Bu yazı çeşitli medya ortamları, ulusal ve yerel görsel ve yazılı basın için hazırlanmıştır. Resimler özgün olup tarafımdan çekilmiştir. Erkan Kiraz erkankiraz@yahoo.com

 

Zamanda Yolculuk

“Zamanın Durduğu Yer; Derince”

Hanife bizden önce kalkıp Bengisu’yu havuza bırakıp geri gelmişti. Daha sonra ise annesi ve çocuklarla kent içine gidecekti. İlkin “Pastur Veterinerlik”e gidip annesi için benim geçici olarak aldığım kediyi geri bırakacaklardı. Ardından ise eve geri döneceklerdi. Onlar geldikten sonra ise ben arabayla Derince tarafına gidecektim. “Derince’nin Geçmişi” (1) çalışmam için bilgi derlemeye uğraşacaktım. Olay uzun bir kesintiye uğramıştı. Çalışmamın notları bir yerlere toplanmış yada dağılmıştı. Evde ciddi bir düzenleme ve tertip yapmam gerekiyordu. Ama buna ne zaman vakit bulacağım Allah bilir!

 Hanife dönüşte bize kıymalı börek getirmişti “Sarıyer Börekçisi”den (2). Çay olmadığından Bengisu’yu bakkala göndermiş vişne meyve suyu aldırmıştım (3). Meyve suyu eşliğinde yedik böreklerimizi. Ben not defterimi, görüştüğüm ve görüşeceğim kişilerin listesini(4), not kağıtları, kalemler ve sayısal fotoğraf makinemi alıp evden çıktım. Dışarıda aldatıcı bir hava vardı. Bulutsuz gökte güneş kendisini gösteriyor, insanlara bahar havası sağlıyordu. Ama görünüşü aldatıcıydı. İnsanın içine işleyen soğuk, bu görüntüye aldananları pencesine alıyordu. Ben de bir süre, o tiplerden oluverecektim. Kabanı arabanın bagajında bırakıp dolaşmaya kalkınca, üşüdüğümün çok sonra ayrımına varacaktım.  

Uzun süredir “Derince” (5) tarafına geçmemiştim yeni düzenlenen “ikili yol”da. Derince’nin alamet-i farikası olan, betondan şemsiyeli “Derince Alt Geçiti”nin kuzey tarafındaki şemsiyeleri kesilmişti. Sadece güney tarafındakiler kalmıştı. Alt geçit uzatılmış ve buraya sadece “Eski Çarşı” tarafından çıkış sağlamak için ışıklar konulmuştu. Koskoca ilçeye giriş çıkış yapmak için sadece iki seçenek vardı. “Eskiyol” civarındaki “Yeni Liman Yolu” ve şimdilerde “Sabancı Okulları” olan eskilerin “Pirireis İlkokulu”nun hemen batı tarafında kalan “Roche Sağlık ocağı” (6). “Roche” firması “Pirireis İlkokulu”nun hemen batı köşesine bir sağlık ocağı yaptırmıştı “Büyük Marmara Depremi” sonrasında.  

“İkili Yol”un düzeyiNİ bir türlü tutturamamışlar. Normal düzeyden sürekli yükseltilen yol kotu, her şeyi berbat etmiş durumda. Her şey, “yaptım oldu” biçiminde yapılmış. Yan yollar, bağlantılar, yağmurlu havalarda su akakları, biriken suların ne tarafa yönlendirileceği ve biriken çamurların nereleri ne biçimde tıkayacağı gibi “tali” ve “pek mühim olmayan konular”, pek önemsenmemiş. Yüklenici firma işi yaptım demiş ve devletin denetçileri de kabul ettik demiş olmaları gerek! D-100’e çıkışın böylesine engellenmiş olması, olmayan tali yolları, yan sokak ve caddeleri felce uğratmış gibi. İleriki zamanlarda neler olur, yaşanınca görülür ve geçici çözümler bulunur demiş olmaları lazım birilerinin.  

Derince dolanmam için bir güzergah belirlememiştim. Aklıma göre ve duruma göre bir yerlere takılacaktım. “Çenesuyu” trafik ışıklarından D-100’e girdim ve dosdoğru “Roche Sağlıkocağı” ışıklarına dek ilerledim. Akılma “Eski Çarşı”, “Muhacir Mahallesi”, “Manalar”, “Kaynak”, “Derince Elektrik Trafosu ve Çenesuyu Deposu” civarları ve “Eski Mezarlık” çevresi filan vardı. Ama başlangıcı “44 Evler”den (7) yapacak, yavaş yavaş “Denizciler Caddesi” üzerinden “Merkez Camisi” ve “Eski Cumhuriyet İlkokulu” hizlarına dek gelecektim. Sadece etrafa bakınacak, yolda tanıdık birilerini görünce muhabbet etmeye çalışacaktım. Özel not alma, ayrıntı verme ve soru sorma işi düşünmüyordum. Sadece belleğime kaydedecek ve eve gelince de günceme aktaracaktım.  

Sapaktan sola dönüp “44 Evler Hastane Yolu”na dek ilerledim. Arabamı “Denizciler Caddesi” ile “D-100” arasında bir yere park etmek için uğraşıp durdum. “Hastane Yolu”nun kuzey taraflarında dolandım ve sonuçta arabayı aşağıya bıraktım. Köşedeki çok katlı yapının önünde “Yunus Kubanç” amca, elinde bastonu dolanıyordu. Uzun beyaz sakalları vardı. Rahmetli babam yaşında yada fazla olmalıydı. Kamburu çıkmıştı. Torunu Adem Kubanç, bana dedesinin bazı ameliyatlar geçirdiğinden söz etmişti. İlkin mahalleliden bazılarının oturduğu yol sütü kahveye uğradım. Gözlerimin aradığı ve tanıdık yüzler yoktu. Ardından ara sokakta kalan diğer kahvelere bakayım dedim ama ne çare! Onlar da çoktan kapanmışlardı. Kahve alışkanlığı olanların şimdilerde nerede oturduklarını ise bilmiyordum.

44 Evler”in doğu tarafından yukarılara doğru çıkan caddeye neden “Hastane Yolu” dendiğini günümüzdekiler pek bilmez. Bunun bugünkü “Asker Hastanesi”, “SSK Hastanesi” ve “KOÜ Hastanesi” ile pek ilgisi yoktur. Bu üç hastanenin bulunduğu alanda tamamen “Topçu Birliği” vardı. Ta “Sopalı” düğümüne dek geniş bir bulvar gibi ilerleyen “Çavdar Caddesi”nin (8) bu denli geniş olması da, askeri yetkililerin yola kendi alanlarından yer sağlamalarından dolayıdır. Askerler hem yola hem de hastanelere yer bağışlamışlardır. Yoksa bizim anlı şanlı mülki ve idari yöneticilerimizin uzak görüşlülüğü ve kent planlaması sonucu değildir buradaki güzellikler.  

1960’li yılların sonlarına doğru “Süleyman Demirel”in Başbakan olduğu zamanlarda, “44 Evler”in kuzey tepelerinde, çalılılıklar ve fundalıklar arasında bir yer, “Hastahane” yapılması için ayrılmıştı. Görkemli törenlerle, “Süleyman Demirel” gelip temel atma törenine katılmış ve temele “ilk harcı” kürekle boca etmişti. Katılımcılara kurabiye ve içecekler dağıtılmıştı. Biz çocuklar, meraklılar ve “zorunlu olarak” tören alanına gelen izleyiciler oradaydık. Bu ülkede neler denmiş, nelerin sözü verilmiş, ne temeller atılmış, nice “ilk harçlar” çukurlara boca edilmiştir de hiç birisinin takibini ve sorgulamasını halkımız yapamamıştır. Hastane inşaatı için açılan temel alanından çıkartılan topraklar, “Nato Akaryakıt Borusu”nun geçtiği alanın, “Çenedere Vadisi” çukurluk alanının batı tarafına yığılmıştı. Vadi yamacından aşağılarda “Karaçalı” ve “Kocakarı Yemişi” ağaçları aralarına dek, topraktan bir “yapay kayak alanı” oluşmuştu. Biz, “44 Evler”in  çocukları okul sonraları buralara gelir, altımıza koyduğumuz “Porland çimento kağıtları” üzerinde kendimizi salıverirdik fundalıklar arasına. Bir sürü yara bere. Pislik, kan revan. Eve dönünce yiyeceğimiz azar ve dayağa rağmen bu sürüp giderdi hep. İşte sokağa adını veren bu hastanedir. Sonraları konutlaşan alanın neresinde kaldığını ve bu kamu yerinin nasıl kullanıldığını bilmiyorum. Bir aralar aramıştım temel betonunu ama bulamamıştım.          

Çocukluğumuzda “44 Evler”de kimlerin nerede oturduğu ve çocuklarının adlarının neler olduğuna dair sohbetimizi bir zamanlar bir kahve köşesinde, “Feridun Özkan”la yapmıştık (9). Orta sokağın başında, sokağın tabelasını beyhude arıyorum. Soldaki ilk ev “Necmettin”lerin oturduğu ev, sağdaki “Geyveliler”in oturduğu ev. Üç çocukları vardı. İzmit Sanayi’de torna dükkanları vardı. İki erkek kardeş, babalarının işini sürdürmekteydiler. Kız kardeşleri ise okuyordu sanırım. İlerliyorum. İşte “Avcı Yusuf”un evi. Renk renk “av köpekleri” vardı. Kardeşi “Kütük Ahmet” de pek severdi avı. Hep bekardı. Yada çok geç evlenmişti. İleride sağda şimdi tamamen bitmiş “44 Evler Camisi”. Eskilerde cami alanı çukurluk bir yerdi. Yukarıdan, askeri alandan beri gelen vadimsi yerin sonlarıydı burası. Sağlı sollu bakarak ve anıları belleğimde canlandırma çabasıyla ilerliyordum yukarıya doğru. Dul bir teyzenin evi ve üstünde “Murat Yahşi” amcanın evi. Sonradan iki kat olmuştu ev sanırım. Onun üst tarafında da “Osman Kitapçı”nın, barakası hala duran “Bakkal Dükkanı”. Torunları, “Turan”, “Osman” ve adını anımsamadığı küçük kardeşleri ile yaşarlardı. “Zafer”di galiba. Karşılarında ise, cami alanının hemen üstünde, iki katlı bir ev. Üç kızı olan başka bir dul teyzenindi konut. Sonra “Kumcu Yusuf Akbaş”ın konutu. Oğulları “Fikri” ve “Zikri”. Fikri, İzmit Belediyesi’nde toplu taşıma otobüsünde sürücülük yapıyordu. Fikri ise mahallede terzi olarak sonraları dükkan açmıştı. Babaları atlı arabayla kum çekerdi yapı inşaatlarına. Onların hemen üst tarafında ise “Ömer Özkan” amcanın evi vardı. Oğulları “Feridun” ve “Öner”. “Feridun Özkan” (10), benim sınıf arkadaşımdı.  

Tekrar sola bakıyorum. “Hayrettin Özkan” amcanın iki katlı evi ve üst tarafında “Deveciler”in evi. Torunları ve sınıf arkadaşım “Refik Bıçak” ile oturmaktaydılar. Başka bir dul teyzenin, Ömrüye Kayalar’ın evi. Oğlunun adını hatırlamıyorum ama kızı “Semra Kayalar” ablamın sınıf arkadaşı olmalıydı. “Ömer Özkan”ın evi ile “Recep Alkan” amcanın evi arasında, geniş bir alan vardı. Burasına birileri sahip çıkmış ve ekip biçiyordu. Buradan daha kuzey tarafta kalan sokağa geçişi engellemişlerdi. Daha sonraları ise çitlerin üzerinden geçen “V” biçiminde merdiven yapılmış ve dar bir şerit geçiş yeri olarak ayrılmıştı. Kuzey tarafta kalan sokağın doğu köşesindeki bakkala giderdik, bu dar yoldan geçerek. O zamanlarda birilerinin sahiplendiği bu kamu alanına şimdi “Derince Belediyesi İtfaiyesi” yerleşmiş. Bizde her şey çok düzenlidir. Her şey bir aradadır. Tıpkı İtfaiye’nin “44 Evlerin ara sokağında, “Derince Belediye Yapısı”nın “İstasyon Parkı” içinde, deprem anıtı olarak yapılan bir yapısının “Derince Merkez Camisi” karşısında, araç gereç parkının bilmem nerede, “Kusachi Kültür Sitesi”nin Yavuz Sultan Selim Mahallesi içinde, tiyatro yapısının “Yanıklı”da deniz kıyısında olması gibi. Ne güzellik ve düzen değil mi! Başka belediyelerde ayrımlı mı! Hayır. Yine benzer durum geçerli. “Recep Alkan” amvcanın çok çocuğu vardı. Ben sadece “İbrahim”i anımsıyorum. Sokağın batı köşesinde ise “Bayram-Ayşe Torlak” ile Şevket Bilgintürk amcanın konutları vardı. “Şevket Bilgintürk” amca, büyük oğlu “Cezmi”yi evlendirince, arka bahçeye ikinci bir ev yapmıştı. “Bayram Torlak” amcanın çocuklarının adları neydi! “Adile”, “Sıtkı”, “Nesrin” ve “Yeşim”. “Adile”,Köylü Mustafa”nın oğlu “Pepe Ahmet”le evlenmişti. “Sıtkı” da kiracılarının kızı “Kamile” ile evlenmişti daha sonraları. “Mustafa” ve “Kemal” iyi top oynarlardı. Kiracı-ev sahibi çok iyi geçiniyorlardı. İyi ilişkileri yakınlık ve hısımlığa dönüşmüştü. Anne ve babalarının adlarını şimdi anımsayamadım.     

Bayram Torlak” amca, evinin üst katını çıkmıştı. Alt kattan daha geniş yapmıştı üst katı. Şimdilerde “Çavdar Caddesi” adını alan yoldan, kuzeye doğru yürüdüm. Tam karşımda, batı tarafta “Asker Hastanesi”nin giriş kapısı vardı. “Bayram Torlak”ın bakkal dükkanının bulunduğu kulübe, çok zamandır “Eczane” olmuştu. Onların hemen kuzey köşesinde kalan iki katlı “Köse Mustafa Altan” ve “Melek” teyzenin evlerinin yerinde, tek-blok bir apartman yükselmekteydi. Çevrede hastane olunca, dükkanların çoğunun eczane, tıbbı malzeme satan dükkan olması, bakkal ve çakkalın yan yana bulunması normaldir bizde. Burada da böyle gelişmişti işler. “Köse Mustafa” amcanın evinden bir sonraki evde de, kiracılar otururlardı. Onun arkasında ise iki katlı bir konut vardı. Bu sokağın tabelasını bir duvara asmışlardı; “Aktop Sokak“. Eskilerde “Aktop Sokağı”nın kuzey-batı tarafı, yarısına dek boştu. Hala da öyle. İlk ev “Pepe Mustafa Deniz”e aitti. Dört çocukları vardı. Ablalarının adını anımsamıyorum. “Ali”, “Kibar” ve “Topal Bekir”. Onların evinin aşağısında “Köylü Mustafa”nın konutu yer alırdı. Şimdi ta “süslü ve ışıklı ev”e dek tüm evler terk edilmiş durumda. En dipteki iki katlı, yeşil renkli evin doğu köşesinde bir bakkal dükkanı barakası vardı. Sonraları bu dükkanı, mahallemizin ilk “LPG Tpçüsü” de olan Kamil işletmeye başlamıştı. Pek pasaklıydı. Yada ilk zamanlar öyle değildi de sonraları böyle olmuştu. Alçak gönüllü, kendi yağı ile kavrulan bir bireydi. Bir motor bisiklet almıştı, sürekli yollarda kalan. Kamil’in yağ pas içinde, tamir etmeye çabaladığı. Motor bisikletten sonra zor çalışan bir pikap aldığında da durum değişmemişti. Her şey satardı “Kamil”.  

Çok sonralarıydı ilk bakkal dükkanını işleten “Bakkal Osman”ın dükkanına rakiplerin çıkması. İlk dükkanı “Kamil”in devraldığı dükkanının sahipleriydi. Onlar “İzmit Bagçeşme”de otururlardı. Sonraki yıllarda, bir kaç yıl gelip oturmuşlar ve buralarda yapamayınca tekrar geri dönmüşlerdi İzmit’e. Bir kızları vardı. Güzel mi güzel. Dünya tatlısı. Gözleri mi neydi bir içim suydu. Saçları dalga dalga, gür ve siyahtı sanırım. İyi, şık ve uyumlu da giyinirdi. Biz yoksul semtin gençleri için, vitrin gerisinden izlenecek nesnelere benzerdi. Kim bilir evlenip çoluk çocuğa karışmış mıdır yoksa onca güz<elliğine, şıklığına ve çevresindeki hayran kitlesine koşut, hiç evlenememiş midir! İkinci bakkalı “Hocalar” açmıştı E-5 tarafında. Üçüncü bakkal ise yine “Hocalar”ın damatları, “Sucu Ferhat”ın evinin tam kuzey-doğu köşesinde, boş alanın ortasındaki konutun altında açmıştı. Çok çok sonraları ise, mahallenin doğu tarafındaki boş alanın yol tarafının konutlaşmasıyla, Doğu’dan gelen “Karslılar” açmıştı dükkanı.  

Sokağın güney-doğu ucundaki son ev, “Vedat”ların eviydi. Babası Belediye Fen İşleri’nde “Su İşleri”ne bakardı. Elinde uzun bir vana açma “T” anahtarı olurdu hep. “Sucu Ferhat” derlerdi. Tesadüf o ki küçük kardeş “Ramis”, evin yan tarafına park etmiş bir aracın başında, birileriyle konuşuyordu. “Sucu Ferhat”ın çok çocuğu vardı. Anımsadıklarım “Vedat” ve “Ramis”. Kınalı saçlı bir kardeşleri de vardı. Altı kardeş filan olmalıydılar. “Sucu Ferhat”lar E-5’e cephe tarafta oturmakta olan, “Fahri-Sümer Karaduman’lara akrabaydılar. Fahri Karaduman’ın İzmit Kapanönü’nün hemen kuzey tarafında, “Kalaycılar Çarşısı”nın köşesinde “Sakataçı” dükkanı vardı. Fahri Karaduman’ın oğulları nasıl babalarının işini yürütmeye başlamışlarsa, “Vedat” ve “Ramis” de aynı işe sarılmışlardı meslek olarak. “Vedat”, İzmit Belediyesi kesimevinde işe başlamıştı. “Ramis” ise çeşitli dükkanlarda kasap yamağı olarak çalışırdı.  

Arabama binip yavaş yavaş “Denizciler Caddesi”nden Derince’ye doğru ilerlemeye başladım. “Pirireis İlkokulu”nun hemen kuzeyinde kalan sokağa girdim. Sokağın doğu köşesindeki tek katlı, bahçe içinde yer alan ve ön tarafında “su tulumbası” olan ev, “Yoğurtçu Mehmet”in eviydi. “Hatice” adında tek bir kızları vardı. Zayıf ve çelimsiz. Biraz “badi badi yürür gibiydi. Okumuş, bir bankaya girmişti büyüdüğünde. Evlenmesini ve damadı da yüz olarak anımsıyorum. Su tulumbasından ilkokula giderken çok su içmişliğimiz vardır. Sokağın içine doğru, boş arsadan sonraki ev, “Balılar”ın eviydi. İki katlıydı galiba. Çocukları “Murat”, “Metin”, “Zafer” ve uzun boylu olan, en küçük kardeşleri. “Metin” benim sınıf arkadaşımdı.                     

Hep bu sokakta otururlardı “Ali Fuat”, babaları başçavuş olan “Pepe Ali” ve “İsmail Hakkı Köse”ler, “İsmail” ve “Memet Yılmaz” kardeşler, “Enver”. Sağ kolda, ortalık yerde, tek katlı bir evde oturmakta olan “Foto Yavuz” vardı. Bulundukları yere ve Derince’ye göre, oldukça alımlı, şık giyimli, biraz etine dolgun bir eşi vardı. Bir de bir sürü kızı. En büyük kızı dillere destan olmuştu ilkin. Güzelliği, alımlılığı ve giyiniş tarzı ile pek ilgi odağıydı, dolmuş sürücülerinin neredeyse hepsi tanırlardı onu. Diğerleri de büyüdüklerinde ablalarını izlemişlerdi. Gelişip serpilmişler ve alımlı olmuşlardı. Bu sokak biraz daha ileride “Turan Sokak” ile birleşmekteydi. Orta yerde, geniş bir alan sahipsizdi. Hala da bu kesim boş durmaktadır. Alanın kuzey tarafında, tam orta yerde “Marngoz Vahdettin Turan’ların kirada oturdukları ev vardı. Oğlu “Bahtiyar” ile geçlik dönemlerimizde iyi anlaşırdık. O okumamış, kaynakçı olmuştu. Uzun yıllar “Kaşkaldere”deki “Pres Sanayi’de çalışmıştı. Onlar da çok kardeştiler. Diğerlerini hayal mey al anımsamaktayım. “Vahdettin Turan” amca kumar oynamasını pek severdi. Babamın “Derince Limanı Marangozhane”de iş arkadaşıydı. Ailecek gidip gelmişliğimiz olmuştu. Sokağın güney tarafında, köşede kırlaşmış saçları ile uzun boylu “Mehmet Akın”ı gördüm bir ara. Evine doğru gitmekteydi. “Turan Sokak”ta hala yaşamayı sürdüren nadir kişilerdendir.  

Bir süre tereddütlü duraladım ve “Çenedere” boyunca, kuzeye doğru ilerleyen sokağa daldım. Burada tüm ara sokaklar, yeni asfaltlanmıştı. Bir zamanlar sık çınar ağaçlarının gölgesinde, “dere balığı” tuttuğumuz, “Nato Akaryakıt Boru Hattı”nın geçtiği yere dek gittim. Arabayı durdurdum. Derenin hemen doğu tarafında, iğreti köprünün yanında demir kapaklı bir su besleme kuyusu vardı. Şimdi bu köprü beton olmuş. Batı tarafta kalan yamaçlar, konutlarla dolmuş. Temeli atılıp da, tamamlanmayan hastane hafriyatından taşınan toprağın döküldüğü ve üzerinde bizim çimento torbaları ile kaydığımız yere doğru baktım. Şimdi çocukluk günlerindeydim. Arkadaşlarla itiş kakış, kayma savaşı veriyorduk. “Mustafa Kubanç”,” Vedat”, “Feridun”, ben ve diğerleri. Diğerleri kimlerdi sahi!  

“Turan Sokak”ın (11) durumu “44 Evler”den ayrı değildi. Terk edilmiş, tek katlı konutlar, yıkık dökük. Sokak asfaltı çukurlarla dolu. Tamirat görmemiş. İlgisiz ve bakımsız, kıyıları köşeleri çer çöp dolu bir yer. Nerede çocukluğumun en seçkin, güzide ve imrenilerek anlatılan “Subay Mahallesi”! Sokaktan çıkıp “Çenedere Köprüsü”nü geçtim. “Laz Hüseyin Keskin Bakkal”ın bir zamanlar var olduğu sokağın, bir doğu tarafında oluşturulan yeni sokağın en yokuş kısmına aracımı park ettim. Hava güneşli olduğu için kabanımı bagajda bıraktım. Ama yanlış yapmışım. Kabanımı almadığıma, dişlerim tangırdayana dek üşüdüğümde ilenecektim.  

Yürüyerek “Recep Aslantaş”ın (12), tavukçu dükkanına gittim. Vitrinden baktım içeriye. Bir tavuk toptancısı ürün getirmiş, onları dolaba yerleştirmekle meşguldü. Beni görünce, gel ağbi içeriye dedi. Toptancı ile işini bitirince selamlaştık. Ondan bundan söz ettik. Ağbisi “Beytullah Aslantaş”a (13), telefon ettik. Çalışıyormuş. Benim geldiğimi söyledi. Ne var ne yok dedim. Çocuklarını ve eşini sordum. Biz ayrıldık ağbi dedi. Şimdi boşanma işleri mahkemede. O çocukları alıp “Doğantepe”deki (14), annesinin yanına gitti. Ben çocukları vermek istemiyorum. Ama en azından kızım bende kalsın. Onun için “Doğantepe” iyi olmaz büyüdüğünde diyordu (!). Allah'ım! İnsanın çocukları arasında seçim yapma durumunda kalması ne dayanılmaz bir olaydı! İlk boşanan salt ben değilim. Bir sürü kişi var benzer olayı yaşayan. Buna da ayak uydurabilirim. Ama sorunlarımızı tek başımıza çözmemize izin vermediler. Bizimkiler ve onun tarafı. Biliyorsun eşim halamın kızıydı. Burada dükkanın arka tarafında, altlı üstlü oturuyorduk. Annem ve babam sürekli bizim aile işlerine müdail oldular. Ben başlarda pek aldırmadım. İş işten geçtinğinde ise yapacak bir şeyim kalmadı. Eşim alıp çocukları gitti. Asıl sorun halam ile babamın arasında oluşan anlaşmazlık diyordu “Recep Aslantaş”.  

Ne söylenir, nasıl avutulur böylesi tatsızlıkları yaşayan bir yakını insanın? Var mı bu çetrefil sorunun yanıtı! İçinden dilenen ise, sadece inşallah her şey daha iyiye gider, bölünmüş aileler bir araya gelir dilekleri oluyor. Ondan bundan konuşmaya çabaladık. Ne denli konu değiştirmeye çabalasam, gelip dolanıp Derince’nin yaşam ve kültürel ortamına damlıyorduk. Derince’deki “değişmez zincir”i kırıp buralardan gidenlerin, kendilerini kurtardığını belirtiyordu arkadaşım. Ben de ayaklarımın üzerinde duramadım. Ekonomik olarak babamlara bağımlı kaldım. Oturduğum ev, bu dükkan babamın. Onu atlamam olanaksız. Ama bu kıt kanaat yaşamda pek anlamlı değil. Esnaflık işi ölmüş. Yada bize göre değil diye yakınmaktaydı. Karşıda çok katlı apartmanın, yani “Biriketçi Kamil” amcanın diye bildiğimiz yapının alt katında, “Asım Amca”nın kitapçı dükkanı vardı. Dükkanı oğlu aMetina işletiyormuş. Asım ama felçe benzer bir rahatsızlık geçirmiş ve evine çakılıp kalmış. Ne iç burkucu bir bilgiydi duyduğum! “Asım” amca, “baba yadigarı” dostumuzdu. Sağlıklı günlerinde sürekli görüşürdük. Hatırşinas, iyi bir adamdı. Sohbetine doyum olmazdı. Ben annemlerin evinin altında büfe açıncaya dek, hep günlük “Milliyet Gazetesi”ni ondan alırdım. Yanına davet eder, bir süre laflardık hep. Evine, çocuklarına bağlı, onların geleceğine kafa yoran birisiydi. Sohbeti dinlenir, karşısındaki adama, adam olduğu için değer veren, beş vakit namazında birisiydi. Her ne kadar çocukları gençliklerinde “ayrı düşünecler”in peşinde koşmuşlarsa da, o evlatlarını hep evlatları olarak sevmiş ve onlara, hem iyi hem de kötü günlerinde kol kanat germişti.  

Recep Aslantaş”ın yanından ayrıldıktan sonra, yoluma devam etmiştim. Caddeden gelip geçenlerin giyiniş tarzları, konuşma biçimleri, “Derince’de zamanın durduğu”nu gösteriyordu adeta. Burası Anadolu’nun karması olmuş bir yerdi. Çocukluğumuzda bıraktığımız yerdeydi. Değişen sadece beton yapılar, yapıların caddeye sıfır dükkanları ve dükkanların içini tıka basa doldurmuş ve yaya kaldırımlarını işgal etmiş eşyalardı. Bayburtlular, Gümüşhaneliler, Karslılar, Erzurumlular, Urfalılar, Diyarbakırlılar ve büyük kentlerden sonra, kasaba ve köylerinde de “kültür ve dayanaşma dernekleri”nde adı geçen bir sürü yerden sökün edip Derince’yi yurt edinmiş bir sürü farklı insan. Bir zamanlar Derince’de var olan Tatarlar, Tatarlar’dan Nogaylar ve Akaylar, Çingeneler, Çankırılılar, Yarımca Taşköprü köylerinden gelme Manavlar, Romanya ve Bulgaristan Muhacirleri, İzmit Körfezi’nin güney dağ yamaçlarındaki “Laz” ve “Gürcü” köylerinden buralara gelip yerleşmiş Lazlar, Gürcüler ve bir zamanlar “Göçer” Yörükler ve diğerleri, sinip bir yerlere kısılmışlardı adeta. Eskilerden kimler varsa, hep farklı yerlere taşınmışlar ve yaşamlarını, kendilerine göre daha iyi yerlerde, çocukları için daha ayrımlı ortamlarda sürdürmek istemişlerdi. Öyle demekteydi görüşüp dertleştiklerim.  

Zafer’in Kahvesi”ne uzanayım dedim, belki orada bildik bir iki yüz görme şansım olur. Gençliğimizde, sandalye çekip güneşlendiğimiz, betondan çıkma kısım da kapatılmıştı, sokak tarafındaki. Yaylı kapıyı itip, içeriye göz atınca, maslardan bir çok kafa bana dönmüştü. Boş boş bakıyorlardı. Karşıdaki masada, oynadıkları oyunu yeni dağıtmış guruptan, sırtı kahvenin içine doğru oturmakta olan, iri kıyım, başında “PO” harfleri yazılı beresi ve sırtında kabanı ile “Osman Yalçınkaya” (15) gördüm. Yüzü aydınlandı beni görünce. Gidip sol tarafına oturdum, çektiğim bir sandalye tepesinde. Hal hatır sorma ve naaber sözleri ardından, kahveyi hala “Zafer Balı” mı işletiyor deyince, güldü. Muzip muzip. Meğer “Zafer Balı”, oyunda onun karşısında ortağı olarak oturmaktaymış ve biz konuşurken o da kağıtları toplamaktaydı. Daha sonra ağabeyi “Metin Balı” da yanımıza gelecek ve sohbetimiz tatlı bir “geçmiş zamanlarda dolanmaya dönüşecekti. Aktarılanlar, anlatılanlar hep bir türlü yakalanamayan güzellikler, iyilikler ve samimiyetlere dairdi. Şimdilerde herkesin kendisini yalnız duyumsadığı Derince’nin değişen yüzüne ve biçimine dairdi. Dün, “Adnan Yüksel Çevik” (16) de buradaydı. Belki bugün de gelir. Annesine ziyarete gelmiş olmalıydılar dedi “Osman Yalçınkaya”. Osman Yalçınkaya da, “Adnan Yüksel Çevik” gibi benim ilkokul arkadaşımdı. “Osman Yalçınka”nın iki çocuğu varmış. Biri kız diğeri erkek. Oğlu basketbol oynamaktaymış. Basketbol sayesinde çeşitli kentleri dolaşmış. En son Derince Belediyesi kanalı ile Japonya’ya göndermişler onu. Okumaya istekli, iyi bir üniversite kazanmak için çalışıyormuş. İyi bir yaşam elde etmek için, neyin yapılması gerektiğinin bilincinde diyordu “Osman Yalçınkaya” oğlu ve kızı için. Onlar okumayı istedikçe, ben var gücümle onların ardında olacağım. Bizler, Derince’deki “zinciri kıramadık” ve buraya kısılıp kaldık. “Adnan Yüksel Çevik”, sen ve bazı diğer arkadaşlar, hep uzaklaştınız buradan. Ama biz kaldık. Burası yaşanacak yer değil artık. Hele çocuklarımızın büyüyüp gelişecekleri ortam hiç değil!  

Sıcak sobanın yanı başında, eskilerin dehlizinde tatlı bir muhabbete dalıp gitmiştik. “Osman Yalçınkaya” sürekli, bir şey iç demekteydi. Yemek yememiştim. Çay içmek istemiyordum. “Ihlamur” seçeneğim de yoktu. Yerine “Oralet” denilen, sıcak suya, sarı renkli içeceği yeğledim durdum. Ama ardı ardına içtiğim sigaralar da baymıştı midemi. Saatler ilerlemiş, akşamın alaca karanlığına doğru yol alıyordu gün. Başka arkadaşlar var mı ayrı kahvelerde oturan dedim. Yok dedi. Gelen olursa mutlaka buraya gelir. Ayrı yerlere giden yok. Zaten kaç kişi kaldı kahveye çıkan. “Osman Yalçınkaya” dört sene önce emekli olmuş. Şimdi “Kuruçeşme Şirinevler’’deki “Federal Mogul”un (17) sahiplerinden, rahmetli “Muammer Dereli”nin oğullarının işlettiği, bir yat üretim firmasında formen olarak çalışıyormuş. Adını ne demişti, “Sinan”dı sanırım. Patronum o demişti “Osman Yalçınkaya”. Bana karşı iyiler. İyi de maaş alıyorum. Zaten emekli gelirimle nasıl okuturdum çocuklarımı! Üç kuruş paraya, nasıl sürerdi yaşamımız! Dediklerine katılmamak olanaksızdı. Konuşulanlar, aktarılanlar hep üzüntü vericiydi. Öğünebileceğimiz, gurur duyduğuımuz, içimizi açan her hangi bir konudan söz edememiştik. Yoktu aslında böyle şeyler. “Osman Yalçınkaya”dan izin alıp, dışarı çıkmıştım. Hava iyice soğumuştu ama ben geri dönmeyip ileriye doğru gittim. İnadına. Kimeyse inadım! Dostum “Muammer Direk”in “Çerezci Dükkanı”na ve yine ilkokul arkadaşım “Berber Hacı Mustafa Direk”in dükkanına uğramak istiyordum. Onların dükkanları yan yanaydı. “Muammer Direk”, “Mustafa Direk”in dükkanında, beni tıraş ederdi babam daha sağ iken. O zamanlarda Derince’ye sık sık giderdim.  

“Muammer Direk”, beni dükkanının önünde görünce çok memnun olmuşa benziyordu. Yüzü gülüvermişti. Bir aydınlık ve sevinç gelmişti bedenine. Bunu ayrımsayabiliyordum. Uzun zaman olmuştu görüşmeyeli. Hele yan tarafta, hala hizmet veren “Hacı Mustafa Direk”! Koltukta bir çocuk vardı tıraş ettiği. İçerideki müşterilerden birisi de huylu “Mustafa Direk”e dokunmaya çalışıyordu. Adam, yıllar içinde hiç değişmemişti. Esprili, neşeli ve yaşam dolu birisiydi. “Muammer Direk”, dükkanını genişletmiş, içeriye biraz daha fazla malzeme yığmıştı. Evlenip ayrılmış bu arada. Esnaflığın yapılacak iş olmadığını söylüyordu. Tatilim yok, hafta sonum ve gecem gündüzüm yok diye dertleniyordu. Kazancı ise verilenin hiç karşılığı değil. Herkes ticarete yükleniyor. Halk yoksul. Alım güçleri yok. Ayakta durma savaşımı veriyoruz. Bu cadde hareketli, trafik yoğun ama ceplerde bize akacak para yok diyordu. Keşke ayda üç yüz milyon liralık bir işim olsaydı da bu işle uğraşmasaydım. Biliyorsun “Berlin”de bir yakınım vardı. Kuaför olarak onun yanında gitmeyi düşlemiştim hep. O da elinden geleni yapmıştı beni oraya alabilmek için. Ama “Almanya Konsolosluğu”ndan vize alamadım. İşler yattı. Ben de burada kısılıp kaldım. Tüm yaşamım, şu gördüğün küçük dükkan ve onu çevresi. İşi bırakıp  uzaklaşmaya gelmiyor. Müşteri seni görmek istiyor karşısında. Geleni gideni. Bana ısrarla, “Kal biraz. Takıl. Sana bir şeyler ikram edeyim” demekteydi. Toyota’dan “Adil Taşkın”ı soruyordu. “Adil Taşkın”, askerdeyken, onun asteğmeniymiş. İyi de görüşmekteymişler. Askerlik bitip, eve dönünce, “Adil Taşkın”, onu ziyarete gitmiş bir süre. Son zamanlara dek görüşüyorduk ama bu aralar pek temasımız olmadı diyordu “Muammer Direk”. Sıcak ıhlamurunu içtim. İki paket “Camel” sigaramı aldım ve izin istedim. Artık geri dönüş zamanı dedim. İyi de üşümüştüm.  

Hüzünlenmiş miydim, değişime ayak uyduramayanlardan mıydım bilmiyorum! Yada soğuk içime işlemiş de kabanımı arabada bıraktığıma mı ilenmekteydim acaba! Ama neşem kaçmıştı. Keyfim yerinde değildi artık. Fazla gelmişti kötü haberleri duymak, sıradan yaşamlarda, içimizden birilerinin neler yaşadığını yakından dinlemek ağır mı gelmişti bana! Evet öyle olmuştu aslında. Derince ilçe olalı pek fazla olmamıştı. İlkin “Halit Altuntaş” (18), Belediye Başkanı olmuş ardından “Nihat Ergün” (19) ve tekrar “Halit Altıntaş.”  Şimdi yeni bir seçim dönemi yaklaşmaktaydı. Belki de yeni bir başkan yönetecekti sürekli çeperlerini zorlayan bu yeni ilçeyi. Derince, ilçe olalı neler yapılmıştı onun için? Yapılanlar yeterli miydi başkanlar için? Olasılıkla siyasetin bakış açısından yapılanlar çok fazlaydı. Ama ya beklentisi bir türlü bitmeyen, değişen zamanlarla sürekli başka beklentiler içinde olan Derince’nin kadim ve yeni yeni yerleşikleri için durum nasıldı? Buna kulak vermek yanıtın ne denli ayrımlı olduğunu olasılıkla ortaya dökecektir! Anadolu’nun ayrı mekanlarından buraya akın edenler ve burada doğup büyüyenlere, Derince’nin şimdiki genişleme alanı yetmeyecekti. Derince, kuzeye doğru, “Çenedağ”ın (20) yamaçlarına doğru ilerleyecek ve belki de ileriki zamanlarda “Çenedağ” aşılıp gerilere gidilecektir.  

“Derince’de şöyle bir dolanayım” isteğim, ta çocukluğumdan beri belleğimde, tek mısrası dolanıp duran şiire götürmüştü düşüncelerimi. “Affan dedeye para saydım sattı bana çocukluğumu”. İlkokul sıralarında olsa gerek. Kitabımızın birisinde bu şiir vardı. Ezberlemiştik onu hemencecik. Neden acaba? Belki de, o zamanlardaki çocukluğumuzun her şeyi ile uyuştuğu, örtüştüğü ve özlemlerimizi ifade ettiği için. Ben, adeta şiirdeki çocuktum. Hani şu “Cahit Sıtkı Tarancı”nın “Çocukluk” şiiri (21). Şimdi kaç kişi biliyordur acaba benim gibi bu şiiri! Bir çoktur bilen. Gerçekten de bir çok kişi biliyordur bu şiiri. Gelin sizi zamanda yolculuk yaptırayım dedim. “Cahit Sıtkı Tarancı”ın yapıtına benzer güzellikte elbette olamazdı. Ama lezzet duyarsınız. “Düş ve zaman gezgini” olarak, zamanın adeta durduğu “Derince”nin sokaklarında, bireylerin arasında, sıradan yaşamların kıyılarında dolaştırdım sizi. Kendimle birlikte. Mutlaka bir şeyler örtüşmüşdür okuduklarınızda. İçinizde ılık bir şeyler alıp götürmüştür sizi de bir yerlere. O güzelliklere kanat açıvermişsinizdir hemen. “Hiç de öyle değil!” der gibi misiniz? Ne yapalım öyle olsun. (J)  

Açıklamalar ve Dipnotlar

(1). “Derince’nin Geçmişi” adlı bitmemiş deneme yazım http://www.mtuncel.com sitesinde yayınlanmaktadır.

(2). Sarıyer Börekçisi; Kocaeli Gıda Ltd. Şti. Belsa Plaza 5,6 Blok No: 2, İzmit.

(3). Güçlü Bakkaliye; Fevzi Güçlü. Şirin tepe  Güven Sok. Bir Sitesi, A Blok. Şirintepe-İzmit.

(4). Kişi ve Yer Adresleri, Gezip Gördüklerim Duyup İşittiklerim”, Yazan & Düzenleyen Erkan Kiraz, 15/09/2003, Yayınlanmamış çalışma.

(5). Derince, İzmit’n 8 km kadar doğusunda kalan, kuruluşu oldukça eski, “Çenedağ”ı ve “Çenesuyu” ile namlı, “Haydarpaşa-İzmit Demiryolu Hattı”nın geçişi ile “ad” kazanan ve o zamanlarda “Derince Limanı”nın yapılması ile biçimlenen, “Cevat Abbas Paşa Köşkü” ile bilinen ve çok yenilerde ilçe olmuş bir yerleşim yeridir. Doğusunda İzmit Şirintepe ve Kuruçeşme vardır. Batısında Tütün çiftlik. Kuzey sınırı Karadeniz’e dek uzanır ama güney tarafını İzmit Körfezi keser. Görüntülerine erişmek için “Arama Motorları”nın (Search Engines) “Arama Kutusu”na (Search Box) “Derince” yazmanız yeterlidir. Her tür görüntüsüne erişirsiniz. Görüntülerin neredeyse tamamı tarafımdan İnternet ortamına aktarılmıştır. Yada http://community.webshots.com/user/erkankiraz sitesine tıklayın.

(6). Roche ilaç firmasının İnternet sitesinde yada İnternet ortamına yapılacak aramada ocağın görüntüleri görülebilir.

(7).44 Evler”in her tür görüntüsü İnternet’te vardır. http://community.webshots.com/user/erkankiraz6

(8). Caddeye adını veren aile “Halil-Hatice Çavdar” ailesi 44 Evler’in batı-güney köşedeki iki katlı konutun sahipleriydi.

(9). “Kırkdört Evler” Sakinleri; 1960’lı yıllar sıralarında Batıdan doğuya ve güneyden kuzeye doğru; Halil-Hatice Çavdar (Ayten-Muzaffer); X -X X (Arif -X); Mehmet-X Özdil (Fuat-X); Mehmet-Emine Altan (X, Necdet, Necmi); Hocalar (X, X, Ali Kemal X,); Ali Deveci (Trenci, X, İhsan); Bahri-Sümer Karaduman (Fuat, Nurcan, X); Ziya-Ömrüye X (X, Ersin); X X Ağaçkakan(?); (Yılmaz, Kadir, Adviye); (Ormancı) X Kitapçı (Yaşar, X, X); Ömer Özkan-X (X, X); Yunus-Şaziye Kubanç (Ali, Hüseyin, Mustafa, Hasan); Süleyman-Fahriye Sülün (Sadık, Sadun, Nusret); Hasan-X Altan (Ülfet, Ümit), Şevket-Muhsine Bilgintürk (Cezmi, Nezih, Cevdet); X-Ömrüye Kayalar (X, Semra); Cemal-Zehra Deveci (Refik Bıçak), Hayrettin-Cemile Özkan (X, X); Osman-Emine Kitapçı (Turan, Osman, Zafer); Murat-Seher Yahşi (Hacer, X); Melek X; Mehmet X; X X; (Avcı) Yusuf X (); Necmi-Zekiye X (Şenol, X); (Necmettinler); Bayram-Ayşe Torlak (Adile, Sıtkı, Nesrin); Recep- X Altan (İbrahim, X, X, X); Ömer-Emine Özkan (Feridun, Öner); (Kumcu) Yusuf-Emine Akbaş (Fikri, Zikri, X); Kadir-Neriman Özmut (); (Köse) Mustafa-Melek Altan; (Geyvelilerin evi); Şükrü X; Mahmut-X Altan (); Yaşar Kitapçı; Numan-X Alkan (Recep, ); Ferhat-Hafize Karaduman (Vedat, Ramis, X, X, X); Mustafa-Neriman Deniz (Ali, Kibar, Bekir); Kadem-X Altan ( ); (Köylü) Mustafa-X Alkan (Ahmet, Muammer); (Bakkal Kamil’in Dükkanı). Görüldüğü gibi listede çok eksikler var.

(10). “Derince Pirireis İlkokulu”, 3. sınıftan itibaren sınıf arkaşları listesi, 1960’lı yılların sonlarına doğru;  Öğretmen: Arif Yıldız; Adnan Deniz, Adnan Yüksel Çevik, Ayhan X, Bahadır Ay, Fatma Akın, Feridun İlhan, Feridun Özkan, Günay X, X Güreli, Hasan Saraç, Hüseyin Aloğlu, İhsan X, İsmail İlhan, Kemal X, Mehmet Bostan, Metin Balı, Metin Uysal, Mustafa Atmaca, Mustafa Demirkol, Mustafa Kubanç, Nermin Akyol, Osman X, Osman Yalçınkaya, Refik Bıçak, Sabriye X, Şaban Poyraz, Vesile Tunalı. Görüldüğü gibi listede çok eksikler var.

(11). Derince Turan Sokak”ın Adnan Yüksel Çevik ve diğer mahalle yerleşiklerinin desteği ile çıkardığım listesi, Word dosyası biçine dönüşmedi. Bunu daha sonra ekleyeceğim.

(12). Recep Aslantaş; Derinceli, Babası Mehmet Ali, annesi Emine (Seher), ağbisi Nihat, erkek kardeşi Beytullah ve kız kardeşi Seher. Eşi Hülya (ayrılmış) ve çocukları Kayahan (1992), Derya (1996). İş; Çiftlik Kasabı, M.Ali Aslantaş, Sırrıpaşa Mah. Denizciler Cad. Derince-İzmit. Tel: 0262-224 86 84.

(13). Beytullah Aslantaş; Babası Mehmet Ali, annesi Emine (Seher), ağbisi Nihat, erkek kardeşi Recep ve kız kardeşi Seher. Eşi Sevgi ve çocukları Seyhan, Reyhan ve Nihan. Gümrük Memuru, Derinceli.  Home: Bölge Trafik Hilal Apt. Arkası. Hacı Osman Mah. Zeytinlik Sk. Eminağa Sitesi, B Blok, Kat 4, D 13, Yarımca-İzmit. Ev Tel: 0262-528 00 41. GSM: 536-560 01 65,

(14). Doğantepe’ye Kullar’ın içinden de gidilmektedir. Ama Yuvacık’tan da, gezip dolaştoğım zamanlarda, pek kullanışlı ve düzgün olmasa da bağlantı vardı. Doğantepe’den geçen “Kullar Deresi” üzerine Almanlar tarafından yapıldığı söylenen harika bir elektrik üretme sisteminin beton ve makine kalıntıları yer almaktadır. Yazın harika bir gezinti güzergahıdır. Görüntüleri için http://community.webshots.com/user/erkankiraz adresine tıklayın. İyi izlemeler dilerim.

(15). Vakti zamanında Derince’nin içme ve kullanım suyunu sağlayan sayılı yerler vardı. “Ahmetağa Kaynağı”, “Kaynak”, “Elektrik Trafosu yanı Çenesuyu deposu”, “İtfaiye Yapısı yanı Çene suyu çeşmeleri”, “Merkez Cami yani artezyen kuyu tulumbası”,  Ali Osman Suyu”. “İstasyon Çeşmesi”, Derince’nin E-5 altı kısmı, tümden “Ahmetağa Suyu”ndan temin ederdi sularını.Kaynak” ve “Çenesuyu Deposu” Derince’nin merkez ve kUzey sırtlarında oturanların yararalndığı sulardı. “Ali Osman Suyu” ise, Osman Yalçınkaya’nın babasının evinin, hemen doğu köşesinde yer alırdı. Adını da Osman Yalçınkaya’nın babasının adı, “Ali Osman”dan alırdı. Buraya Hasan Yalçınkaya’nın evi ile Hanis Günaydın amcanın kiraz-üzüm bağının arasından sağlanmış, kör bir geçitle ulaşılırdı.

(16). Adnan Yüksel Çevik; Annesi X ve babası X. Ağabeyi “Piç” Osman. Pirireis İlkokulu’ndan “Profesör” lakaplı çocukluk arkadaşım. Derince’de, şimdiki Derince Lisesi karşısında kalan Turan Sokak’ta oturmaktaydılar. Eşi Gülçin ile askerden döndükten sonra evlendi. Bir kızı (Nihal) ve bir oğlu (Doğancan)  var. Değirmendere-İzmit. Ev Tel: 0262-427 13 19.

(17). Şimdiki adı “Federal Mogul” olan, çok önceleri “İstanbul Mahle Pim ve Piston Sanayi A.Ş.” olan firmanın sahibi rahmetli Muammer Dereli idi. Sağlığında, İzmit Şirin evler’in E-5 kıyısında kalan boş alana, harika bir sağlıkocağının yapımını sağlamıştı. Eski firma adının yazılı olduğu, demirden bir üst geçit yaptırmışlardı İzmit, Yeni doğan’a (Manastır Mahallesi). Sonra firmanın adı kaldırılmıştı köprüden.    

(18). Halit Aluntaş; sınıf arkadaşımdır. Şu anda Derince Belediyesi’nin Saadet Partisi’nden Başkanı’dır. Aslen Sivaslı’dırlar. Çok kişinin hocası olan Salim Çalışkan amcasıdır. Salim Çalışkan uzun yıllar T.C. Milli Eğitim Bakanlığı emrinde Belçika’da öğretmenlik yapmış ve sanırım oradan emekli olarak Derince’ye dönmüştür. Hali Altuntaş, çocukluk ve gençliğini tamamen Derince’de geçirmiştir.

(19). Nihat Ergün; geçen dönem Derince Belediye Başkanlığı görevini yürütmüştür. Aslen eskiden Yarımca’ya bağlı ama Derince’nin ilçe olmasından sonra Derince sınırları içinde kalan, Kayalar Köyü’ndendir. İshakçılar Köyü’ne gidişte, sapaktan sonra içinden gelinip geçilen ilk köydür. Yokuşta kurulmuştur.

(20). Çenedağ” Derince’nin kuzey tarafında yer alan ve bölgenin en yüksek yeridir. Ünlü “Çenesuyu” işte bu dağın kuzey taraflarında bir vadiden kaynaklanmaktadır. Çenesuyu hakkında işte kısa bilgiler; “Roma İmparatoru Severius Alexander. M.S. 222. Nikomedya’yı M.S. 238 yılında ziyaret etmiştir. Bu ziyaret mermer yazıtla anılmak, onurunu sikke basılmak suretiyle Nikomedya meclisince tescil edilmiştir. Annesi Ivlia Namea, Alexander’ın öldürülmesinden sonra Nikomedya’dan ayrılmayıp, tüm servetini Nikomedya tapınaklarına adamıştır. Çenesuyu’nun kollarından biri olan ve sonraları Kilisecik Suyu olarak tanımlanan su tesisilerinin kurucusu  olmak şerefini kazanmıştır. Nikomedyalı’lar onu sonraları ermişlik mertebesine çıkarmışlardır. (Nicomedia Yöresinde Yeni Bulgularla İzmit Tarihi, Avni Öztüre, Sf:47)”, “Çenesuyu 1860’li yıllarda lezzetiyle şairlerin mısralarına konu olmuş, adı İzmit’le özdeşleşmiş tarihi ve şifalı bir sudur. 1863 yılında Sultan Abdülaziz tarafından İzmit’te yaptırılan Kasr-ı Hümayun’nun en önemli bölümlerinden birisi de Saat Kulesi yanındaki Taç Kapısı’dır. Bu kapının üzerinde bulunan yazıtta İzmit’li şair Safvet tarafından yazılmış 22 dizelik kaside bulunmaktadır. Çenesuyu bu kasidede lezzetiyle kendisine yer bulmuştur. Acebi sözlerim olup Çenesuyu gibi ihla (Toy sözlerim Çenesuyu gibi tatlı oldu), Ricam oldur o hakan-ı serir-i mülk ihsana (dileğim odur, o ülke tahtını bağışlaya hakana), o yıllarda at sırtında kente getirilerek dağıtımı yapılırmış Çenesuyu’nun. (Derince Belediyesi Çenesuyu Tesisleri reklam dosya arakasında yer alan açıklayıcı bilgiler, 04/05/2002)”,

(21). Cahit Sıtkı Tarancı, “Çocukluk; “Affan babaya para saydım / Sattı bana çocukluğumu” diye uzayıp giden harika şiiri.

(J). Hata ve yanlışlıklar müstesna. Yazı metni içinde ve Açıklamalar ve dipnotları” kısmında bir çok eksik, gedik yada yanlış anımsama söz konusudur. Yazıyı okuma şansı olanlar yada yazıdan bir biçinde haberdar olanlar daha ayrıntılı bilgilere sahipseler, bana email adresimle erişebilirler. Değerli katkılarına minnettar kalırım Derince ve kendisini Derinceli addedenler adına.

 

Erkan Kiraz, 17.01.2004 Cumartesi, Şirintepe-İzmit, erkankiraz@yahoo.com, erkankiraz@superposta.com  

 

http://www.gezinotlari.net/ky_asp
http://community.webshots.com/user/erkankiraz  
den başlayıp ardışık alarak devam edip
http://community.webshots.com/user/erkankiraz30 
‘e kadar
http://www.mydalyan.com/erkankiraz
http://www.virtualtourist.com/erkankiraz
http://groups.yahoo.com/group/bilgisayarveinternetguvenlik
http://www.trainweb.org/demiryolu/
site: Jean-Patrick Charrey, contributions & translation into Turkish by Erkan Kiraz
 
© Copyright Hakkı Erkan Kiraz’a Aittir. Tüm Hakları Saklıdır.
 Bu yazı ancak kaleme alanın izni alınarak tekrar yayınlanabilir yada dağıtılabilir.
© Copyrighted to Erkan Kiraz. All Rights Reserved.
This study may be re-copied or re-distributed only with prior consent of its Author.
Written & Edited By Erkan Kiraz erkankiraz@yahoo.com on 17/01/04.