Bu yazı çeşitli medya ortamları, ulusal ve yerel görsel ve yazılı basın için hazırlanmıştır. Resimler özgün olup tarafımdan çekilmiştir. Erkan Kiraz erkankiraz@yahoo.com

 

Hacımercan & Akçay

Sapanca Köyleri

Sabaha uyandığımda saat 09:05’di. Bengisu ardımdan telaşla kalkıp anne anne diye seslendi evin içinde. Ses seda yoktu. Hanife ve Aybüke Beren yoktular. Olasılılıkla erken kalkıp karşı komşuyla birlikte İsmetpaşa Stadyumu’na yürüyüşe gittiler dedim. Bir çırpıda giyinivermişti Bengisu. Bu sabah saat 10:00’da dershanede sınavı varmış. Bengisu’dan önce Heyecan Kiraz halasına ardından da dedesi Ali Osman Aykan’a telefon etmesini rica etmiştim. Halasının cep telefonu yanıt vermiyordu.Dedesi de hala uykudaymış. Neyse ki bir süre sonra onlar aradılar.

Uzun süredir Kentsa evimizin tamir, bakım, donanım, eşya yerleştirme ve sonu gelmez bir sürü derdinden gıda gelmişti. Havalar da izin vermiyordu diğer yandan ne yakın ne de uzak yerleri gezip dolaşmamıza. Dün hava sıcaklığı gündüz 12 derecelere vurmuştu ama akşam üzeri sıfır dereceye düşünce herkes gibi ben de neredeyse donacağım zannetmiştim.

Kent sıkmaya başlamış ve kanım pirelenmeye yüz tutmuştu. Çıkayım da bir yerlere gideyim diyordum dün akşam. Plansız programsız. Rast gele. Baharı ta çiçeğinin ucundan yakalarcasına. Topraktaki uyanışı, tomurcukların yuvarlaklığını ve beyazlaşan erik ağaçlarının çiçeklerini yerinde göreyim diyordum. Ne çıkarsa bahtımıza.

Kışın gelmesiyle pek ara vermesek de ablamla gezmelerimiz yine de kesintilere uğramıştı. Ablam da benden haber alamaz olunca kahvaltısının ardından beni arayacakmış. Bengisu ile kapıdan çıkarken yürüyüşten dönen Hanife ve Aybüke Beren ile yüz yüze geldik. Hanife’nin elinde iki gazete vardı. Ben kapı önündeki çöp poşetlerini alıp apartmanın önünde indim.

Bir süre bizimkileri bekledim. Hanife de kahvaltısını annesinde yapacaktı. Onları Feza Siteleri önünde bıraktım Ali Osman Aykan’ı alıp Derince’ye yola çıktım. Ablam Heyecan Kiraz’ı Derince 44 Evler önünden alacaktım. Buluşma yerine biz önce gittik. Annemlerin evinin güneyinde yapılmakta olan balon sahanın yapı tamamlanmış sıra üstünün kapatılmasına gelmişti. Çatıyı haki beyaz ve yanları lacivert şeritli ara kırmızı renklerde brandayla kapatıyorlardı. Uzaktan resmini çektim. Kısa süre sonra ablam yolun karşısında göründü.

Sabah trafiği yoğun değildi. Dünkü kavurucu soğuktan mayışmış olmalıydı insanlar. Bugün havanın birden 16 derecelere çıkacağına kimseler inanmamış olmalıydı. İzmit ve çevresi soğukla cebelleşirken belki de yüksek yerlerde buzlanma ve kar yağışı yaşanıyordu. Arabadaki derece ısıyı 9 derece olarak göstermekteydi. Benim karnım açtı. Kent içine girip Eski Demiryolu Bulvarı üzerinde, Yavuz Pastanesi’nden (1) biraz ileride yol üzerinde açılan bir Sarıyer Börekçisi vardı. Arabayı park edip dükkana girdik. Sadece suböreği görünüyordu vitrinde. Ağzımız sulanmış olarak baka kaldık. Diğer börek türleri çoktan tükenmişti. Sahibi özür diliyordu. Bu sabah erkenden bitti börekler diyerek.

Alemdar Caddesi üzerinde Tarihi Konak’ın önünde arabayı park edip böreği yerinde yiyelim barı dedik. Dükkan boş gibiydi. Çalışanlar bir köşede muhabbet ediyorlardı. İçeri girdik. Börekler dizi dizi vitrine kuzu gibi dizilmişti. Herkes ne yiyecekse siparişi verildi. Birer barda da taze, mis gibi çay. Ben karışık kıymalı börek ve suböreği dedim. Yanında bir bardak çay. Tatlı güzel bir kız getirdi siparişlerimizi. Mevsimin ilk gezisinin başlangıcını burada görüntüleyelim dedim. Çekici kız isterseniz ben çekeyim, siz oturum dedi. Makineyi ayarlayıp deklanşörün yerini, deklanşöre ne süreyle basacağını ve ekrandaki görüntünün ayarını gösterip yerime oturdum. Başardı. Bakın çekebilmiş miyim diye onay aldı benden. Çekememiş olsaydı bile olmuş, bir tane daha çekin derdim zaten.

Dumanı tüten börek tabaklarımız ve ardından o baştan çıkarıcı demli çayın kokusu ulaştı burunlarımıza tatlı ve sevimli kız bardakları küçük bir tepside getirirken. Bardaklar boşalınca bir daha masamıza güleç yüzlü kız yanımıza gelsin diye ikinci bir çay daha istedim değil aslında. Çay iyi ve hoştu. Karnımız doyunca bir sigara tellendirme süresinde kaldım börekçide. Hava güneşli, yavaş yavaş ısınıyordu. Dışarısı pırıl pırıldı. Sokaklarda sadece nedense gençler dolaşıyordu. Kasaya geçtim. Yine o güzel kız. Tebessüm yanaklarına yayılmış. Kredi kartımı uzattım. Poz makinesinden geçirdi. Fişimi kesti ve sliple birlikte bana geri verdi. İmzaladım. Her şey için teşekkür edip ayrıldık (2).

Caddeden devam edip Çocuk [Cumhuriyet] Parkı’na döndük. İnönü Caddesi’nde ilerleyip Baç’tan Leyla Atakan Caddesi’ne döndük. Dümdüz devam edip Trafik Şube Müdürlüğü’nden D-100’e çıktık. Göstergelerde yakıt deposu sonları gösteriyordu. En yakın Opet’den depomuzu doldurmamız gerekiyordu. Gezme planımız yoktu. Maşukiye-Sapanca Yolu’na dönecek, aheste devam edip günün güzelliğini içimize sindirecektik. Geçerken Ahmet Çatan’lara uğrayıp ayak üstü merhaba diyecektik. Trafik hala rahattı. Arabayı benzin istasyonuna çektim. Depo kapağını açtım ve 95 oktan kurşunsuz, doldurun diye rica ettim yanıma yaklaşan görevliye. Yol tarafında ileride bir yıkayıcı arabayı sabunlamaktaydı. Benzin alanlara ücretsiz hizmet. Sadece bahşiş geçerli.

Bizimkiler aldıkları Özgür Kocaeli Gazetesi’ne bakarken ben ödeme yapıyordum. Gazetedeki başlık korkunçtu. Gebze’de yer alan Konnak adlı nakliye şirketinin sahibi ve oğlu ile kayın biraderi ve Derince’de yerleşik Yıldırım Nakliyat’ın sahibi arasında çıkan bir tartışma kana bulanmış ve üç kişi ölmüş. Ödemeyi yapıp arabamı ücretsiz yıkama bölümünde sıraya soktum. Bir kişi vardı yıkamada. Arkandan üç dört araç sıraya girmişti (3). Yıkama işi bitince arabanın küçük gözünde bulunan bozuk paraları bahşiş verdim yıkayıcıya. Şimdi filmlerdi ki gibi radyomuzu açabilir ve aheste devam edebilirdik beyazlıklar içinde karşımızda yükselen karlı dağlara doğru. İki gündür esen şiddetli rüzgar çevreyi pırıl pırıl yapmıştı. Dağların güney yamaçlarında kalan karlı bölümler cam gibi görünüyordu.

Arslanbey trafik ışıkları, Kentsa Fabrikaları ışıkları ve Köseköy trafik ışıkları. Pek oyalanmadan ilerledik. Sapanca Sapağı’dan içeri döndük. Karlı dağlara her kilometrede daha yaklaşıyorduk. Görüntü öylesine çekiciydi ki arzulu bir kadının kolları gibi insanı kendisine çekiyordu. Güzellikleri yaşamak gerek dedim. Serin havayı duyumsamak. Camımı hafiften aşağı indirdim. İçeri giren serin hava camın ardından yakan güneşin sıcaklığını hafifletti. Mart ayı kazma kürek yaktırır demiş atalarımız. Ben bazı Mart’lar dışında diyorum bugünkü güzel havayla.

İlerliyoruz. Yol kıvrılıyor, inip kalkıyor. Tırmanıyor. Yolda pek araba yok. Yavaş ilerleyenleri de acelesiz geçiyoruz. Suadiye Kavşağı’nı geçip Sarımeşe köprüsüne dek dağları izleyerek ilerliyoruz. Buradan sonra yol kıvrılarak, dönerek ilerliyor ve Cengiz Topel Hava alanı askeri lojmanları hizalarına dek zevkli bir sürüş keyfi sağlıyor. Önümde iki üç araç var. Ardı sıra gidiyorum onların ben de. Acısu’dan sonra onlar sağ sinyallerini yakıp Büyük Derbent yoluna sapıyorlar. Ben ilerliyorum. Demiryolu köprüsünü geçip Maşukiye’nin içine ulaşıyoruz. Bugün Pazar pazarı var Maşukiye’de. Ablam Pazar günleri buralardan geçerken bu pazara uğrar bir şeyler alırız hep diyor. Biz de öyle yapıyoruz diyorum. Aklımızda olursa ve zaman kalırsa yine uğrarız diyorum. Ama dönüşte herkes unutacak burada mola vermeyi.

Yol üzerinde traktörler ilerliyor. Arkalarında ilaçlama tankları takılı. Elma ve armut bahçeleri ilaçlanıyor. Geriye kalan birkaç çiftçi tarımı inatla sürdürmek istiyor olmalılar. Buraları yazlıkçıların, villa sahipleri ve site sakinlerinin yurdu olduktan beri tarım beredeyse kendiliğinden ölmüştü. Aslında otoyolun Sapanca Gölü’nün güneyinden geçmesiyle ölmüştü diyenler de var. Ağaçlar henüz yapraklanmadığı için bahçelerin gerilerindeki dizi dizi villalar görünüyor. Yol kenarı afişlerinden Cevizdibi Piknik Alanı hizalarına eriştiğimizi anlıyorum. İlk geleceğimiz yer Yanık. Ardından Kurtköy olacak. Kurtköy Deresi’ni geçince sağda yer alan Çatanlar Petrol’e (4) uğrayacağız.

Köşedeki araba yıkama yerinde yeğenleri arabasını yıkıyor. Kurt köpeği bize doğru havlayarak geliyor. Köşeye yanaşıp arabayı durduruyorum. Yeğenle selamlaşıyoruz. Ahmet Çatan’ın oğlu Mehmet Çatan Adapazarı’na gitmiş. Ahmet Çatan Mahnmudiye Vadisi’nde dere ağzında hafriyat işi yapıyor kepçeyi kullanıyormuş. Kızları Hacer torunlarıyla ana evine hafta sonu ziyaretine gelmiş. Bilgileri derliyor yanımıza yaklaşan en küçük delikanlı Erdinç Çatan. Ablam annene bir seslen bakalım diye rica ediyor. Biz temiz havayı ciğerlerimize çekip yapraklanmamış çınar ağaçları gerilerindeki manzarayı izlerken Emine Çatan bir süre sonra yanımıza geliyor. Ahmet Çatan çalışıyor. Geçerken uğrayın diyor.

İzmit’te benzin alırken Arifiye’de [Sapak] oturan Seçkin Yıldırım’a (5) telefon etmiştim. O taraflara geliyoruz, plansız yola çıktık. Uygunsan seni de alalım demiştim. Konuk beklediği için özür dileyip, katılamayacağını belirtmişti. Onunla Geyve’de [Gekve] dek uzanıp oradan Mekece’ye gidip dağlara doğru tırmanarak İznik Yolu üzerinde ama Samanlı Dağları’nın kuzey yamaçlarındaki köylere çıkma olasılığı vardı. Bu olmayınca kafamda oluşan güzergah ilginç olmuştu. Mekece’ye yine giderim. Yukarılara tırmanıp devam ederim demiştim. Ama aklıma yeni erimeye başlayan kar gelince düşüncemi dağıttım. Yerine daha yumuşak başka seçenek oturttum. Ali Osman Aykan Mahmudiye Vadisi’ni görmemişti. Yakın Sapanca köylerini de Bu vadi ağaçlar yapraklanmadığı için şimdilerde daha iyi haldedir. Yukarılarda hala kar da erimemiştir dedim. Ablam kız kardeşim ve eşi Huriye-Bekir Ofluoğlu’larla birkaç gelmiş vadinin en güney ucundaki Yayla Alabalık Tesisleri’ne (6).

Kırkpınar ışıklarını geçtik. İlerlerken ablama isterseniz daha sonra Sapanca Gölü kıyısına da ineriz dedim. Oradan Hacımercan Köyü’ne çıkarız. Geri döner ya Bilecik Yolu’na ineriz yada Arifiye Yolu ile geri döneriz dedim. Köyün konumu aşağıdaki güzelliği en iyi ortaya koyan bir yerde. Aşağıları kendisine aşık ediyor insanı. Çevredeki villalar da yoksulluğun düzeyini gösteriyor. Bir manzaraya bir de çevresi duvarlarla çevrili villaların sefaletini izleriz. Köyle özel konutlar neredeyse iç içe ama ayrı yaşamlar yaşanıyor. Bir birlerine karışmıyorlar. Sessiz ve sedasız. Suyla yağın birbirine karışmaması gibi dedim.

Mahmudiye levhasından içeriye döndüm. Mahmudiye Deresi’nin batı tarafına geçmiştim. İleride içerlek bir yerden geri dönüp derenin doğu tarafındaki yola girdim. Yukarılarda yer yer kar vardı. Dere çevresinde yazları yer alan çevrili piknik alanları yoktu. Geriye sadece ağaçların üzerlerine çivilenmiş levhaları kalmıştı. Yolun yarısında Ahmet Çatan’ın dere kıyısında çalışan hafriyat makinesini gördük. Arabamı çamurlu alanın daha yukarısına, yolun dışına park ettim. Arabadan inip makinenin yanına yaklaştık. Geldiğimizi gören Ahmet Çatan bizi fark edince motoru susturdu ve araçtan aşağıya indi. Bizi gördüğüne sevinmişti.

Bizimkiler ayaküstü laflarken ben fırsattan istifade baharın ilk günlerini karşılayan vadiyi karelere sıkıştırmaya başladım. Çağıl çağıl akan dere suyunu, ortalarda iki öbek biçimine dönüşen durgun dere suyunu, tek tük öbekler halinde kalmış kar kalıntılarını ve şakıyan kuşların sesini. Ne güzel bir ahenk içindeydi doğa. Yeniden canlanıyor ve bu canlanmada her bir varlık boşlukları dolduruyordu kendine özgü sesiyle. Kulak verince anlıyordu insan. Hışırtılar içinde yanı başından geçen kertenkelenin hareketliliğini, bir yerlerden pır diye uçuşa geçen kuşların kanat çırpışlarını.

Yayla Alabalık Tesisleri alanı yarı yarıya karla kaplıydı. Park alanı yolu üzerine park etmiş otobüsten dağılmış gençler guruplar halinde çevreye dağılmışlardı. Kimisi dere kıyısında dolanırken kimileri de kah kısa yürüyüşler yapıyor kah dere kıyısının harika görüntülerini içlerine sindiriyorlardı. Yapraklanmamış ağaç dalları arasında farklı görüntüler alırken kulaklarımızın içini şırıl şırıl akan derenin nameli şarkılarıyla doldurduk. Bizden sonra gelenlerle ortalık birden kalabalıklaşmıştı. Burada gelip bir hafta sonu kalma düşümüzü gerçekleştirememiştik. Gecelik ücretleri değişmemişti hala. Sadece kışları gecesi YTL 60.- bedelden diyordu görevlisi. Kalorifer çalıştırıyoruz. Bu nedenle. En kısa zamanda bir Cumartesi gelir geceyi burada geçirir Pazar günü döneriz dedim. İki yetişkin ve iki çocuk kalabiliyormuş odalarda.

Vadiden iniş ne müzik dolu geldi bana. Kıvrılarak dolanan yolu ileride görebiliyordu insan. Yazın ise gür ağaçların arasından yolu asla göremiyordu insan arabayı sürerken. En uçta Sapanca Gölü masmavi renge bürünmüştü. Derenin şelale öncesi koruluk alanda birikinti yapıp doğal göl oluşturduğu yerin tepelik kısmında durup Mahmudiye Köyü sırtlarındaki konutların resimlerini çektik. Şelalenin hemen kuzey tarafında Mahmudiye Kaynak Suyu Tesisleri ve derenin iki tarafına kurulmuş bir alabalık tesisi vardı. Burada. Tesisin adı Şelale Alabalık’tı (7).

Vadiden sıyrılıp yola çıkınca aklıma İnternet’ten tanıştığımız arkadaşlar aklıma geldi. Resimlerini yanımda getirmiştim. www.sapancali.com sitesi gibi harika bir site oluşturmuştu birbirine akraba olan üç dört kişi. Suat Çakıroğlu Sapanca’da olabilir dedim. Arabayı yol kenarına yanaştırıp telefon ettim. Karşı taraf telefonu açınca kendimi tanıttım. Nerede olduğumuzu sordu. Sapanca Ziraat Bankası şubesi yanındaki ara sokak içinde Beyaz Cafe var, sizinle orada buluşalım dedi. Levhalara bakmadan Sapanca’da kaldığımız günlerde poğaça aldığımız pastanenin önüne arabayı park ettik. Sahibi ile kapı önünde bir süre lafladık. Meğer Beyaz Cafe tam karşıdaymış. Suat Çakıroğlu geldiğinde bizi bulamadı söylediği yerde doğal olarak.

Selamlaştık. Tokalaştık. Bizi cafenin içine davet etti birer bardak sıcak çay içimi. Neredeyse yarım saat oturup lafazanlık ettik. Kırkpınar’da Küçük Ev’in az batı tarafında ağbilerinin işlettiği bir ağaç depoları varmış. Kendisi de elektrik işleriyle uğraşmaktaymış. Dönüşte uğrayın dedi.Ayrılırken de bize üzerinde beyaz renkte sapancali.com yazılmış siyah birer şapka hediye etti. Güneşli havada iyi gelmişti şapkalar. Bereler rahatsız ediyordu kafalarımızı. Ayrılıp Sapanca otobüs garajı önünden geçip ilerlerken her zaman yemek yediğimiz Eker Lokantası’nı (8) gösterdim bizimkilere. Daha yeni genişletilmiş ve güzelleştirilmişti lokanta. Harika yemekleri vardı.İşin güzelliği ise her tür yemeğin olmasıydı. Sulu yemekler, salatalar, tatlılar, çorbalar, kebaplar. Ne isterseniz. Doğrusu İzmit’te Özdilek (9) ve Beğendik Lokantaları (10) dışında böylesine harika bir yer yoktu.

Işıklardan yola girdikten sonra otoyolun altından geçen köprünün altından geçip Sanayi Mahallesi’ne eriştik. Buradaki ışıklardan düz devam edip yukarılara doğru kıvrılan yolla Hacımercan Köyü’ne çıkacaktık. Bir süre konutların arasından ilerleyen yol kıvrım yapı yükseliyor ve çamlık alanların kıyısından tepelere çıkıyordu. Belli bir yüksekliğe erişince arabayı kenara yanaştırıp durdurdum. Buradan aşağılarını izlettim bizimkilerine. Bir de dağ yamaçlarına bakın dedim. Buz hızla ne kadar süre sonra bu gördüğünüz yeşillik ve güzellikler kendilerini betona teslim etmiş olacaklar?

Yolun çıkışta kuzey tarafında kalan iki dağ restoranını geçip ilerledik ve Hacımercan Köyü sapağına geldik. Sağa kıvrılıp tırmanmaya başladık. Daha önce köye Akçay-Fevziye yolu ile erişmiştim. Yağmurlu ve ıslak bir hafta sonuydu. Ara sıra yağmur dinse de pek uzun süreli olmuyordu. Camlar buğulu ve içeride ısıtma sistemi çalışıyordu. Çevre ve dağ yamaçları sisler puslar altındaydı. Çevreyi berrak biçimde gözlemlemek olanaksızdı. Şimdi ise ne harikaydı her şey.

Köyün doğu taraflarından ilerleyen yol yer yer derin çukurlarla kaplı olsa da pek sorun oluşturmuyordu. Yol köyün doğu taraflarında ama orta yerlerinde kalan derin bir çukurluk alan vardı. Vadi benzeri bir yer. İçi ağaçlarla dolu yer yer. Vadinin her tarafı villa ve konutlarla dolmak üzereydi. Yol köy camisinin doğu yamaçlarında bir yere ulaştı. Buradan üçe ayrılıyordu. Ben yolu bildiğimden sağa döndüm ve ilerledim. En uca dek gittim. Yolun sol tarafında İTÜ 54’lüler Sitesi yazıyordu. Onun yanında Sapanca Ovası’na dönük alanda iki katlı üst katları Ytong alt katları taş örme duvarlı villalar vardı. Ahşap kepenklerle kapalıydı pencereleri. Yol önünde Doğa Villaları mı ne yazan oldukça yoksul görünüşlü sitenin geniş kapısı önünde sonlanıyordu. Geri dönüş sağlamak için site kapısın önüne dek ilerleyince kapıda beliren yaşlı bir bayanla beyefendi dikkatle izi süzmeye başladılar. Geri dönüp arabayı uygun bir yere park ettim ve aşağıya indik. Beyefendi “içeriye girseydiniz?” dedi şaşkın bakışlarımıza (!). Böylesi yoksul bir siteyle ne işimiz olabilirdi ki bizim gibi gönlü zengin kişilerin.

Önce köyün doğusunda kalan vadiyi gösterdim bizimkilere. Şaşırtmacam sonraya dedim. Ardından Sapanca Ovası tarafına geçtik iki site arasındaki daracık yoldan. Davet edildiğimiz sıradan sitesinin yüksek duvarları daha batı uçta bir kapı ile sonlanıyordu. Buradan orta yerde büyük bir havuz ve yemyeşil çimlere bezenmiş düzenli ve çiçekli bahçesini seçebiliyorduk. Ablam vav dedi sessizce kimseleri ürkütmemecesine. Vav sesini pek seviyorsun sanırım dedim muzipçe. Kent yaşamından sıkılmış sıradan vatandaşlarımızın köy yaşantısını yakından tanımak ve onlarla bir süre iç içe yaşamak için yaptırdığı konutlar dedim. Buralara gelip tavuk ve horoz sesleriyle sabahlara merhaba diyorlar, köy içinden geçerken tezeklenmiş yollarda ciplerin tekerlekleri köy yaşamına bulanıyor. Bundan daha harika ne olabilir ki!

Geldiğimiz yolla geri dönüp sapaktan ilerledik. Amacım belli değildi. Belki dedim bir ara yolla Kirazca hizalarından Bilecik Yolu’na ineriz. Yada Arifiye’den aşağıya iner oradan demiryolunun altından Sapanca’ya geri döneriz. İleride yol üç yol ağzı yapıyordu. Orta yerde Mercan Restoran vardı. Yolun doğu tarafında sağda ise ona hanelik bir başka site. Sitenin önünden ise inanılmaz bir Sakarya Ovası manzarası vardı. Arabayı sağa çekip birkaç poz aldık. Ablama ve Ali Osman Aykan’a çevreyi tanıttım. Şurası Sakarya Üniversitesi Tepesi, diğer yan deprem sonrası gelişen Beşköprü sırtları, şurası Toprak’ın fabrikalarının kümelendiği Organize Sanayi Bölgesi, karşısında ise Toyota Fabrikası ve aralarda parlayan gölcük gibi yerler ise Kum Ocakları’ndan geriye kalan Sakarya Nehri sularıyla dolmuş yapay göletler dedim.

Seçkin Yıldırım ile dolaşmamızda hangi yolla gitmiştik anımsamıyordum ama Akçay Köyü’ne inmiş oradan Akçay Deresi batı yakasından İleride vadi içlerinde Fevziye Köyü’ne geçmiştik. Gittiğimiz yol ise bizi Bilecik Yolu’na çıkartacak diyordum. Yamaçtan aşağılara yuvarlanan yolun sağ tarafı uçurum gibiydi. Göz ucuyla balkınca önce minare ve bir kubbe ve çevresinde konutlar gözüme çarptı. Yolumuz nereye gidiyor bilmiyordum. Aşağılarını izlemek için kısa süreli bir mola verdim. Bir dere Bilecik Yolu’na doğru yani Sakarya’ya kavuşmak için doğu tarafa akıp gidiyordu. Bu köy hangi köy acaba dedim içimden(!). Kıvrılarak ilerleyen yol ileride ikiye ayrıldı. Sağa doğru inen yol daha düzgün sola ayrılan ise toprak yoldu. Sağa devam edince kendimizi köyün içine doğru inerken buluverdik. Köy camisi yanından geçen yolda yavaşladık ve levhada Akçay Köyü camisi yazısını okuduk.

Yol aşağıda düzlük alana iniyordu. Yolun hemen sağında prefabrik bir ilköğretim okulu vardı. Bahçesinde ulu bir çınar. Başka ulu bir çınar ise köyün güney-batı tarafında ki konutların önündeydi. Akçay Deresi üzerinde yenisi ile eski köprü yan yana duruyordu. Eskisinin üzerinde uyarıcı bir levha vardı paslı. Dereyi geçip uygun bir yere bıraktık. Sessiz sakin bir ortamı vardı köyün. Ablam bayıldı çevreye. Beni burada görüntüle, şurada da çek, olmadı bir de bu tarafta, dere suları önünde görüntüle diyordu. Yazları dedim bu dere çevresi piknikçilerle dolup taşıyor. Gördüğün şu karşıdaki dağ yamaçları gerilerinde Fevziye Köyü var. Laz köyü. Mohti Laz köyü. İnanılmaz bir yer. Ayrı bir dünya. Çınar ağaçları arasına bir iki restoran var ki kimseler bilmiyor. Hala çalışan su değirmenleri, ağaçlar ve tepelikler arasında serpiştirilmiş evler ve aralarda cıvıl cıvıl insanlar. Köyün batı sırtlarına tırmanan yolla Hacımercan Köyü’ne erişiliyor.

Ylumuza devam ettik.Yolun sağında içinde ulu çınarların yer aldığım köy mezarlığı vardı. Akçay Dersi yolun solundan alıp gidiyordu beraberinde bin yıllar içinde taşıdığı alivyonlu kumullu tepeleri arasından. Kara göçer toprak yapısı derin bir dere yatağı oluşmasına denen olmuştu. İlerleyen yolun solunda dereye kıyılarında sıra sora mermer işleme fabrikaları ve arada bir Bey Piliç fabrikası vardı. Bir levhada da MKS yazıyordu. Mermer Kesme Makineleri ve Sistemleri. Yol ilerliyor ve dere tarafı doğal hafriyat, mermer atıkları ve çöpler için çöp olanı olarak kullanılıyordu. İleride ikiye ayrılan yoldan sola döndük. İki yolda Bilecik Yolu’na kavuşuyordu. Uygun zamanı kollayıp dar yola girip Kirazca’ya doğru ilerlemeye başladık.

Kirazca ve çevresi de Adapazarı’nın yavaştan sanayileşen bir bölgesiydi. Başoğlu Karavanları, yol üzeri benzin istasyonları, Reysaş Lojistik’in park alanı filan. Ablama çevreyi anlatıyordum. Nerelerden dolanıp nerelere geldiğimizi ve tepelerden yeşil renkleriyle parlayan Toprak’ın fabrikalarını. Otoyolun üzerinden geçip gidin yola sarıldık aheste. Yumuşak ve sevecen. Tuzcuoğlu Toyota Servis ve Satış alanını geçip ikili yola girdik. Biraz ileriden iki köprü sonrası Arifiye Yolu’na sapacağız dedim. Dönüp dolaştık ve demiryolu hemzemin geçiti hizalarına geldik.

Burası dedim vakti zamanında sadece Adapazarı içine kıvrılan hat nedeniyle Sapak olarak adlandırılan yer. İstasyon ve çevresinde kümelenen konutlara zamanla açılan Öğretmen Okulu’nun sağladığı çekim eklenmiş. Daha sonra da KKK Tank ve Palet Fabrikası. Yıllar sonra ise Goodyear Lastik Fabrikası gelmişi İstanbul Gülsuyu’ndaki fabrikayı buraya taşına Koç’un Otokar ve Otoyol’u da gelince burası olmuş bir sanayi merkezi. Şimdilerde hem Iveco yarım otobüsleri hem de Otosan kamyonetleri üretiliyor burada. Nice kişilerin anılarında geçmiştir burası hem Sapak olarak hem de Arifiye olarak. Hemen aklıma düşüveren Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun (11) mektuplarının derlendiği kitabında sözgelimi.

Sapanca levhasından dönüp Arifiye İstasyonu gerisinden ilerledik. Yolun sağında gün geçtikçe sayıları artan çiçek seraları ve bahçe peysaj firmaları sıra sıraydı yolun kıyısında. İleride gölün kıyısında güneşli havanın güzelliğinden yararlanmak isteyenlerin arabaları park etmiş, insanlar yol kenarındaki duvarın üzerine çıkmışlardı. Beşyüz Evler’i geçip otoyol kenarından devam eden yolda ilerlerken ablam tanıdığı ve anısı olan her köşeyi sıralıyordu bize. Sapanca’yı geçip Mahmudiye hizalarına erişince Küçük Ev’in karşısında bir yerde mola verdik. Suat Çakıroğlu’na telefon ettik. Sözünün ettiği odun deposu yolun biraz ilerisinde yolun kuzeyinde kalıyordu. Pek beklemedik gelemsini. Bir şeyler içelim deyince ben karnımız aç. Gidip Titiz Izgara’da (12) bir şeyler yiyelim diye düşündük dedik. En son bir sene önce mine gelmiştik buraya. Cevizlerin olduğu ve altlarına düşütü bir zamandı. Bahçesinde oturmuş karnımızı doyurmuştuk. Pek kalabalık değildi o zamanlar.

Bugün ise hem Küçük Ev’in park alanı hem de Titiz Izgara’nın park alanı cip ve lüks araçlarla doluydu. Herkes kendisini öğleden sonra dışarı atmış gibiydi. Yeme içme yerlerine öbeklenmişlerdi. Ama bildikleri yerlere. Hangisine gidelim dedi Suat Çakıroğlu. Ben Titiz Izgara’yı tercih ederim. Bahçesini dedim. İçerisi çok kalabalıktı. Ama mekanda inanılmaz yenileşme ve değişiklik yapmışlardı. İçeride köşede Toyota’dan bir arkadaş vardı. Selamlaştık. Arka bahçeye geçtik. O da ne? Bahçedeki ceviz ağaçları budanmıştı. Konutun arakası güzelleştirilmiş ve bahçenin gerilerine bir veranda yapılmıştı. Bahçedeki maslar da silme doluydu ve herkes yemek beklemekteydi. Boşalan bir masaya hemen çöküverdik. Suat Çakıroğlu mekanın sahiplerini tanıyordu.

Ben siparişimiz sıraladım hemen. Bir piyaz, patates kızartma ve birer porsiyon köfte. Çok beklemedik diğer bekleyenlere kıyasla. Ama Ali Osman Aykan ekmek sepetindeki ekmekleri bitiriyordu neredeyse. Mekan sahipleri hazırlıksız yakalanmışlardı. isteme yanıt veremiyorlardı. Yine de biz ayrıcalıklı ve öncelikliydik. Önce piyaz salatamız geldi. Daha sonra ise ekmek sepetimiz. En sonrada patates kızartmasıyla köftelerimiz. Masaya konulanlar nasıl da çabucak tükenivermişti muhabbetimiz arasında.

Hesap ödemek için önden gittim ben. Ardımdan Suat Çakıroğlu geldi. Kasada kimse yoktu. Bize servis yapan kişiyi bulup ödeme yapacağımı söyledim. Bu arada Suat Çakıroğlu mutfağa dalmış ver geri gelmişti. Tamam çıkıyoruz dedi. Hesabı halletmiş. Bizi mahcup etti. Bir tür borç altına girmiştik. Umarım bir fırsatını bulunca biz de size izzet ikram da bulunabiliriz. Teşekkür ettik cömertliği için. Arabayla onu deponun önünde bıraktık. Vedalaştık. Diğer akrabalarıyla da tanışmak için bir başka buluşma dileklerimizi yineledik.

Dönüş yolu kalabalıktı. Çevreden İstanbul ve İzmit’e doğru ilerleyen binek araba sayısı fazlaydı. Önce ablamı Derince’ye bıraktık. Geri dönüp Çenesuyu ışıklarından içeriye girdik. Aybüke Beren apartmanın yanında arkadaşlarıyla oyun oynuyordu. Bizi görünce geldi. Annesiyle kapı önüne gelen terlikçiden 3 liraya aldığı pembe terliklerini gösterdi. (J )

Açıklamalar & Dipnotlar

(1). Yavuz Pastaneleri Unlu Mamüller İnş. San. Tic. Ltd. Şti; Halil Umut. Personel şefi. Kemalpaşa Mah. Demiryolu Cad. Demirsoy İşhanı No: 9, Tel: +90-262-321 22 26, 321 48 12. İzmit.
(2). Sarıyer Börekçisi; Kocaeli Gıda Ltd. Şti. Belsa Plaza 5,6 Blok No: 2, İzmit. 13.03.05, Saat: 10:26, Fiş No: 14, YTL 9.-
(3). Ek-Can İnşaat & Otomativ Sa. Tic. Ltd. Şti; Opet Kullar Şubesi. D-100 Karayolu üzeri, Yahya Kaptan Mah. Işıkları Karşısı, Tel:0262349 49 83, Faks: 0262-349 53 39. Kullar-İzmit. 13.03.05, Saat: 10:36, YTL 87.000.-.
(4). Çatanlar Petrol Ofisi Bayii: Tepebaşı, İzmit Caddesi, Tel: ++90-0264-592 67 06, Kırkpınar-Sapanca. Sakarya.
(5). Seçkin Yıldırım: [Arkadaşı Kadir Serdar Özaydın. Babası; Cevat, annesi; Meliha, kızı; Seval]. Ev Adresi: Adapazarı Kalaycılar, Kader Sk. Kalaycılar- Toyota Oce Fotokopi. GSM: 536-567 38 34, Arifiye-Sakarya.
(6). Yayla Alabalık Üretim Tesisleri; [Restaurant İçkisizdir]. Ali Osman Cömert. Mahmudiye Dere İçi Mevkii, Tel /Fax : ++90-264-582 64 20 – 582 64 21, GSM: 0532-217 25 97. Sapanca –Adapazarı.
(7). Şelale Canlı Alabalık-Mesire Yeri; Murat Keskin, Mahmudiye Dere Mah. Tel: ++90-264-582 84 03, Ev: ++90-264-592 65 37. GSM:0532-735 70 68. Sapanca-Adapazarı.
(8). Eker Lokantası; Fahrettin Eker. Belediye Karşısı, Tel; 0+90264-582 79 77. Sapanca-Adapazarı.
(9). Özdilek Alışveriş Merkezi: Uzunçitlik, 8. Km, D-100 üzeri, İzmit.
(10). Beğendik Lokantası; Beğendik Mğz. İşlt. Tic. San. A.Ş. Eski Gölcük Yolu Outlet Center. İzmit Şubesi;
(11). Bedri Rahmi Eyüboğlu; Büyün Eserleri, Kardeş Mektupları. Mehmet E.Eyüboğlu. Bilgi Yayınevi. Aslılar Basımevi-Ankara. I. Basım, Ocak 1985. [Erkan Kiraz, İzmit Real Alışveriş Merkezi, 05.07.2004, 15,990,000 TL].
(12). Titiz Izgara Çeşitleri; Salim Başoğlu. Kırkpınar Memba Suyu Karşısı- Tel: 0264-592 67 98. Sapanca-Adapazarı.
(J ). Hata ve yanlışlıklar müstesna.
 
Erkan Kiraz, 13.03.2005 Pazar, Saat 24:00-02:00, Şirintepe-İzmit, erkankiraz@yahoo.com, erkankiraz@superposta.com
 
http://www.gezinotlari.net/ky_asp
http://community.webshots.com/user/erkankiraz
den başlayıp ardışık alarak devam edip
http://community.webshots.com/user/erkankiraz30
‘e kadar
http://www.mydalyan.com/erkankiraz
http://www.virtualtourist.com/erkankiraz
http://groups.yahoo.com/group/bilgisayarveinternetguvenlik
http://www.trainweb.org/demiryolu/
site: Jean-Patrick Charrey, contributions & translation into Turkish by Erkan Kiraz
 
© Copyright Hakkı Erkan Kiraz’a Aittir. Tüm Hakları Saklıdır.
Bu yazı ancak kaleme alanın izni alınarak tekrar yayınlanabilir yada dağıtılabilir.
© Copyrighted to Erkan Kiraz. All Rights Reserved.
This study may be re-copied or re-distributed only with prior consent of its Author.
Written & Edited By Erkan Kiraz erkankiraz@yahoo.com on 13.03.05.