sonra
her şeyi bir şekilde çözümledim.” diyor Yıldıray Bey.
Amaçları iki kardeşin yaşayabileceği bir yer
yapmakmış. İlk ortaya çıkan ev daha küçükmüş. “Bu
işe 1997 yılında başladık. Ve iki yıl sürdü
neredeyse. 1999 yılında havuzun deneme işini yapacaktık.
Tam deprem öncesi geceydi. Ertesi gün deprem oldu. Ve yine her şey uzun
süre öylece kaldı.” diyordu Yıldıray bey. Çiftlik (!)
olarak işletmeye iki yıldır devam ediyorlarmış. Neden Çiftlik?
Bunun net bir cevabını alamadım. Bu isim,
Akmeşe-Adapazarı Yolu’nu kullanan insanlarda, sıradan bir
çiftlik düşüncesini oluşturmakta. Kanımca iyi bir isimlendirme
değil. Çiftlik denilince ya özel bir çiftlik, ya mantar
çiftliği yada ne bileyim tavuk yada at çiftliği oluşuyor
insanlarda. Bende aynı tarzda değerlendirmiştim ilkin.
Yazın, üç aylık dönemde, Eylül ayına dek kır
lokantası benzeri hizmet vermekteymişler gün boyunca. Hafta
sonları daha kalabalık olabiliyormuş. Hafta içi yada hafta
sonları gecelemeye kalanlarda oluyormuş. Havuza talebin fazla olduğunu
belirttiler. Eylül ayında
yağmurların artması ile işlerin ve talebin iyice
azaldığını belirttiler. Gelecek yaza değin
hizmetlerini kapatacaklarmış. Ama rezervasyon için bize telefon
numarası bıraktılar (*).
Restoran kısmında iki erkek görevli vardı sadece. Oldukça
sevecen ve konuşkan. Onları anmadan geçmek haksızlık olur.
İki kardeş. Ağabey Gökhan Kurt (42) ve kardeşi Murat Kurt (26). Gösterdikleri anlayış ve incelik için kendilerine
minnettarım.
“Ama kanımca,” dedim. “Böylesi bir yer sürekli işletmede
kalabilir. Hafta sonlarını burada geçirmek isteyen bir sürü aile
vardır zevk ve özen sahibi. Et Lokantası olarak da
kışın hizmet verebilecek bir yer burası.” Ama
çalıştıracak eleman bulamadıklarından
yakınmaktaydılar. “Şayet tanıtımında
başarılı olabilseydiniz, burada kimler kimler toplantı yapmak,
zevkli saatler geçirmek istemez ki diye önerdim. Bir çok farklı
etkinliğini burada geçirmek isteyecek insan grupları vardır.”
dedim.
Ama bu güzelliğin duyulup bilinmemesine, böyle ıssız ve
uğranılmayan bir yere dönüşmesine yol açan nedenlerin neler
olduğunu anlamak hemen olanaksız. O anda insan düşünemiyor. Ama
bir şeylerin ters gittiği düşünceleri uçuşuyor insanın
kafasında. Toyota’dan bir çok kişinin geldiğinden söz ediyorlar
bir ara ama emin değiller. İzmit yada Adapazarı bayilerinden mi
yoksa fabrikadan mı gelenler! Burasını bilip tanıyanlarla
görüşmem, tanıyıp bilenlerin deneyimlerini ve bana
aktaracaklarını dinlemem daha ayrıntılı bir fikir
verebilir. Nelerin ters gittiğine, nelerin kabul görmediğine yada
insanların ayaklarını, bu güzelliklerden kesmelerine ne tür
olayların yol açtığına dair belki bir şeyler
öğrenebilirim.
Yıldıray Bey, bizi konutun içini göstermeye götürüyor. Arabadan
inince gündüz sakin olan köpekler değişmiş. Üzerimize doğru
atılıyorlar. bahçeden geçip evin giriş kapısına
gidiyoruz. Ayakkabılarımızı çıkarıp içeri
giriyoruz ardından. Güney tarafta iki, pencere var. Batı
duvarının kuzey
köşesinden ağaç bir merdivenle üst kata çıkılıyor.
Giriş kapısının hemen solunda pencere yakın
köşede eski tip döküm bir soba var. Soba grisi renkte. Şömine güney
tarafa, batı duvarının köşesine yakın
yapılmış. Burada ki şömine de oldukça büyük. Mutfak
merdivenin girişinde. Ahşap ve süsleme her yerde hakim. Banyo mutfağın
sağında kalıyor. Fayanslar ve eviyeler olmasa burası da neredeyse
ağaçla giydirilmiş. Mutfak ile Banyo kapıları arasında
bir duvar aynası var. Çerçevesi süslü. Tavan kalın ağaçlar
üzerine oturtulmuş. İkinci kata çıkıyoruz. Merdivenin
duvarında iki üç Özbek erkek kostümü aslılı. Bayan
kostümlerinden örneklerde yukarıda yatak odasının
yanlarında var. Her yerde Özbek şapkaları, mendilleri ve
çorapları. Renk renk desen desen. Batı duvarına kıldan bir
kilim asılmış. Yataklar tekli yan yana batı köşede.
Takaların güney tarafında bir kütüphane var. Kuzey köşede ise
çeyiz sandığını andıran bir sandık. Burada ki
Banyo ve WC de çok güzel düzenlenmiş ve süslenmiş.
Dostumuz Ülkü Koç’un erkek kardeşi Erkan Baykal’ın
buraya gelişi tesadüf olmuş. Ortamı çok beğenmiş.
Fiyatlar ve hizmet konusunda, günü birlik ve kısa süreli bir mola
verdikleri için pek görüşü yoktu. Onu ve arkadaşlarını
sıkan yada rahatsız eden bir olay yaşamamışlar.
Toyota çalışanlarından burasını bilen, daha
önceleri buraya gidip de artık gitmeyen var mı şeklindeki
araştırmam farklı sonuçlar verdi. Burasını daha çok
benim gibi, sessiz, sakin ortamları, yeşilliği ve
doğayı seven dostlarım keşfetmiş olabilirlerdi. Bir de
öneri üzerine gidenler olabilirdi. Öyle ya hava atmayı seven kişiler
Bodrum, Marmaris, Grand Marmara Oteli, Balıkçı Restoranları
varken neden böyle yerlere gelsinler di ki!
Harun Ölmez (17) ve Özgür Dinçol (18)
burasını çok iyi bilirlermiş. Dostum Harun Ölmez,
Yıldıray Beyi bir yakını vasıtası ile
tanırmış ve bilgisi buradan kaynaklanıyormuş.
“İlk zamanlar neredeyse iki sene öncesi buraya ben çok gittim. Elimde
tomar tomar broşürlerini Toyota’da ve çevreme de çok
dağıttım. Tüm dost ve yakınlarıma önerdim. Çok
kişi gönderdim buraya diye aktarıyordu. Özellikle eşim çok
beğendiğimiz için çevresine tanıtımı için çok çaba
sarf etti.” diyordu Harun. “Ama bir süre sonra istemez olduk,
ayaklarımız gitmez oldu. İşletmecilik anlayışındaki
bazı farklı tarafları nedeniyle soğuduk. Düzelme ve
iyileşme göremediğimiz için de artık gitmez olduk. Doğal
olarak ta benim çevremde benzer şeyleri yaşadıkları için
gitmez oldular. Oraya benim kadar müşteri gönderen
olmamıştır” diye devam etti Harun.
“Ama bazı farklı yaklaşımlar yaşadık. Alkolün
olmadığı bu yerde, akşamları biz bira içebiliyorduk.
Bir tür denetimli ve göz altında. Ama bir hafta sonu sırf erkeklerden
oluşan bir grup geldi. Yanımızda Rakı içildi. Havuza girip
çıktılar. Oldukça hareketli ve neşeli bir gruptu. Bizi
rahatsız eden onlara farklı bir anlayışın
gösterilmiş olmasıydı. Havuza giriş ücreti için çocuklardan
da yetiş ücreti talep edilmesi bizi de sıkıyordu ama
aldırmıyorduk ilkin. Ama bir dostumuzun havuza bir kez girip
çıkan çocuğu için ücret ödemesi,
rahatsızlığımızın tepe yapmasına yol açtı.”
“Yemek servisini, Asiye Hanım yapardı. Ama bazen tabaklar
masalarımıza atılırcasına
bırakılırdı. Bu ve benzeri yaklaşımları
önemsemesek de, bunlar zamanla bizi aşırı rahatsız etmeye
başladı. Benzer
rahatsızlık ve şikayetleri burayı önerdiğim
tanıdık ve dostlardan da almaya başlamıştık.
İki yıl öncesi fiyatları ile etin ve köftenin kilosuna 15 milyon
TL öderdik. Havuza giriş ücreti ise hem yetişkinlere hem de çocuklara
5 milyon TL. idi. Şimdilerde yeme içme, konaklama ve havuz ücretlerinin ne
olduğunu bilmiyorum. Zamanla biriken ve bizi artık rahatsız eden
olumsuzluklar sonucu buraya gitmeyi kestik. Dostlarımız ve
tanıdıklarımızda gitmez oldular buraya. Uzun süredir
artık uğramaz oldum.” diye bitirdi deneyimlerini ve
yaşadıklarını anlatmayı dostum Harun Ölmez.
İşte yeni keşfettiğim Yeşil Vadi, Gür
Çiftliği. Benim gözlemlediklerim, izlediklerim, dinlediklerim ile birlikte
burasını benden önce keşfetmiş kişilerin
görüşleri ve deneyimleri böyleydi. Bizzat gidip yaşamak, görmek ve
öylece bir kanıya varmak bence en güzeli. Ne dersiniz görmeye ve bu
ortamı yaşamaya değmez mi!
Yeşil Vadi, Gür Çiftliği, Özel konut ve çevresine ilişkin
görüntüler ile Restoran ve Yüzme Havuzunun bulunduğu Motel
kısmının görüntülerinin tamamı http://community.webshots.com/user/erkankiraz11 adlı siteme yüklenmiştir. Resimleri
izledikten sonra aktardığımı tanımlamalarda eksik
gedik kaldığını düşünebiliriniz. Bunda haklıda
olabilirsiniz. Her bölümü ve her gördüğüm yeri tam olarak aktarmada ve
tanımlamada biraz geniş davranmış olabilirim. Yazından
sonra görüntüleri izlemek arada kalan eksiklerin giderilmesinde
yardımcı olacaktır. İyi izlemeler dilerim.
Erkan Kiraz, 15/09/2002, Pazar,
Şirintepe-İzmit, erkankiraz@yahoo.com
Edited and compiled by Erkan Kiraz on 15/09/2002.
http://community.webshots.com/user/erkankiraz
http://community.webshots.com/user/erkankirazi
http://community.webshots.com/user/erkankiraz2
http://community.webshots.com/user/erkankiraz3
http://community.webshots.com/user/erkankiraz4
http://community.webshots.com/user/erkankiraz5
http://community.webshots.com/user/erkankiraz6
http://community.webshots.com/user/erkankiraz7
http://community.webshots.com/user/erkankiraz8
http://community.webshots.com/user/erkankiraz9
http://community.webshots.com/user/erkankiraz10
http://community.webshots.com/user/erkankiraz11
http://www.trainweb.org/demiryolu/
http://www.virtualtourist.com/erkankiraz
http://www.mtuncel.com/gezgor.htm
http://groups.yahoo.com/group/bilgisayarveinternetguvenlik
site:
Jean-Patrick Charrey, contributions
& translation into Turkish by Erkan Kiraz
©
Copyright Hakkı Erkan Kiraz’a Aittir. Tüm Hakları Saklıdır.
Bu yazı ancak kaleme alanın izni
alınarak tekrar yayınlanabilir yada dağıtılabilir.
©
Copyrighted to Erkan Kiraz. All Rigts Rserved.
This
study may be re-copied or re-distributed only with prior consent of its Author.
Edited
By Erkan Kiraz erkankiraz@yahoo.com
on 15/09/02.