Bu yazı çeşitli medya ortamları, ulusal ve yerel görsel ve yazılı basın için hazırlanmıştır. Resimler özgün olup tarafımdan çekilmiştir.
Erkan Kiraz erkankiraz@yahoo.com
Tarih Ne İşimize Yarar
Nedense erken kalkmak istemedim. Arabayla gideyim işe dedim. Kalkıp duş alıp kendime geldim. Evden çıkmadan önce arabanın ruhsatını aldım. Hanife’nin hazırladığı içi kaşar dolu ekmeği cebime koydum. Dışarıda hafif bit pus ve sis vardı. Kuruçeşme’ye dek sisler arasından güneş çıkmış ve sis dağılmıştı ama ileride değişen bir şey olmadı. Sis etkindi ta Köseköy ışıklarına dek. Otoyola girmek niyetim yoktu yoğun sisi görünce D-100’den gitmenin çekiciliği kalmamıştı
(1).Sis Sakarya gişelerine dek sürdü. Öğleye doğru sis dağıldı ve güneş çıktı. Bir haftadır yeni modelle ilgili olarak bir çok kişi şirkette. Bugün İngilizler ve Japonlar var. Bu arada bir sürü yan sanayi firması temsilcileri. Kerem Dedeler’in yemeği beğenmemsi nedeniyle erkekler diğer departmandaki arkadaşlarla Köfteci İsmail’e
(2) gidiyoruz.YTCK [Yeni Türk Ceza Yasası] 1 Nisan’da yürürlüğe giriyor. Basını ilgilendiren ve inanılmaz sınırlamalar getiren maddelere ise basın camiası yeni tepki gösteriyor. AKP Hükümeti’nin ise basından yükselen itirazla aldırdığı yok diyorlar. Yada Türk Basın Toplu’mu yeni aydı, durumun vehametini yeni yeni görmeye başladı. Sesini yükseltip protesto gösterileri başlattı. İzmit’te dün yaşanan bir olayda ise hırsızlıktan yakalan bir adam yeni yasaya göre resmimi çekemezsiniz diye itirazda bulunmuş. Hırsızlar dahi bilinçli ama basın yetkilileri ise şimdiye dek kulaklarının üzerine yatmışlar (3).
Yeren yönetimlerinin şimdiye dek sürekli olarak Hanzine Garantili aldığı Dış Borçlar’ının neredeyse tamamı ödenmemiş. Borcu alan ve ödemeyen belediye yetkililerine de bir şey olmamış. Borçları da devlet üstlenmiş. Borçların tasfiyesi için zorlamalar da işe yaramamış. Başta İzmit Belediyeleri aldıkları paranın üzerine yatmış. Paraların nerelere harcandığı hesabı ise sorulmamış. Kim soracak ki! (4). Eşitlik, sosyal adalet, vatan millet, Allah kitap diyenler ülkeyi bilerek ve hesapsız ikinci bir Genel Borç Yükü [Duyun-u Umumiye] altına sokmuşlar. Ellerini kollarını sallayarak da gezinip duruyorlar.
Öğle paydosunda benim arabada Alp Yıldırımalp vardı. Erdem Peren Kerem Dedler ile Öykü (Arıkan) Kırımlı’ların arabasını sürüyordu. Yolu Alp Yıldırımalp tarif ediyordu ama anlamam ve kavramam zordu. Labirent benzeri yerlerden geçiyorduk. Vagon Fabrikası, Tank Palet Fabrikası, demiryolu hattı geçitleri, Sakarya Stadyumu, Atatürk Lisesi ve Çark Deresi. Giderken Kazımpaşa Yolu ile gitmiştik. Maltepe denilen semtin kuzey taraflarından dolanan yol ilerlemiş Sapanca Gölü’nün bir tür boşaltma çayı olan Çark Deresi üzerindeki köprüden önce sağa dönüp ilerlemiş ve bir sürü yer gitmiştik. Köfteci İsmail’in yeri Çark Deresi’nin hemen batı tarafında kalan bir yerdeydi. Büyük bir otoparkı vardı. İki katlı bir yapıydı ve bahçesi de genişti.
Siparişleri önceden söylemiştik ama ben sonradan Karışık Köfte’me yarım Sucuklu Köfte ve Soğansız Piyaz da eklenmesini rica ettim. İstediğimiz Coca Cola da şidede gelmişti. Yediğim Kabak Tatlısı’nı da beğenmedim. Piyaz ise ne yazık ki ne Köfteci Mustafa Amca’nın (5) ne de Sakarya Sanayi Dörtyol’daki Ramazan Köfetcisi’nin (6) piyazına benziyordu. Hesabı Kerem Dedeler ödedi. Biz ise toplam hesabı altıya böldük (7).
Eskiden Toyota PCD’de çalışan ve şimdi Toyota Tsusho’da çalışan Bülent Akoğlu beklenmekte olan olası İstanbul Depremi ile ilgili bir ileti gönderdi. İleti sonunda Dr. Osman Görgülü diye birisinin adı vardı. İleti içinde yer alan bilgiler inanılmaz korkunçtu. Aslında bu korkunçluğu herkes biliyor ama Türk milletinin her konudaki toplam duyarsızlığı hiç bir şeyi değiştirmiyor ne yazık ki. Yazıda sözü edilen şiddette bir deprem İstanbul’da bir gün olacak. Sonuç yazıdaki gibi mi olur yoksa daha az zayiatla mı atlatılır bilinmez. Zamanı ise kestirmek olanaksız. Ama olasılıkları göz önüne alınca sıradan vatandaştan en yukarıdaki Türk yöneticisine dek herkes duyarsız, duyumsuz ve kayıtsız. Bu kayıtsızlığı ne oynatabilir yerinde Türkiye’de? Bence hiç bir şey. Örnek önümüzde. 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi. Onca kayıptan sonra Kocaeli, Adapazarı, Bolu ve Düzce’de ne yapıldı ki! (8). Bu iletiyi İstanbul İsviçre Hayat Sigorta’da çalışan İnternet’ten tanıştığım Semra Taşdemir’e iletince onun yanıtı ilginç oldu. Onun söz ettiği ise Türkiye’nin bir başka yüzüydü aslında (9).
İş saatlerinin son dakikalarında Özge Koç’un Blue müzik gurubunun öyküsü anlatan yazısını İngilizce’ye çevrilmiş biçimini annesi Ülkü Koç’un Çelik Halat email adresine gönderdim.
Akşama doğru Hanife telefon edip gelirken çarşıya uğramamı rica etti. Evde beyaz peynir kalmadı. Bir de ceviz içi alman gerek dedi. Tamam dedim. Kerem Dedeler ile birlikte çıktık. Bankamatikten para çekerken Murat Özön telefon etti. Nerede olduğumuzu sordu. Biz çıkarken o Alp Yıldırımalp ile konuşuyordu ve bize aldırdığı yoktu. Para çekip ilki paket Muratti Ambassador aldım şirket kantininden.
Arifiye üzerinden Sapanca’ya gidip Kerem Dedeler’i Ziraat Bankası köşesinde bırakıp biz yolumuza devam ettik. Murat Özön çoktan uykuya dalmıştı bile. Ben radyomla baş başa kalmıştım. Otoyol girmeyip devam ettim. Sapanca otoyola girişi sapağından sonra İzmit Uzunçiftlik’e dek dar bir yol var. Bu dar yol oldukça tehlikeli akşam karanlığı çöktükten sonra. Yolun iki yanında da dar birer şerit var. Yayaların ve bisikletle gidenlerin kullandığı bir yer. Ama düzensiz ve yürüme için uygun olmadığından yayalar zaman zaman yola çıkıyorlar. Onları gidiş-geliş trafiğinde görmek olanaksız. Yürüyenler ve bisikletliler canlarını tehlikeye atıyorlar. Hem yayalar hem de sürücüler için inanılmaz tehlikeli. Her an kaza oluşabilir.
İnanılmaz olduğu kadar beni şaşırtan yanı ne yerleşiklerin yolun kenarında bir yürüme yolu yapılmasını istiyor olmaları ne de belediye başkanlarının hizmet vermek için oy istedikleri halkı düşünüyor olmaları. Sapanca’dan İzmit’e dek kaç belediye var bu yol üzerinde? Sapanca Belediyesi, Kırkpınar Belediyesi, Kurtköy Belediyesi, Acısu Belediyesi ve Uzunçiftlik Belediyesi. Kaç belediye saydım? Belediyeler bu tür düzenlemeleri yapmazsa ne işe yararlar? Gerçekte belediyeler halka ne tür hizmetler getiriyor diye düşünen ve onların işlevselliğini sorgulayan vatandaşlar mıyız biz! Bize hizmet edilmesini isteyen ve edilmediğinde bunun sorgulamasını yapabilecek bilince erişmiş vatandalşar mıyız acaba!
Murat Özön’ü Yahya Kaptan Mahallesi trafik ışıklarında indirdim. Trafik Şube Müdürlüğü’ne yaklaşırken yoğunlaşmaya ve karmaşaya dönmeye başladı. Uğur Mumcu Parkı yanındaki ışıklardan Ankara Caddesi’ne girdim. İleride uygun bir yer bulup arabamı park ettim. Ara yolla Eski Demiryolu’na çıkıp Fethiye Caddesi’ne ulaştım. İlkin caddeyi çıkarken sağ koldaki Ünsallar Gıda adlı çerezciden ceviz içi ve kuru kayısı aldım (9). Aşağıya inip İstiklal Caddesi üzerindeki Çetin Gıda’ya gidip iki kalıp beyaz peynir aldım (10). Hanife’ye telefon edip başka bir şey istiyor musun diye sordum. İstemiyordu. Tekrar Fethiye Caddesi’nden yukarı çıkmaya başladım. Amacım Çınar Pastanesi’nden tatlı almaktı. Geçerken Kalyoncular Ekmek Fırını’na uğrayıp ekmek aldım (11). Tatlımı da Çınar Pastanesi’nden alıp çıktım (12). Kapıda Celal Tuzcu ve eşine rastladım. Nuh Beybi’den çocuklarına ayakkabı alıp çıkmışlar.
Caddeden aşağıya doğru inerken cep telefonum çaldı. Arayan Alp Yıldırımalp’ti. TRT2 kanalında Savaş Karakaş’ın Çanakkale Belgeseli oynuyor dedi. Sağ olsun ilgilenip beni bilgilendirdi. Savaş Karakaş. Harika bir adam. Adı her geçtikte gurur duyup övündüğüm bir birey. Ülkesi ve insalık için üretebileceği yaşlaarda, etkin, etli canlı olduğu çağlarında çalışıyor. Üretiyor. Yılmıyor. Bize böylesine atak, etkin ve üretken gençler gerek. Onunla Türk Savaş Esirleri hakkında İnternet’te araştırma yaparken tanışmıştık. Kısa da olsa bir gün birlikte olmuştuk Berlin-Bağdat Demiryolu Begeseli’nin İzmit ayağı çekimlerde. İzmit Eski Gar Yapısı çevresi, Derince Demiryolu Hatları, Hereke Gar Yapısı ve Kayzer Wilhelm Köşkü ve Darıca Eski Demiryolu Köprüsü Taş Ayakları çekimlerinde.. Eve erişince hemen TRT2 kanalını açtım. Belgeselin sonlarını yakalamıştım. Savaş Karakaş’ın Avustralyalı ve Yeni Zelandalılarla ortaklaşa çektiği Çanakkale Belgeseli’ydi ekranda izlediğim sanırım. Üç anlatıcı vardı öyküyü aktaran. İkisi yabancı diğeri ise Savaş Karakaş’tı. Filmin sonunda hızla geçen bilgilendirme kısmından Avustralyalı Dr. Peter Stanley ve Yeni Zelandalı kameraman Steve Aubourne adlarını yakalayabildim. Belgesel Deniz Kuvvetleri’nin izni ve desteğiyle TRT’nin de katkıları ve işbirliğiyle çekilmiş. Çanakkale Savaşı’nın yıldönümü kutluyorduk.
TRT2’de program bitince kanalları dolaşırken NTV’de Okan Bayülgen’in programına rastladım. Harika programlar yapıyordu bu kanalda Okan Bayülgen. Savaş Karakaş gibi sonradan ciddi konulara yönelen, takdir edip beğendiğim başka bir gençti Okan Bayülgen. Harika konular seçiyor ve ilginç kişileriş konuk ediyordu kamera karşısına. Çanakkale Savaşı’nın yıldönümü nedeniyle emekli bir general ve iki üniversitenin tarih bölümlerinden iki öğretim görevlisi ve tarih bölümünde okuyan bayan bir öğrenci davet edilmişti. Öğrenci göz doldurmadı. Onun Türkiye gibi bir ülkede sosyal yaşama tarih mesleği ile nasıl tutunacağım endişesi vardı. Bayan öğretim görevlisi de pek katılımcı olmadı. Ablaşılan ürküp çekindiği bir yerler vardı düşüncelerini açıkça ifade edemiyordu. Ama emekli general ile Sabancı Üniversitesi Tarih Bölümü’nden Doç. Dr. Cemil Koçak harikaydılar.
Emekli general bizim tarihe önem vermediğimizi, tarih öğretmenleri ve öğretim görevlilerinin Çanakkale Gelibolu dışında ne Sakarya ve Afyon’a ne de özellikle Ankara Polatlı’da kurulu tarihimize ye ilgi gösterdiklerini söylüyordu. Belçika’ya gidenlerin mutlaka Waterloo’ya gittiklerini ama Türkiye’de nedense yabancılar ilgi göstermedikçe hiçbir şeye hele tarihe ve tarihi olayların yaşandığı yerlere ilgi duymadığımızı söylüyordu buruk bir ses tonuyla.
Okan Bayülgen Türk milletine tarihi sevdirmek için geçmişte yaşananları tersinden ele alamın yararı olup olmadığını sordu. Ardından da sözgelimi dedi, “Şayet Çanakkale Savaşı kazanılmamış olsaydı ne olurdu?”. Bayan öğretim görevlisi bu konuda farklı düşündüğünü ve ama konuşmak istemediğini belirtip sadece dinlemede kalacağını belirtti (!). “Türkiye’de Resmi Tarih söylemi dışına çıkılamıyor” demek bu mu acaba diye düşünenlerden oldum. Emekli generalle Doç. Dr. Cemil Koçak ise olayı yalın biçimde ele aldılar. Onların çekinip ürktükleri makam ve beklentileri yoktu demek.
Kısaca dediler ki kazanılmamış olsaydı Rusya’da Ekim İhtilali olmaz ve SSCB doğmazdı, Almanlar Avrupa’nın içinde galip gelirlerdi. Türkler Kurutuluş Savaşı’nda galip gelemezlerdi, Erkim Devrimi ardından Rusların Türklere parasal ve askeri desteği olmadan. Çarlık Orduları’na destek sağlamak, Almanları Avrupa’da durdurmak için yüklenen iki emperyalist ülke İngiltere ve Fransa, Osmanlı Ordusu’nu en alt düzeyden en üst düzeye dek yöneten ve savaşa komuta eden diğer emperyalist ülke Almanya’ya karşı savaşıyorlardı. Savaşı yöneten Prusya Ordu taktikleri ve savaşta kullanılan Alman teknolojisi ürünü silah gereç ve gemileriydi. Almanlar Batı Cephesi’ni rahatlatmak için savaşı doğuya hatta ta Kafkaslar’a dek yaydılar. Bunda da başarılıda oldular. Osmanlı Ordusu’nu sevk ve idare eden Almanlar savaşlarda Türkleri cepheye sürdüler. Kırılıp dökülen Türkler hedef ve amaçlarında başarıya erişenelr ise Almanalr oldu. Sonuçta farura Türklere çıkartıldı. Bize analtılan tarihi tersinden okumak yada yaşanılan olayalrdan ders almak aslında bu olmalı.
Doç. Dr. Cemil Koçak’ın bir sorunun ardından toplarladığı harika bir tanımlası vardı. Türkiye’de herkesin sorunu gibi görünen bir olay var. Bir şeyi öğrenirsem bana yaşamımda ne yararı olacak. Bilgi sadece merakı gidermek içindir. Öğrenilen bilgi bireylerin yaşamında birebir bir şeylerle örtüşecek ve yarar sağlayacak diye bir durum yok. Tarih de öyle. Çanakkale Savaşı’nda neler olduğunu öğrenmemiz gündelik yaşamımızda hiç bir şeyimizi değiştirmeyecektir. Otobüs bekleyen kişilerin sıkıntılarını dindirmeyecektir diiyordu. Ama bilen kişilerin yaşamlarıyla bilmeyen kişilerin yaşamları asla bir olmayacaktır diye tamamladı anlatımını. Bizde genel yaklaşım olan “Para var mı para (!), “Bu kadar bileceksin de ulema mı olacaksın?” yaklaşımı Tarih Bilinci’nin oluşmamasına ne yazıkki etki eden etmenlerin en başında geliyor. Toplumsal Tarih ve Tarih ve Toplum gibi dergiler ne yazık ki sadece 4 bin adet filan satıyor ülkemizde..
Kanalları gezmeye devam edince TRT2’de tarihçi Prof. Dr. İlter Orbaylı’yı Bosna Hersek’i anlatırken buluverdim. Bilgili, anlatımı yalın ve akıcı olan bu kişi Türkiye’de tarihi bize sevdiren en canlı kişilerden birisiydi. Dağlık bir ülke olan Bosna Hersek’e yaşam veren Neretva Nehri ve onun tarıma nasıl hayat verdiğini, üzerine yapılan tarihi Mostar Köprüsü’nü Mimar Sinan’ın öğrencilerin bir mimarın yaptığını anlatıyordu. Balkanlar’da Osmanlı Mimarisi’nden kalan en güzel örneklerin bu ülkede olduğunu ve korunduğunu belirtiyordu. Palanka dediği küçük kalelerle ülkenin sarıldığını ve bunları yöneten bir oasmanlı zamanalrında Dale Dizdarı olduğunu, Adriyatik ve Dalmaçya kıyılarına bakan Dubrovnik’in Venedikliler tarafından alınıp yönetildiğini ve kentte mimari ve ticaretin Vendikli geleneğine göre sürdürüldüğünü Osmanlı’nın burayı Venediklilerden almasından sonra yönetimine dokunmadığını kendisine vergi veren bir yer olarak iç işlerine ve ticaretine karışmadığını aktarıyordu İlter Orbaylı.
Sivas’ın Koyulhisar kazasında bugün bir toprak kayması [heyelan] yaşanmış ve 17 konut toprak altında kalmış. Olayın olduğu bölge gösteriliyordu. Dağ aşağıya balçık biçiminde iniyordu. Belleğime geçen sene çıktığımız ve sonra benim tek başıma dolaştığım Yukarı Ereğli ve Saklı Göl geldi. 1985’lerde Yukarı Ereğli sırtlarından akıp gelen toprak derenin önünü kapatmış ve ortaya Saklı Göl çıkmıştı. Yukarılardan bakınca toprak kaymAsının oluşturduğu tehlike görülüyordu. İzmit’in Bağçeşme sırtları ve Turgut Mahallesi’nden Bağyolu-Bostanlar sırtlarına kadar olan alanda çok tehlikeli heyelan alanı. Ama bu kesimde konutlaşma sürüyor ve insanlar bile bile yaşamlarını kayar göçer toprağın üzerinde kondurup sürdürmek istiyorlar. Ya belediyeler ne işe yarıyor!
Geçenlerde AKP’den istifa eden Erkan Mumcu ve diğer dört milletvekili ANAP’a geçmişler. Böylece ANAP Mecliste temsil yetkisine kavuşmuş. Türk siyasetinin erdem ve ahlaki hastalığı. Parti değiştirme. İstifa edenleri kabul olayı da ne tür bir erdem olarak adlandırılır bilinmez. Seçmene ihanet diye bir düşünce oluşur mu bu ilkede bir gün acaba?
İstanbul Ticaret Odası’nda yapılan seçimlerde AKP’nin desteklediği aday X Yalçıntaş oda başkanlığına seçilmiş. Yerel Yönetimler’de seçmenin güçlüden yana kayamsı gibi tüccar ve ticaret erbabı da benzer biçimde davranmış olmalı.
Açıklamalar & Dipnotlar