1915te Yaşanan Trajediye Kimse Soykırım Diyemez;
Emekli Büyükelçi Gündüz Aktan, 1948de imzalanan Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesine göre, Ermeni trajedesinin soykırım kapsamına girmediğini söylüyor. Aktana göre, siyasi mücadeleler soykırım kapsamının dışında kalıyor. Cevabını aradığımız soru şu: 1915te ne oldu?; -1915te tehcir oldu. Tehcir, bir halkın yaşadığı yerden alınıp başka bir yere götürülmesidir. Savaş içinde, tüm Türkiyede olduğu gibi orada da gıda sorunu var. Salgın hastalıklar var. Ayrıca, Ermeni kafilelerini koruyacak çok fazla birlik de yok. Dolayısıyla, koca bir kafileyi korumak üzere çok az sayıda asker verebiliyorsunuz. Saldırılar oluyor. Bütün bunlar bir araya gelince, yola çıkanlarla Suriyeye varabilenler arasında sayıca önemli bir farklılık bulunduğu görülüyor. Önemli olan, tehcir sırasında ne kadar insanın öldüğü. SÖZLEŞME NE DİYOR. Sizce kaç kişi öldü tehcir sırasında?; -Kesin bir şey söyleyemeyeceğim. Ben mesela, 300 bin kişinin ölmüş olabileceğini düşünüyorum. 300 bin önemli bir rakam. Ama bunun çok daha aşağıda olması da muhtemel. Ne var ki, kesin rakam söylemek doğru değil. O dönemde bölgenin Müslüman nüfusunun oluşturan Türkler ve Kürtlerden de çok ciddi ölümler var. İttihat ve Terakkinin tehcirdeki amacı, Ermenileri sürüp etnik temizlik yapmak mıydı?; -Bana madem ki İttihat ve Terakkinin amacını soruyorsunuz, yapılan işin bugünkü hukuka göre soykırım olup olmadığına bakmak lazım. Soykırım, bir suç kategorisi, üstelik en ağır suç kategorisi. Bu suçu, 1948 yılında kabul edilen Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi gayet açık bir biçimde tanımlıyor. Bu sözleşmenin ikinci maddesinde dört grup sayılıyor ve Bu dört grubu yok etmek amacıyla aşağıda işlenen fiiller soykırımdır deniliyor. Şimdi bu dört gruba bakalım. Nedir sözleşmedeki dört grup?; -Etnik gruplar, dini gruplar, ırki grup, milli grup. Hukuk tabiriyle bu dört grup, soykırıma karşı sözleşmenin himayesi altındadır. Bir başka açıdan bu, Başka gruplar bu himayeye girmez anlamına gelir. Türkiyeye isnat edilen suç, üçüncü maddede yer alıyor. Deniliyor ki, Öyle bir ölüm yürüyüşü tertiplediniz ki, bu yürüyüşe katılanların sağ kalmayacağını zaten biliyordunuz. Sonuca bakınca siz ne diyorsunuz?; -Şimdi İttihat-Terakkinin yaptığını üçüncü madde açısından değerlendirelim. Bütün arşivleri okuyup kendiniz de bir sonuç çıkartabilirsiniz, ama asıl konuya ilişkin iki temel telgraf var. Biri Enver Paşanın, diğeri Talat Paşanın telgrafı. Enver Paşa telgrafında diyor ki, Rus orduları, Kafkaslardan önlerine kattıkları Müslüman kitleleri sürerek sınırlarımıza giriyorlar. Bu şartlar altında, cephenin selametini sağlayabilmek için biz de bölgedeki Ermeni nüfusu cepheye sürelim. Veya aynı Ermeni nüfusu, imparatorluğun başka bir yerine tehcir edebiliriz. Karar, Talat Paşanın kararıdır. Eğer Ermeniler Rus ordusuna doğru sürülseydi, hiçbirisi hayatta kalmazdı. Buna rağmen, Talat Paşa bu öneriyi kabul etmemiş, tehcir kararı vermiş ve uygulamıştır. Şimdi burada yok etme kastı var mıdır? Hayır, yoktur. Burada, düzenli olsun, mümkün olduğu kadar az telefát verilsin diye elden gelen yapılmıştır. İLK KEZ 1965TE. Bu noktada yapılan itiraz nedir?; -Ermeniler, Bunların amacı bütün dünyayı aldatmaktır diyor. Allah aşkına, o şartlarda dünya kimin umurunda ki? Siz savaşta yaşayıp yaşamayacağınızı bile bilmiyorsunuz. İleride İkinci Dünya Savaşı olacak, ondan sonra Nurnberg Mahkemeleri olacak, orada ortaya soykırım diye bir suç çıkacak, Ermeniler de Nurnberg Mahkemelerinden 17 yıl sonra kendilerine soykırım yapıldığını keşfedecekler, onun da üzerinden on yıl geçtikten sonra hayatlarında ilk defa söyleyecekler. Nurnbergden 17 yıl sonra keşfettiklerini söylediniz...; -Çünkü ilk defa 1965te dile getirdiler kendilerine soykırım yapıldığı iddiasını. Daha önce başlarına gelene soykırım filan demiyorlardı. Onun için 90. yılını anmaları da ilginç bir şey. Peki, uluslararası hukuka göre, Türkiye Cumhuriyetinin, Bu Osmanlı döneminde yaşanmış bir hadisedir, bizi ilgilendirmez deme hakkı var mı?; -Burada bilinmeyen husus şu: Sevr Anlaşmasına göre, bir Ermeni ülkesi kuruluyor. Bunun batı sınırlarını saptamak da Amerikaya bırakılıyor. Derken Lozan Antlaşması yapılıyor. Lozanda Ermeni yurdu yok. Ermeni yurdu olmadığı gibi, metinde Ermeni kelimesi bile yok. Ama Lozan içinde Ermeni sorunu halledilmiştir. Nasıl halledilmiştir? Mal ve mülklerine el konulan Ermenilerin tazminat hakları da dahil mi buna?; -58. Maddede Ekonomik Konular başlığı altında ele alınmıştır. Burada, bütün tazminat hükümleri mevcuttur. Bütün bunlar alt alta yazılmış, itiraz için de altı aylık bir süre tanınmış. Bir sene içinde, yabancı hakimlerin de bulunduğu hukuk mahkemelerine müracaat hakkı tanınıyor. Lozanla birlikte bu iş kapanmıştır. Dolayısıyla, redd-i mirasa filan gerek yok. TRAJEDİYE ŞÜPHE YOK. Türkiyenin bugüne kadar sergilediği siyasi tutum pek bir şey ifade etmiyor o zaman.; -Şimdi olayın niteliğini inkár etmenin bir anlamı yok. Her ne kadar Türkü de, Müslümanı da ölüyorsa da, önemli sayıda Ermeni de ölüyor. Büyük bir trajedinin cereyan ettiğinden de kimsenin şüphesi yok. Bu niye net bir biçimde ifade edilmiyor o zaman?; -İfade edilmez olur mu? Biz her zaman bunu ciddi bir trajedi olarak kabul ediyoruz. Ama buna soykırım dediğiniz zaman iş değişir. Çünkü bu soykırım değil. 1915te yaşananlar siyasi mücadele olarak görülebilir mi?; -Tabii, bu siyasi bir mücadeledir. Bu siyasi mücadelede insanlar ölür, siviller ölür, bu suçtur, ama adı soykırım değildir. Mesele Yahudi soykırımına dayanıyor. Yahudiler, Almanyayı bölüp bir toprak parçasına sahip olmak istedikleri için öldürülmediler. Yahut Rus ordularına yardım ettikleri için öldürülmediler. Rus ordularıyla savaşmakta olan Alman ordularını arkadan vurdukları için de öldürülmediler. Niçin öldürüldüler? Sadece Yahudi oldukları için öldürüldüler. Başka hiçbir sebep yoktu. Osmanlı Devletine bakın bir de; Osmanlı Devleti, Ermenileri Ermeni oldukları için mi öldürdü? Ne yapmışlardır?; -Tıpkı Balkanlarda Bulgarların, Sırpların, Yunanlıların yaptığı gibi, bağımsız olmak için çeşitli isyanlar çıkartmışlardır. Devlet de bu isyanları bastırmak için güç kullanmıştır. Elbette siviller de ölmüştür ama zaten Ermeni çeteleri de sivilleri öldürerek başlamışlardır isyanlara. Bunlar, tehcir sırasında yaşananları meşrulaştırmaz yine de, öyle değil mi?; -Hiç şüphesiz ihmalleri, istismarları ve suiistimalleri meşrulaştırmaz. Bazı yerlerde, Ermenileri korumakla görevli birlikler, korumaları altındaki Ermenilere saldırmıştır. Bazı memurlar görevlerini yapmamışlardır, bazıları hırsızlık yapmıştır. Bazıları kabul edilemeyecek olaylara girmişlerdir. Bunun sonunda, 1200den fazla görevli Divanı Harpe verilmiştir. Bunların da 600ü idam edilmiştir. Yani siz SS subaylarının Yahudileri öldürdükleri için idam edilebileceklerini düşünebilir misiniz? Bunları yapan bir devletin, Ermenileri yok etme kastı olabilir mi? Öyle olsa, bu adamları idam etmek yerine teşvik etmesi lazımdı. Ermeniler, Trajedi Kelimesine Razi Değil. Ermeni sorunu uluslararası arenaya taşınmadan iki ülke arasında çözülemez mi? Bunun için ne gibi önerileriniz olabilir? Sonuçta bir trajedinin yaşandığı ortada...; -Ortada ama Ermeniler trajedi kelimesine razı değil. Çünkü trajedi dediğiniz zaman bunun iki tarafı var. Oysa Ermeniler, Türk tarafının acılarını kabul etmeye hazır değiller. Bunu yüzümüze karşı da söylediler ama o kadar önemli değil. Biz tek yanlı da yapabiliriz bunu. İlişkilerin normalleşmesi için çok mu geç kaldık? Bundan sonra ne yapılabilir?; Bizim kabahatimiz şu: Ter Petrosyan döneminde, Ermenistanı tanımakla yetinmeyip diplomatik ilişki kuracaktık. Tanıyanların başında Türkiye vardır, ama diplomatik ilişki kurmamakla hata etmiştir. Diplomatik ilişki halkın halkla, devletin devletle iletişim içinde olmasını sağlar. İkinci talihsizlik, Petrosyanın gitmesi ve Koçaryanın gelmesidir. Koçaryanın yönetimindeki rejim, uluslararası alanda yüz karası bir rejimdir. Bunun demokrasiyle filan alakası yoktur. Ermenistan sadece ekonomik bakımdan perişan, ruhsal bakımdan kendini yaralamış bir ülke değil ki, aynı zamanda demokrasiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir ülke. Ve adam Taşnak, Karabağı işgal etmiş grubun adamı. Soykırım sözleşmesi; 9 Aralık 1948 tarihinde Pariste toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 260 A (III) sayılı ararıyla kabul edilip, imza, onay ve katılıma açılmıştır. Sözleşme 13. maddeye uygun olarak 12 Ocak 1951 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye sözleşmeyi 23 Mart 1950de onaylamıştır. 5630 Sayılı Onay Kanunu 29 Mart 1950 gün ve 7469 sayılı Resmi Gazetede yayınlanmıştır. Sözleşmenin Türkiyeyi ilgilendiren iki maddesi şöyle: Madde 1- Sözleşmeci devletler, ister barış zamanında isterse savaş zamanında işlensin, önlemeyi ve cezalandırmayı taahhüt ettikleri soykırımın uluslararası hukuka göre bir suç olduğunu teyit eder. Madde 2- Bu sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi biri, soykırım suçunu oluşturur. a) Gruba mensup olanların öldürülmesi; b) Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi; c) Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarını kasten değiştirmek; d) Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak; e) Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek. Bağımsızlık istiyorlardı. 1878den bu yana bağımsızlık için mücadele eden bir grup Ermeni çeteci var. Yoksa, Biz bağımsızlık mücadelesi filan vermiyorduk, Türkler ani bir nefretle bizi kesmeye başladılar mı deniliyor? Biz Ermenileri Ermeni oldukları için ne küçük gördük, ne toplumun dışına ittik. Gündüz Aktan Kimdir; 1941 Safranbolu doğumlu olan Gündüz Aktan, Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinden sonra İçişleri Bakanlığında çalışmaya başladı. 1967 yılında Dışişleri Bakanlığına girdi. Nairobide Büyükelçilik, Birleşmiş Milletlerde Türkiye temsilciliği yaptı. Bern Büyükelçiliğinden sonra Başbakan Özalın danışmanı oldu. Siyasi İşlerden Sorumlu Müsteşar Yardımcılığı ve Japonya Büyükelçiliğinin ardından ASAMın başına geçen Aktan, aynı zamanda Radikal Gazetesinde yazıyor.. [Gündüz Aktan, Söyleşi, Hürriiyet Gazetesi, Kayıt; Erkan Kiraz, 12.04.05, erkankiraz@yahoo.com Şirintepe-İzmit].ABDnin Protestan Misyon Etkinlikleri:
Kısaca American Board denilen ABCFMden. Amerika Osmanlı ve Türkiye toprakları üzerinde hiç emperyalist oyunlar oynamadı diyenler hep yanılırlar. Amerika 1800lü yıllardan itibaren İngilizlerin peşine takılarak Osmanlı İmparatorluğunun parçalanmasına en sinsi ve geri dönülmez siyaseti uygulayan devlettir. Varoluşandan beri Protestanların egemenliğinde olan ABD dünyayı Protestanlaştırmak için çabalamıştır. Tüm çabalarına rağmen Ortodoks Rumları ve Müslümanları Protestanlaştıramamış ama Osmanlı ülkesindeki Ermenileri tümden etkilemiş ve etkileri günümüze dek uzanan sahte Ermeni iftiralarının karşımıza çıkartılması ve Türklerin sürekli suçlanmasına yol açan olaylara ve bir sürü mezalime yol açmıştır. Sözde insancıl gerekçelerle ama sadece Hıristiyan azınlıklar için Amerikan şilepleri ve çeşitli Amerikan misyonlarına bağlı gönüllü çalışanların etkinliklerinden ve ilgisinden doğduğum yer İzmit Derincede nasibine düşeni almıştır. Hıristiyan azınlıklar için koşturan Amerikalılar annemin ailesi 1925lerde Romanyadan sürüldüklerine insancıl gerekçelerle ne Köstence Limanında ne de Tuna Nehri kıyılarında ortalıklarda görülmemişler. Osmanlı topraklarında özellikle Ermeni ve Rumların yoğun olarak yaşadığı köy, ilçe ve kentlerde hızla açılan Amerikan ABCFM misyon okullarından İzmitte naibini almıştır. Bir adet İzmit merkezde, bir adet o zamanlar İzmite bağlı Adapazarında ve bir adet de Bahçecik [Bardizag] da Amerikan Misyon Okulu açılmıştır. Osmanlı toplumunun kayrılmış cemaatinden olan Ermeniler bu okulların açılmalarından itibaren silahlı ayaklanma, eşkıyalık, dağa çıkma, düşmanla işbirliği yapma ve en sonunda silahlı ayaklanmalara dek her tür yollara başvurmuşlardır. Sürekli olarak ya İngilizler, ya Amerikalılar yada Ruslar tarafından yada son zamanlarda olduğu gibi kurnaz Fransızlar tarafından kullanılmışlar ve işleri bitince de bir kenara bırakılmışlardır.Acısu, İzmit:
İzmit. Bugünki adı Saraybahçe Belediyesi, Mehmet Sadık Efe Parkı. Tepecik Mahallesi Acısu Çeşmesi civarı. Şu anki parkın hemen güney tarafında, duvarın dibinde bir çeşme vardı. Suyu acıydı. Şimdi bu çeşme yerinde taksi durağı yer alır. Acısu ve çevresi Ermeni Mahallesine dahilmiş. Acısunun hemen güney karşısında St. Barbe Kilisesi ve Fransız Conception Misyoner Okulu yer alırmış. Daha sonraları bu yapı Deniz Üssü (Üss-ü Bahir), Sinema Salonu, Vergi Dairesi olarak kullanılmış. Şimdilerde ise konut Devlet Konukevi olup, batı tarafında kalan yapılarda ise Saraybahçe Polis Merkezi vardır.Ağrı Dağı;
Ağrı 5137m. (Ararat), Türkiye'nin ve Avrupa'nın en yüksek zirvesidir. Ağrı Dağı uzun bir aradan sonra tekrar dağcılara açıldı. Volkanik bir dağ olan Ağrı, İran ve Ermenistan sınırında yer alır. Ağrı zirvesinden Kafkaslar'daki Elbruz ve İran'daki Demavend zirvelerini ve Kaçkar zirvelerini görmeniz mümkün. Nuh Tuhafanı ile ilgili efsanelerle adını duyuran Ağrı dağcılar içinde bir efsanedir. Yörede nereye giderseniz gidin hep karsinizda duran bir ulu dağ vardır. Sürekli sizi izliyor gibidir. Ondan kurtulamazsiniz. Bu Ağrı Dağı'dır. Yaz döneminde Ağrı'da hava güneşli, kuru ve sıcaktır. Fakat 3000m den sonra dağ koşulları kendini göstermeye başlar. Soğuk ve sert hava hakimdir. Dağın güney yamacı en güvenli ve en kolay rotadır. 3200m kampında gece sıcaklık 0 derece, 4200m kampında ise -15 derece civarında olabilir. İran'da Koh-i Nuh, Ermenistan'da Marsis, Avrupa'da Ararat olarak bilinen Ağrı en son 10.000 yıl önce patladığı tahmin edilen ağrı artık sönmüş bir volkandır. Dağın 4200m den sonrası buzulla kaplıdır. 5137 metre yüksekligi ile Türkiye'nin en yüksek dagi olan Ağrı'nın Güneydoğusunda 3896m lik zirvesiyle Küçük Ağrı yer alır. Büyük ve Küçük Agri 1188'km2 bir alani kapliyor. Eski bir volkanik dağ olan Ağrı tarih boyunca efsanelere konu ola gelmis. Kutsal kitaplar ondan söz etmis, kutsal sayılmış. Bir çok arastirmaci ya da merakli Nuh'un Gemisi'ni yillardir arayip duruyor. Kimisi resimlerini bile çektigini iddia etti. Bu resimler yayinlandi, gemi midir degil midir, tartisildi. Tufanda her türden birer çift canliyi alarak gemiye binen Nuh Peygamber'in gemisinin karaya oturdugu yerin Agri Dagi olduguna inaniliyor. Kutsal kitaplar da böyle yaziyor. Hz. Adem ile Havva'nin yasadigi Irem Bahçelerinin de dagin kuzeyindeki Aras Vadisi'nde oldugu söyleniyor. Doğuda bir çok öykünün, söylencenin anlatildigini söylemekteler. Bunlar çok ayrintili, iyi örülmüs öykülerdir. Iste bu öykülerden biri de Ağrı'yı şöyle anlatıyor. Büyük ve Küçük Ağrı yeryüzündeki bütün daglarin padisahi Kafdagi'nin ailesindenmis. Kizkardes Küçük Agri, Kafdagi'nin oglu Yeni Kafdagi ile de nisanliymis. Büyük Agri daglar serdari oldugundan ordusu ile 70 yil sürecek uzun bir yolculuga çiktiginda Padisah Kafdagi ölmüs. Yeni padisahlik Büyük Agri'nin hakkiymis ama Yeni Kafdagi onun yoklugundan yararlanip tahta oturuvermis. Büyük Agri çok üzülmüs bu haksizliga, kizkardesi Küçük Agri'yi da yanina alip Kafdagi ülkesinden ayrilip Aras'in yanina, simdiki yerine gelip yerlesmis. Yasli, yorgun ve üzgün Büyük Agri basini kizkardesinin dizine koyup uykuya dalmis. Aradan uzun yillar geçmis, Yeni Kafdagi nisalisini özlemis ve Büyük Agri'ya elçi gönderip kendisini bagislamasini, nisanlisini da göndermesini istemis. Büyük Agri elçileri kovmus ve yeniden uykuya dalmis. Yeni Kafdagi kizmis bu kez, ordusunu toplayip Büyük Agri'ya saldirmis. Ama nafile, Büyük Agri tek basina koca orduyu bozguna ugratmis. Yeni Kafdagi da yilmamis, yedi kez ve her seferinde daha büyük orduyla saldirmis. Ama her seferinde bozguna ugramis. Bu arada Küçük Agri da nisanlisina kavusmak ister ama agabeyinden çekinirmis. Zorun sökmedigini gören Yeni Kafdagi bu kez hileye basvurmus. Sessizce yaklasip nisanlisina gelmesini isaret etmis. Küçük Agri dizini yavasça agabeyinin basinin altindan çekip kaçmayi denemis ama Büyük Agri öksürüp agzindan alevler, dumanlar çikarak uykuda olmadigini göstermis. Yeni Kafdagi korkup kaçmis. Bu arada çevredeki köyler yanip kül olmus. Küçük Agri her yetmis seksen yilda bir agabeyinin iyice daldigini düsünüp dizini çekmeye çalistiginda Büyük Agri öksürüp yeri gögü sarsarmis.Ahmet Necdet Sezer; Ilımlı İslam, Köktendinci Rejime Dönüşüyor;
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, İslam ülkelerinin dünyaya katkıda bulunabilmesinin yolunun bireysel özgürlükten geçtiğini söyledi. Sezer, dün Harp Akademileri Komutanlığındaki konferansta şöyle dedi: Laik Devlet; Bölge için Türkiye mutlaka örnek gösterilecekse ancak laik, demokratik ve hukuk devleti niteliği ile örnek oluşturabilir. Yakın tarihe bakıldığında, çevremizde geçiş dönemi örneği olarak, ılımlı İslam modeliyle sıkça öne çıkartılan kimi ülkelerin, daha sonra kaçınılmaz biçimde radikal bir değişikliğe uğrayarak köktendinci bir rejime dönüştüğü görülmüştür. Bugün, Türkiyeyi örnek ülke olarak gösteren ülkelerin, ılımlı İslam övgülerine karşın, bizi diğer Müslüman ülkelerden farklı kılan asıl değer, dinsel yorumumuzdan çok, laik devlet ve toplum yapımızdır. İsim Vermeden Eleştirdi; Sezer son aylarda sözde soykırım savlarının hızını artırdığını ve bu yıl doruk noktasına ulaştığını belirterek isim vermeden başta yazar Orhan Pamuk olmak üzere bu konudaki Ermeni iddialarını destekleyen açıklamalar yapan çevreleri eleştirdi. Sezer şunları söyledi: Bu savlar, Türk ulusunu üzmekte ve rencide etmektedir. Toplumumuzda kimi kanaat önderlerinin, tarihsel doğruluğunu hiçbir biçimde sorgulamadan, en aşırı iddia sahiplerinin yanında çekincesiz yer almayı seçmiş olmaları, üzüntü vericidir. Tarihsel olayları yorumlarken bilimsel nesnellikten uzaklaşmak, aydın dürüstlüğü ve tutarlılığıyla bğdaşmaz. Eller Temizdir; Değerli devlet adamı İsmet İnönünün Lozanda kendisini itham eden İngiliz Başdelegesi Lord Curzona hitaben söylediği, Türk milletinin elleri bilhassa temizdir cümlesinin arkasındayız. Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyetini, ancak soruna adil ve kalıcı bir çözüm bulunduğu, Adada iki toplumun bir arada yaşayacakları yeni bir ortaklık devleti kurulduğunda tanıyabilir. Abdnin Sorumluluğu; PKK/Kongra-Gel adlı terör örgütünün Kuzey Iraktaki varlığının, bizim için açık bir rahatsızlık nedeni olduğunu bir kez daha yinelemek istiyorum. ABDnin sorumluluğunun gereklerini artık yerine getirmesini bekliyoruz. Kritik bir dönemeçten geçmekte olan bölgemizde, istikrarın korunması ve gerginlikleri azaltıcı politikalar üretilmesi yönünden, bölge ülkelerine özel bir görev düşmektedir. Suriye ve ilgili tüm taraflara gerekli telkinlerde bulunmayı sürdüreceğiz. [Hürriyet Gazetesi, Kayıt; Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com 08.04.05, Şirintepe-İzmit].Akdamar Kilisesi;
Ermeni Kralı 1. Gagik tarafından 915-921 yıllarında Keşiş Manuele van Gaölünün aynı adla bilinen kıyıya yakın küçük adası üzerinde yaptırılır. Kilise yüzyıllarca diniş bir akademi olarak kullanırılır. Nedense Ermeniler bu kiliseyi pek önemsemektedirler. Günümüzdeki nüfusu neredeyse sadece 2,5 milyon olan Ermenistan hala Anayasasında sözde soykırım konusunu tutarken, Türkiyeden toprak talebinde bulunurken Türkiye ilk kez inisiyatifi ele aldı ve bir çok açılım yaptı. İlki Sözde Ermeni Soykırım savlarınına yönelik geniş bir kampanyaydı. Ardından Osmanlı Arşivlerinin incelemek isteyenlere açılmasıydı. Şimdi de Ermeniler için önemli tarihi yerlerin onarılmasına sıcak bakılıyor. İlk olay İstanbuldaki tarihi Surp Pigriç Ermeni Hastahanesi ve Müzesiydi. Van Valisi Niyazi tanrılar hazırladığı bir projeyler kilisenin onarılması için Kültür Bakanlığına başvurmuş. Bakanlığın onarım için YTL 2.4 milyon ayırdığını belirtmiş. [Derleme; Erkan Kiraz, 06.04.05, erkankiraz@yahoo.com Şirintepe-İzmit].Akmeşe, İzmit:
İzmitin doğusunda yer alan ve Sakarya iline yakın olan bu belde eski bir Ermeni yerleşim yeridir. Eski adı Armaştır. Arbaş yada Armaşa da denilirmiş. 1915lere dek Büyük bir kilise, yanında matbaa ve papaz okulu varmış. Köyün doğusundan akıp giden çay üzerinde elektrik üretilen değirmeni geriye kalan ikinci eserdir. Birincisi kilise yerine yapılan caminin kuzeyinde kalan çeşmedir. Akmeşenin harika bir çevresi vardır. Eskilerde Pir Ahmet denile mvekide büyük bir mezarlık ve Haç alanı varmış. Köye 1924 yılında Yunanistan Mübadil Muhacirleri yerleştirilmiştir. Köyün kuzeyinde kalan Değirmen ve Taşoluk adlı büyük bir mesire alanı vardır. Köy tamamen hayvancılık ve tahılcılıkla geçinir. Kandıradan daha gelişmiş ve eğitimli ve nicelikli insan sayısının fazla olduğu bir yerdir. Köyün doğu yamaçları tamamen at çiftlikleri ile kapatılmıştır. Eski Büyükelçi Ural Ataman Çiftliğinden başka Yasemin Yalçın, Hasan Cemal ve bir varsıl Ermeniye ait villalar da at çiftliklerinin tepelerinde görkemleriyle göz kamaştırır. Yörede konutlaşma ve özel site yapma olayı neredeyse hiç yoktur. Belde batıdan doğuya doğru eğimli bir alanda kurulmuştur. Ana cadde kuzeyden güneye doğru eğimli ve dümdüz olarak iner. Kentleşmenin en güzel örneği burada yer alır. Sokak ve caddeler genelde bir birlerini dikdörtgenler biçiminde keserler. Her bir sokak ve cadde uzunlamasına dümdüz uzanır gider. İlk göçmen evleri de yerlerini betonarme yapılara terk etmiştir. Ermenilere ait izler sadece bazı evlerin duvar, temel yada eşiklerine konulan taşlarda kalmıştır. Bir süre sonra bunlar da kalmayabilir. Büyük Ermeni Mezarlığı ve Haç Yerinin yerinde şimdilerde bağlık ve bostanlık bağ ve bahçeler uzanmaktadır.Arslanbey, İzmit:
İzmit. Osmanlı zamanlarının Arslanbeği. Önemli bir Ermeni yerleşim yeriymiş. Ermeni Kilisesi ve Mezarlığından geriye bir şey kalmamış. Eski konutlardan ve bazı eski yapılardan izleri görmek hala mümkündür. Bu köyden ayrılan Ermenilerden birisinin İnternete Arslanbeyli Ermenilerin farklı Ermenicesine dair bir yazı okumuştum. Arslanbeye yerdeğişim göçmenleri yerleştirilmiş. Ama zamanla Kardenizliler buralara yerleşmeye başlamış. Belde günümüzde Muacirleri ve Lazların karma olduğu bir yerdir. İzmit.Atıf ERÇIKAN:
Tarihte Türk Ermeni Münasebetleri, 1949, İstanbul,Avcıköy [Merdigöz], İzmit:
Avcı Köyü Tarihçesi; Kurtuluş Savaşı öncesine kadar bir Ermeni yerleşim köyü olan bu köyün adı Merdegöz (Merdigöz) idi. Lozan Antlaşmasının sağladığı Mübadele (göçmen değişimi) ile Yunanistanın Drama kentine bağlı Sariç Köyünden 150 hane ve Malgarita Köyünden de 150 hane toplam 300 hanelik göçmen kafilesi 1924 yılında Hasan Ağa adlı bir önderin önderliğinde yerleşmişlerdir. Göçmenlerin köye yerleşmelerinden önce, Ermenilerin arasında Ahmet Çavuş ve Selim Ağa adlı kişilerin aileleri yaşıyordu. 1910 yılında burada Jandarma Asayiş Karakolu kurulmuş, daha sonra 1930 yılında Yalakdereye nakledilmiştir. Adı geçen iki Türk ailesi, Karakolun işlerlik kazandığı dönemde buraya yerleşmiş olmaları gerekir. Köyün eski adı olan Merdigöz, Cumhuriyet Hükümeti döneminde Avcı Köy olarak değiştirilmiştir. Burada içilmesi yararlı olduğu bilinen eski bir içme suyu kaynağı vardır. Göçmenler kendilerinin buraya gelmelerini sağladıklarına inandıkları Hasan Ağanın anısına olarak Hasan Pınar adını vererek ebedileştirmişlerdir. Köyün nüfusunun çoğunluğu İzmit ve İlçe merkezinde yaşamaktadırlar. Köyün ilçeye olan uzaklığı 22 kmdir. [31.05.2002, Selahattin Aktürk, Avcı Köyü Muhtarı.. Yalakdere-İzmit].Avcıköy [Merdigöz], İzmit:
İzmit Karamürsele bağlı Akçat beldesinden Yalakdere beldesine giderken doğu tarafta kalan köydür. Köyün asıl adı olan Merdigözün Mardingöz veya Mardingözüden geldiği söylenmektedir. Mardin çevresinden gelen Ermenilere atfen bu adı almış. Köye Türk göçmenler yerleştirildikten sonra köyün adı Avcıköye dönüştürülmüş. Ama sonradan gelenler hala köye kendi aralarından Merdigöz demekteler. İzmitte Devlet Hastanesi kuzey tarflarına yerleşmiş olanlar Merdigözlüler Derneği kurmuşladır. Köy yerleşikleri aslen 1924 yılındaki Mübadele Muhacereti kapsamında Yunanistandan gelip bu köye yerleşmişlerdir. Köyün asıl sakinleri olan ve Osmanlı zamanlarında Mardin ili civarından gelip buralara yerleştirilen Ermenilerdir. Kurtuluş Savaşı öncesi dönemde kendiliklerinden yada zorlamalar sonucu yerleştikleri bu köyü terk etmişlerdir. Ermenilerin Avrupa ve Amerikada nerelere yerleştiklerini bilmiyorum. Köyde tütün ziraati yapılırmış. Köy okulu kilisenin yerine kurulmuş. Köyün doğusundan akan dere içinde un değirmeninin kalıntıları vardır. Mezarlık ise tamamen ortadan kalmış. Köy meydanında bir kaç Ermeni Konağı hala varlığını korumaktadır. Tütün ekim ve tarımı hala sürdürülmeye çalışılmaktadır. [Söyleşi: 03/11/2002; Merdigözlü Harun Çelik (1980), Zafer Haktürk].Bir Amerikan Misyonerinin Merzifon Amerikan Koleji Hatıralari;
George E. White, Çeviri; Cem Tarık Yüksel, Enderun Kitapevi, İstanbul-1995, [Erkan Kiraz, Sanat Sokağı, Pasaj İçi Sahaf, İzmit, 22.08.2001, 4,000,000 TL],Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey Asıldığı Yerde İlk Kez Anıldı;
Ermenilere zulüm yaptığı iddiasıyla asılan Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf Vekili, Milli Şehit Kemal Bey, ölümünün 86ncı yıldönümünde idam edildiği Beyazıt Meydanında ilk kez anıldı. 1919 yılında darağacının kurulduğu yerde yapılan törene Kaymakam Kemal Beyin torunu da katıldı. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, Ermeni ayaklanmasının önlenmesi amacıyla çıkarılan tehcir uygulamasında hatalı olduğu iddiasıyla yargılanmış, bu davada aklanmış, ancak buna rağmen işgalci güçlerin baskısıyla Osmanlı Hükümeti tarafından 10 Nisan 1919 yılında asılmıştı. Milli Şehit; Bakanlar Kurulu kararıyla 14 Ekim 1922 tarihinde Milli Şehit ilan edilen Kaymakam Kemal Bey, İstanbulda idam edildiği Beyazıt Meydanında Türkiye Sivil Toplum Kuruluşları Birliği tarafından düzenlenen törenle anıldı. Kemal Bey idam edildiğinde 5 yaşında olan kızının oğlu Yalçın Gürenci de Dedem vazifesini yapan, adalete inanan, vatanı için yaşayan, inançlı bir devlet memuruydu. İnandığı kıymetler ve adalet ne yazık ki siyasete alet edilmiş ve dış güçlerin baskısıyla idam edilmiştir. Bu millet için nice Kemal Bey feda olsun diye konuştu. Temsili kaymakamın, Kemal Beyin vasiyetini okuması ve duanın ardından 1919 yılında Beyazıt Meydanında darağacının kurulduğu yere karanfil bırakan grup Şehitler ölmez vatan bölünmez sloganları atarak dağıldı. 2 Yerde Daha; Yozgatın Boğazlıyan İlçesi Kaymakamı Kemal Bey, ölümünün 86. yıldönümünde Müdafaa-i Hukuk Vakfı ve Derneğince Kadıköy Salıpazarındaki kabri başında da anıldı. Kemal Bey için görev yaptığı Yozgatın Boğazlıyan İlçesinde de tören düzenlendi. Ben masumum kahrolsun böyle adalet; Kemal Bey 5 Şubat 1919 tarihinde İstanbul Örfi İdare Divanı Harbinde (Sıkıyönetim Mahkemesi) yargılanmaya başlandı. Toplam iki ay ve 18 duruşma sonunda Yozgat ve Boğazlıyan Ermenilerinin tehciri sırasında suiistimal ve öldürme olaylarında gevşeklik gösterdiği gerekçesiyle 8 Nisan 1919 tarihli kararla idama mahkûm edildi. İdam kararını veren mahkeme heyetinin yarısı azınlıklardan oluşuyordu. İki gün sonra 10 Nisan 1919 günü Beyazıt Meydanında idam sehpasına çıkan Kemal Bey şunları söylemişti: Vatandaşlarım sizlere yemin ederim ki, ben masumum. Son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa, kahrolsun adalet. Asil Türk Milletine çocuklarımı emanet ediyorum. Borcum var, servetim yok üç çocuğumu, millet uğruna yetim bırakıyorum. Yaşasın Millet... Askerler bayrağı yarıya indirmişti; Kemal Beyin idam hadisesi, İngilizlerin hiç beklemediği şekilde büyük tepki ile karşılandı. Kemal Beyin cenazesi vasiyeti üzerine Kadıköy Kuşdili Çayırındaki oğlunun mezarı yanına gömülmesi için, ailesine teslim edildi. Kadıköyde büyük bir cenaze töreni yapıldı. Tabut, Karaköy İtfaiye Karakolu önünden geçerken bir manga asker bayrağı yarıya indirerek selam durdu. Alışılmışın dışında, tabut eller üzerinde defnedileceği yere kadar götürülerek, 10 Nisan 1919 Perşembe günü akşam üzeri toprağa verilir. Kemal Beyin üzerinde çıkan vasiyeti tarihe bir belge olarak kalacaktır. Vasiyet özetle şöyle: Sevgili oğlum Adnanın medfun bulunduğu Kadıköy Kuşdilli Çayırndaki kabristanda yavrumun yanına gömülmemi diliyorum. Kabir taşım, hamiyetli Türk ve Müslüman kardeşim tarafından dikilmeli ve üstüne şöyle yazılmalıdır: Millet ve Memleket uğruna şehit olan Boğazlıyan Kaymakamı Kemalin ruhuna Fatiha. Ermeni komplosu yüzünden asılmıştı; Törene katılan yaklaşık 100 kişi, Ermeni komplosu yüzünden suçsuz yere asılan Kaymakam Kemal Beyin Fertler ölür millet yaşar. Türk milleti ebediyete kadar yaşayacaktır sözlerinin yazıldığı pankartlar, Dün Kemal Beyi astıranlar bugün terörist başını kurtarmaya çalışıyor yazılı dövizler ve Türk, KKTCyle Doğu Türkistan Bayrağı taşıdı. [Ardıç Aytalar-İstanbul, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com , 11.04.05, Şirintepe-İzmit]Buyurun Sınırları Açın;
Belli ki Ermenistandaki Ermeniler çok sıkışık durumda... Bugünlerde onlar adına kim ağzını açsa Türkiyenin Ermenistanla sınırını açmasının Türkiyeye sağlayacağı yararlardan dem vuruyor. Önceki gün Cumhuriyette Leyla Tavşanoğlunun David Phillips adında biriyle yaptığı mülakat vardı. Hani bizim kendi çıkarlarımızın ne olduğunu bilmeyecek kadar aptal olduğumuzdan emin yabancı dostlarımız (!?) vardır ya David Phillipsin onlardan biri olduğu, mülakatın nerdeyse her cümlesinden fışkırıyor. Konuşmasının -saydık- tam 10 ayrı yerinde Ermenistanla aramızdaki sınırı açmamızın yararlarını dile getiriyor. Birinde Sınırı açmak vizyon, cesaret, iyi komşuluk ilişkilerinde proaktif bir yaklaşım demektir diyor. Yani siz önce sınırı açın, gerisi kolay demeye getiriyor. Sınırın tekrar açılması onlar için o kadar önemli olmalı ki aynı gün Hürriyette soykırım konusunda görüşleri yayınlanan Karadeniz Ekonomik İşbirliği teşkilatındaki Ermenistan Temsilcisi Arsen Avegyan da, soykırım avukatlığına soyunan Türkler de onu istiyor. Hele Amerikalılar, hükümetle hangi konuyu görüşürlerse görüşsünler önce Ermenistanla aranızdaki sınırı açmalısınızla lafa başlıyorlar. Bu kadar bağırmaları elbet sebepsiz değil. Ermenistanın nüfusu World Almanaca göre 1998de 3 milyon 441 bin idi. Oysa 2004 Temmuzu itibariyle yapılan tahmin 2 milyon 991 bine düştüğünü gösteriyor. Yani 500 bin kişi başka ülkelere göç etmiş. Çünkü Ermenistan ekonomisi çökmüş durumda. O kadar ki Türkiyede 7500 ABD Doları olan kişi başına satın alma gücü orada 3500 dolar. Nüfusun yarısının yaşam düzeyinin yoksulluk sınırı altında olduğu biliniyor. Ermenistan sınırı bir açılsın... Sıra Karadeniz üzerinden dünyaya açılmalarına gelecek. Bu sırada Türkiyeyi bir yandan soykırım yaptığınızı kabul edin diye sıkıştırmayı sürdürecekler. Onun ardından da hem anayasalarındaki hem de bağımsızlık bildirgelerindeki Türk düşmanlığı üzerine oturtulmuş taleplerini -bilinen müttefiklerinin de desteğiyle- dile getirmelerine sıra gelecek. Bu gerçekler ortada iken bakıyoruz Sayın Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Türkiyenin Ermenistan karşısındaki iyi niyetini dile getirmek için Sadece İstanbulda 40 bin Ermenistan vatandaşı Ermeninin çalışmakta olduğunu ifade ediyor. Erivandan kalkan yolcu ve kargo uçaklarının İstanbula inmesine ve buradan kalkanların Erivana gitmesine izin verildiğini anlatıyor. Türkiyenin kendi iç hukukunu göz ardı ederek, diplomatik ilişkisi bile olmayan bir ülkenin vatandaşlarına burada çalışma hakkı tanıması olabilir mi? Bakın olmuş... Bizzat Dışişleri Bakanı itiraf ediyor. Peki buna karşılık Ermenistan ne istiyor? Soykırımı kabul edin. Sonra sizden tazminat ve toprak istememize sıra gelecek diyor. Hani Yok öyle bir niyetimiz deseler yine neyse. Onu bile söylemeden bu taleplerde bulunanlara evet diyenlere ne denir? [Oktay Ekşi, Hürriyet Gazetesi, 05.04.05, Kayıt: Erkan Kiraz, 05.04.05, Email: erkankiraz@yahoo.com , Şirintepe-İzmit].CHPnin Sözde Ermeni Soykırımı İnisiyatifi:
Türkiyede başlayan Batının bakın siz de nasıl vahşi ve sinsi işgalcilerdiniz yaklaşımları. CHPnin Sözde Ermeni Soykırımı konusunda Türkiyenin inisiyatif alması girişimleri, Erzurum Atatürk Üniversitesince Ermenilerin 1912-1915ler arası Ruslarla işbirliği yaparak van ve diğer yakın kentlerde işledikleri Türk Mezalimi kazı çalışmaları ve belgelerinin açıklanması, birden ön yüze çıkartılıveren 26 Şubat 1992 Azerbaycan Hocalıda Ermenilerin işlediği Türk Mezalimi suçları, Türkiyenin Ermenistan ile doğrudan ilişki kurma girişimleri, Diaspora Ermenilerinin Sözde Ermeni Soykırımının karşılıklı bir araya gelerek belgelere dayalı olarak inceleme önerisini gerekçesini reddetmeleri, salt Türklere iftira için yazılmış Mavi Kitapın yazarından bunlar hep iftiraydı itirafı ve Diaspora Ermenilerinin can hedefi haline gelen ve Ermenilerin yıllardır dünyayı uyuttuğunu belgelerle açıklayan Justin McCartyin birden Türkiye ve Türkler tarafından keşfedilivermesi.. Ve de Orhan Pamuk gibi bazı yazarların Batı basına Ermenileri katlettiğini açıklaması, kendilerini Türk aydını olarak zannedenlerin Orhan Pamuka yönelik eleştirilere tahammül edemiyor olup hemen savunma yazılarına döşenmeleri.Daud KHEYRIYAN:
For the Sake of Cross [Haçın Hatırı İçin], 26 Şubat 1992 günü Azerbaycan Hocalı Ermenilerin Türk Kıyımını yaşayan ve daha sonraları Beyrut'a yerleşen Ermeni gazeteci,Ermeni Papaz, Atatürk'e Hakaret Etti;
Ermeni Ortodoks Kilisesi'nin temsilcisi Vertanes Kalayjian, ABD Kongresi çatısı altında düzenlenen bir toplantıda Atatürk'e hakaret ederek, ''Kemal de bir kasaptı'' dedi. Amerikan hükümetinin bağımsız bir kuruluşu olan ve özellikle insan hakları ve demokrasi konularında çalışan Helsinki Komisyonu, ABD Temsilciler Meclisi'nin çalışma binalarından Rayburn'de ''Türkiye'de dini özgürlükler'' konulu toplantı düzenledi. Kalayjian, toplantıdaki konuşmasında, Türkiye'nin başlattığı uzlaşma girişimine karşılık, kendisinin bugün bu iyimserliği paylaşmak için hiçbir nedeni olmadığını söyledi. Kalayjian, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Atatürk'ten de ''Kemal'' diye bahsetti ve ''Kişisel fikrime göre Kemal de bir kasaptı'' dedi. Bunun üzerine, toplantıya konuşmacı olarak çağrılmayan, ancak salonda bulunan Türkiye'nin Washington Büyükelçiliği'nden diplomat Fatih Yıldız söz alarak, Kalayjian'ın sözlerini protesto etti. Yıldız, ''Böyle bir toplantı düzenlerken, çağrılan isimlerin ne tür bir geçmişe sahip olduğunun iyi araştırılması gerekir. ABD Kongresi'nde, ülkenin kurucusu George Washington'a hakaret edilmesi kabul edilemeyeceği gibi Türkiye'nin kurucusu Atatürk'e de hakaretin kabul edilmesi mümkün değildir'' diye konuştu. Oturumu yönetenler de bu sözleri not ettiklerini belirttiler ve Yıldız'a eleştirisinin dikkate alınacağını kaydettiler. Yıldız ayrıca, dini özgürlükler tartışılırken Ermeni soykırımı iddialarının gündeme getirilmesini eleştirdi. Kalayjian, ''Türkiye'deki Ermeni toplumunun ikinci sınıf muamelesi gördüğünü'' iddia etti ve ''diğer dini azınlıklarla birlikte ayrımcılığa uğradığını'' savundu. Toplantıda ''Türkiye'deki Hıristiyan Ermenilerin durumu'' konusunda ise Türk-Ermeni Uzlaşma Komitesi üyesi Van Krikorian konuştu. Krikorian, ''Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik ilişki kurulmasının ve Ermenistan'a ekonomik ambargonun kalkmasının, Türkiye'de son dönemde ortaya çıkan 'problemleri tartışma istekliliğine' katkıda bulunacağını'' söyledi. Krikorian, ''ABD'nin Ermeni soykırımını tanımasının da olumlu olacağını'' savundu. Musevilerin Durumu; Türkiye'deki Musevi toplumunun dini özgürlükleri konusunda açıklamada bulunan Amerikan Musevi Komitesi (AJC) stratejik etütler direktörü Barry Jacobs da Türkiye'de yaşayan 25 bin Musevinin, istediği gibi ibadet etmekte özgür olduğunu söyledi. Jacobs, Türkiye'de sinagog ve enstitülerin Türk yetkililer tarafından korunduğunu, Musevi liderlerin düzenli olarak Türk siyasi liderleriyle görüştüğünü ve istedikleri gibi yaşadıklarını kaydetti. Türkiye ve Osmanlı İmparatorluğu'nun, Avrupa'daki anti-semitizm (Yahudi düşmanlığı) dalgasından kaçan Musevilere 500 yıldan fazla zamandır kucak açtığını belirten Jacobs, ''Bu tarihi gerçek önemli, çünkü bugün Musevilerin Türkiye'de ibadet etmelerine yönelik ortamı oluşturuyor. Bugün bu tarihi geçmiş, Türkiye'nin yüzde 99'u Müslüman bir ülke olması dolayısıyla da önemli. Bu, zorlu bir bölgede İsrail ile birlikte tek laik devlet olan modern Türkiye'nin kurucusu Kemal Atatürk'ün büyüklüğüne bir övgü'' diye konuştu. Toplantıya katılan ABD Kongre üyesi Alcee Hastings, dini özgürlükler probleminin sadece Türkiye'de olmadığına, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere ve hatta ABD'de de bu konuda sorunlar yaşandığına işaret etti. Ermeni soykırımı iddialarının gündeme getirilmesine ilişkin ise Hastings, ''Biz burada konuşurken, Darfur'da soykırım devam ediyor'' dedi. Hastings, ''ABD'de de hiç kimsenin kölelik için özür dilemediğini'' belirtti. [Milliyet Gazetesi, Kayıt; Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com 13.04.05, Şirintepe-İzmit].Ermeniler, Avrupa İçin Hala Sermaye;
Agos Gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink: 1915'teki olaylarda Avrupalıların birinci derecede rolü bulunuyor. Frankfurt Halkevinde konuşan Dink, Ermeniler bugün bile hálá Avrupalılar tarafından politik sermaye olarak kullanılıyor dedi. İstanbulda yayınlanan Ermenice Agos Gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, 1915 yılında yaşanan olaylarda, Avrupalıların birinci derecede rolü bulunduğunu belirtti, Bugün bile Avrupalların bir çoğu Ermenileri politik bir sermaye gibi görüyor dedi. Hrant Dink, Frankfurt Halkevinde, Frankfurt Başkonsolos yardımıcıları Ufuk Gezer ve Umut Acarın da katıldığı toplantıda, Ermeni sorunun dünü ve bugünü adı altında bir konuşma yaptı. Türkiyede son günlerde ortamın yeniden gerilmeye başladığını kaydeden Dink, Mersinde bayrak yakma girişimiyle başlayan bayrak gösterisi ile Trabzonda yaşanan linç girişimlerini buna örnek gösterdi. Dink, Bir bayrak yere düştü diye neler yapıldı. Orhan Pamuk, 30 bin Kürtü ve 1 milyon Ermeniyi öldürdüler şeklinde açıklama yapınca ortalığı ayağa kaldırdılar. Ancak bu gerginlik bize fayda sağlamaz diye konuştu. Merkelin Derdi Başka; Dink, CDU Genel Başkanı Angela Merkelin mecliste konuyu gündeme getirmeye çalışmasını yine ağır bir dille eleştirdi. Dink, Sayın Merkelin parlamentoya sunduğu teklif, soykırımın kabul edilmesi anlamına gelmiyor. Ancak ben yine de diasporadaki bazı Ermeni arkadaşlarıma soruyorum. Merkel sizi çok sevdiği için mi bunu meclise taşıyor yoksa, Ermeni lobisinin baskısıyla mı? Ne o, ne de bu. Markelin derdi başka. Merkel Türkiyenin AB üyeliğine engel olmaya çalışıyor açıklamasında bulundu. Yaşanan olaylarda Arvupalıların baş aktör olduğunu kaydeden Dink, Ermeniler üzerinden Avrupalıların hala siyasi oyunlar peşinde olduğunu belirtirken, Ermenilerin yaşadığı trajedi, bugün bazıları tarafından hala sermaye olarak kullanılıyor. Ermeniler, bugün bazı Avrupalıların siyasi argümanları olarak politik bir sermaye gibi görülüyor dedi. Sorunun tarihçilere bırakılması yönündeki söylemleri doğru bulmadığnı kaydeden Dink, CHP tarafından davet edilen Amerikalı tarihçi Justin McCarthynin yeni birşey söylemediğini kayderken Amerikalı tarihçinin davet edilmesi çok saçma bir şeydi. Çünkü McCarthy, Türkiyenin bildiği, bilinen şeyleri söyledi dedi. Suçun Belgesi Olmaz; Türkiyenin Ermeni soykırımı konusunda dış dünyanın baskılarından korkmadığını, asıl çekindiğinin kendi halkı olduğuna da değinen Dink, konunun insan vicdanında çözülebileceğini ifade etti Dink, Bu konuyu tarihçiler çözemez. Çünkü onlar belgelerle uğraşır. Biz tarihi tartışmak yerine tarihe nasıl bakmamız gerektiğini tartışmalıyız. Ermeniler, soykırımın belgesini bulcağız diye düşünüyorlarsa, avuçlarını yalarlar. Siz hiç bir suçun belgesi olduğunu gördünüz mü? Suçu işleyen biri, bunun belgesini yok eder açıklamasında bulundu. [Murat Tosun- Ahmet Atak / Frankfurt, kayıt; Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com , 11.04.05, Şirintepe-İzmit].Ermenilerin Azarbeycan Karabağ Hocalı Katliamı:
Ya Hocalı katliamı?.. 26 Şubat . Yani Ermenilerin Azerbaycan'da 1992 yılında yaptıkları Hocalı Katliamı'nın 13'üncü yıldönümü... Gazeteleri görmüşsünüzdür: Hocalı katliamından söz eden ne bir haber ne de bir makale vardı. Çünkü biz ulus olarak da eski olayları tazeleyip intikam üretmeyiz. Aynı nedenle olacak eğitim sistemimiz 'kin ve intikam' doğurabilecek bilgileri öğrencilerden saklar. Sonuçta, özellikle yurtdışına giden Türk çocukları, karşılarına 'Siz Ermenileri öldürdünüz' gibi bir suçlama çıktığı zaman apışır kalırlar. Yanıt dahi veremezler. Zannederler ki, Türk ulusu onlardan suçlarını saklamıştır. Bu durum tarihi gerçekleri bilmeyen insanlarımızda suçluluk kompleksi yaratır. O yüzden yıllardır Ermeniler yayınladıkları kitaplarla, filmlerle, şarkılarla, hikáyelerle Türkleri '20'nci asrın ilk ve en büyük katliamının suçlusu' diye tanıtarak dünya kamuoyunu aleyhimize tahrik ediyor, çeşitli ülkelerin parlamentolarından 'Türkiye'yi suçlayan' kararlar çıkartıyor ama Türkiye bir şey yapmıyor. Daha doğrusu 'vızıltı' düzeyinde kalan birkaç itiraz sesi ile yetiniyor. Hálá savunmadayız. Saldırıya hala geçemedik. Oysa 26 Şubat, Azerbaycan'ın Karabağ bölgesini 1991 Eylül'ünde işgal eden Ermenilerin Hocalı'da yaptıkları katliamın 13'üncü yıldönümü ise, bu gerçeği ortaya çıkartıp; 'İşte... Yüzlerce kadın, çocuk, yaşlı sivil Azerbaycanlının katili bunlardır' diye bağırmak gerekir. Gerçekten o gün Hocalı'ya giren Ermeni ve Rus askerlerinin yaptığı katliam, vahşetin akıl almaz örnekleriyle, Hocalı sokaklarını kan gölüne çevirdi. Vusal Aliyev'e göre kasabanın 3000'i aşan nüfusunun 613'ü o gece öldürüldü. Bu arada 106 kadın, 63 çocuk ve 70 ihtiyarın başları kesildi, gözleri çıkarıldı, derileri soyuldu. Hamile kadınlar süngüyle delik deşik edildi. Bakın o vahşeti yaşayan ve sonra Beyrut'a yerleşen Ermeni gazeteci Daud Kheyriyan, 'For the Sake of Cross' (Haçın Hatırı İçin) isimli kitabında (Sayfa: 62-63) ne anlatıyor: ... Gaflan denen ve ölülerin yakılmasıyla görevli Ermeni grup, Hocalı'nın 1 kilometre batısında bir yere 2 Mart günü 100 Azeri ölüsünü getirip yığdı. Son kamyonda 10 yaşında bir kız çocuğu gördüm. Başından ve elinden yaralıydı. Yüzü morarmıştı. Soğuğa, açlığa ve yaralarına rağmen hálá yaşıyordu. Çok az nefes alabiliyordu. Gözlerini ölüm korkusu sarmıştı. O sırada Tigranyan isimli bir asker onu tuttuğu gibi öteki cesetlerin üstüne fırlattı. Sonra tüm cesetleri yaktılar. Bana sanki yanmakta olan ölü bedenler arasından bir çığlık işittim gibi geldi. Yapabileceğim bir şey yoktu. Ben Şuşa'ya döndüm. Onlar Haç'ın hatırı için savaşa devam ettiler.' Doğrusu merak ediyoruz... Türkiye'nin ve Azerbaycan'ın Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'ndeki parlamenterleri, Hocalı'da Ermeniler tarafından yapılan katliamın kınanmasını ne zaman isteyecekler? Azerbaycanlılar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne ne zaman başvurup da haklarını arayacaklar? Oktay Ekşi- Hürriyet GazetesiErmenilerin Türk Mezalimi:
kimin kimi ne şekilde katlettiğini, tüm açıklığı ile bilmek en doğrusudur... 01). Balta ile Katliam: İzmit'in Kollar köyünden Ermeniler tarafından balta ile katledilen müslümanlardan bir kısmının olaydan sonra çekilen fotoğrafı; 1-Boşnak Malik, 2-Abdulmecid oğlu Ali, 3-Ali oğlu Seyid (14 yaşında), 4- Ömer oğlu Abdulgani, 5-Abdulgani oğlu Mecid, 6-Abdullah oğlu Hüseyin, 7-Bekir oğlu Yusuf, 8-Osman oğlu İsmail, Kaynak: Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri. 02). Erzincan'da Ermeniler tarafından ırzına geçilerek öldürülen Pakize adlı bir Türk kadını. Kaynak: Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures. 03). 25 Nisan 1918'de, Subatan'da Ermeniler tarafından öldürülen Türk çocuklar, kadınlar ve karınları deşilerek bebekleri çıkarılan anneler. Kaynak: Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures. 04). Erzincan'ın Odabaşı bölgesinde, Ermeniler tarafından oyularak katledilen bir Türk. Kaynak: Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures. 05). Sivas'ta Ermeni çeteleri tarafından yapılan katliamda boğazı kesilerek öldürülen jandarma Mustafa. Kaynak: Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri. 06). Ordudan hava değişikliği için terhis edilen ve 23 Temmuz 1915 de Diyarbakır'ın Lice kazasına bağlı Kum ve Çom Köyleri civarında elleri ayakları bağlanarak Ermeni komitecileri tarafından şehid edilen askerler. Kaynak: Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri. 07). Diyarbakır'ın Şark nahiyesine bağlı Hızır İlyas Köyü Mersani Deresi (23 Temmuz 1915). Hono ismindeki Ermeninin başında bulunduğu çete tarafından hançer ve kurşunla şehit edilen erkek, kadın ve çocuklar. Kaynak: Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri. 08). 29 Ağustos 1914 tarihinde Ermeni çeteleri tarafından Siverek-Urfa Yüksekyol ve Karacadağ civarında türbe ziyareti sırasında esir edilip canlı hedef yapılarak şehit edilen müslüman Türkler. Kaynak: Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri. 09). Silvan civarında, Beşnik ermeni köyüne Van ve Tolorya'dan gelip, Doryan Dano ve kardeşlerinin başında bulunduğu Ermeni çeteleri tarafından 11 Haziran 1915 tarihinde Şeytankaya mevkiinde şehit edilen milis subayı Hamid Efendi komutasında bulunan erzak kafilesi, jandarması ve subayları. Kaynak: Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri. 10). Erzincan Odabaşı bölgesinde, birbirlerine bağlanmış halde öldürülmüş kadın ve çocukların cansız bedenleri. Kaynak: Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures. 11). 16 Şubat 1918'de, Erzincan'ın Vagarir köyünde, Ermeniler tarafından şehit edilen ve bir evin arkasında bulunan şehit edilmiş Türkler. Kaynak: Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures. 12). Hasankale'de, Ermeniler tarafından şehit edilen kadın ve çocuklar. Kaynak: Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures.Ermenistan:
Devlet Başkanı Robert Koçaryan. Başkent Erivan [Ermeniler Yerivan derler. Türklerin elinde olduğu zamanlarda Revan yada Rev kenti. Kentte Ermeniler tarih boyunca asla çoğunluk olmamıştır. Kentin Ermenileştirilmesi Ruslarla işbirliği yapan Rus ve Osmanlı Ermenilerinin 1800lü yıllardan itibaren başlattıkları çeşitli ayaklanma, silaha sarılma ve isyanları takip eden ve 17 Ekim 1917 Rus Devrimi ile son bulan en son kenti işgal etmeleri sonrasına dayanır].Ermenistanın Türkiyeden Toprak Talebi Yok;
Ermenistan Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan ise, önceki gün yaptığı açıklamada Erivan yönetiminin soykırımın tanınması için çalıştığını, ancak Türkiye'den toprak talebini asla öne sürmediğini belirtmişti. Ermeni Mediamax Ajansının haberine göre, Koçaryan, Türkiye'den toprak talebini öne çıkarmadıklarını ifade ederek, ''bugünkü gündemimizde, Ermeni soykırımının uluslararası alanda tanınması konusu var" dedi. İşgal altında tutulan Yukarı Karabağ ile ilgili sorunun çözüm sürecine de değinen Koçaryan, tavizlerin kaçınılmaz olduğunu söyledi ve güçlü olan biziz, daha fazlayı biz almalıyız'' dedi. [Milliyet Gazetesi, Kayıt; Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com 13.04.05, Şirintepe-İzmit].Ferner Rum Patrikhanesi;
Patrikhanenin kütüphanesinde Yunanistanın İstanbul Başkonsolosu Aleksis Aleksandrisin da katıldığı bir etkinlikte konuşan Ortodoks Patrik Bathelemeos, Belekte yapılan Üç Dinin Buluştuğu yer toplantısında Başbakan RTE ile baş başa bir görüşme yaptığını ve isteklerinin yerine getirilmesi konusunu dile getirdiğini ve sabretmeleri gerektiği yanıtı aldığını belirtmiş. Partikhanenin temsilcisi Diositheos tüm sorunların çözümleneceğini, kendilerinden sabretmelerinin istendiğini, şimdiye dek hep sabrettiklerini ve yakın gelecekte de sabredeceklerini, ümitle bekledikleri ve hak ettikleri iyi günlerin gecikmemesi için dua ettiklerini belirtmiş. Patrik geçenlerde Ermenilerin açılışını yaptıkları Surp Pıgriç Ermeni Hastanesi Müzesinin açılışına Başbakanın katılarak Ermenilere değer ve dikkat verdiğini ve benzer bir itinanın da Rum azınlığa karşı da verilmesini beklediklerini belirtmiş [11.12.04].Gaston Gaillard;
Les Turcs et lEurope, Librairie Chapelot, 1920,Gaston Gaillardın İtirazı;
29 Mart günü yayınlanan Türk-Ermeni Sorununa Fransız Tarihçi Gaston Gaillardın Bakışı başlıklı yazımda, Fransız tarihçinin Türkler ve Avrupa (Les Turcs et lEurope, Librairie Chapelot, 1920) adlı kitabında yayınladığı tanıklıklara yer vermiştim. Kitap olayların üzerinden sadece beş yıl geçtikten sonra yayınladığı için tarihçinin aktardığı bilgiler günümüzdeki kadar kirlenmemişti. Ermeni baskılarıyla kirletilmemişti. Tarihimizle yüzleşelim! türünden bilmişliklere kalkışan Türk yazarlara kesinlikle güvenmem; bu öneriyi yapan yabancı ise kuşku ile bakarım. Avrupa Birliği ileri gelenleri, ikinci cumhuriyetçiler, Kıbrıs, Ermeni ve Kürt sorunları konusunda ulusal çıkarları korumaya çalışanlara kızanlar, Türkiyenin mutlaka tarihiyle yüzleşmesini önerirler. Önermek bir yana Eller yukarı, teslim ol! çağrısı yaparlar. Bu önerinin anlamı şudur: Kıbrıs konusunda Yunan ve Rum iddialarını; soykırım konusunda resmi Ermeni iddialarını; Kürt sorununda ise PKKnın iddialarını kabul edin. Bu iş bitsin. Ermeni sorununu, Ermeni iddialarının bir yeminli neferine emanet etmiş olan bir gazete de 20. yüzyıl yüzleşme çağı bölümünde Almanya, Güney Afrika, İngiltere, Kanada, Danimarka, Hollanda ve Belçikanın zarar verdiği uluslardan özür dilediğini yazıyor. Bunlardan Almanya, Yahudi soykırımı yaparken suçüstü yakalandığı, kurbanlarıyla hatıra fotoğrafı çektirdiği için özür dilemekten başka çaresi yoktu. Öbür özür dilemelere gelince içerik olarak soykırım sayfasında yer almıyorlar. Türkiyenin de bu bağlamda özür dilemesi gereken iki olay var: Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül 1955 olayları. Bunların kanıtları ve belgeleri var. Bunların dışında Tarihimizle yüzleşelim ağızlarıyla Ermeni Soykırımını kabul edelime yapılan işaret, bence, beşinci kol çalışması olarak değerlendirilmelidir. Yukarıda adını andığım kitabın son bölümünün ilk kısmında, Türk-Ermeni sorunu ele alınmaktadır. Gelin tarihimizle yüzleşelim! Tte de Turc ekibi tarafından hazırlanan dosyadan aktarıyorum: Türkiyeyi derinden rahatsız eden ve Doğu sorununu daha karmaşıklaştıran Ermeni sorunu, aslında, Rusyanın gizli emellerinden ve Rusyanın Ermenileri koruma adına Türklerin işine karışmasından kaynaklanmaktadır. Bu sorun, ortaya konduğundan itibaren yol açtığı güçlüklerin de gösterdiği gibi, Slavlar ile Türklerin çatışmasının kendini gösterdiği çeşitli yüzlerden biridir. Rusyanın sürekli olarak ya Anadolu ya da Trakya, hatta her ikisi üzerinden ulaşmaya çalıştığı Akdeniz kıyıları arasında engel oluşturan Türklerle çatışmasının evresidir. Fakat komitelerden (Taşnak ve Hınçak komiteleri. Öİ) her biri, kendi faaliyetini sürdürür ve taşra illerindeki şubelerine Rusların ilerlediğini, Osmanlı birliklerinin geri çekilişini kolaylaştırmak için ne gerekiyorsa yapmalarını; birliklerin malzeme sağlamaları engellenmelerini, Osmanlı birlikleri ilerlediği takdirde Ermeni askerlerinin birliklerinden ayrılarak çeteler oluşturmalarını ve Ruslara katılmalarını bildirirler. Komiteler, hezimetle biten bir savaştan çıkar çıkmaz bir başkasına giren Osmanlı hükümetinin durumundan faydalanmaktadırlar. Bu bağlamda Zeytunda, Maraş ve Kayseri sancaklarında, özellikle Van, Bitlis, Talori, Muş ve Erzurumda ayaklanmalar çıkardılar. Erzurum ve Doğu Beyazıdda, seferberlik emriyle birlikte Ermenilerin çoğu Rus tarafına geçer ve orada silahla donatıldıktan sonra Türklere karşı savaşa gönderilirler. Erzincanda da Ermenilerin dörtte üçü Rusyaya geçerek Rus saflarına katılır. Bu koşullarda, nüfusun bu iki kesimi arasında ardı arkası kesilmeyen çatışmaların yükselmesi ve her iki tarafın da 1895-1896 olayları ve Türk-Rus savaşı sonrasında, Adana olayları sırasında, Balkan Savaşı esnasında ve nihayet I. Dünya Savaşı boyunca birbirlerine karşı misillemede bulunması anlaşılır bir olgudur. Fakat, Türkler tarafından öldürülen Ermeni sayısının 800 bini aştığının iddia edilmesi ve Ermeniler tarafından katledilen Türklerden hiç söz edilmemesi kabul edilemez. Gaston Gaillard bir Osmanlı-Rus+Ermeni Savaşıdan söz etmektedir. Soykırımın Birleşmiş Milletler tanımına göre Ermeniler, Osmanlı birliklerine karşı silahlı mücadele verdikleri için (Yahudiler gibi silahsız olmadıkları için) soykırım iddiaları utanmaz bir yalandan başka bir şey değildir. Zaten İngiltere Başbakanı Lord Curzon da Kabul etmek gerekir ki, bazılarının zannettiği gibi, Ermeniler de masum küçük kuzular gibi davranmadılar. Gerçekten bir dizi vahşi saldırıda bulundular ve kan döktüler (17 Şubat 1919) diyerek bu gerçeği mühürleyip imzalamaktadır. Gaston Gaillard, ayrıca 19 Mart 1919 tarihli Timesın Ermenilerin yaptığı vahşetin öyküsüne yer verdiğini yazmaktadır. Yazmaktadır ama Taner Akçam ve benzerlerine göre ya kötü tarihçidir (!) ya da Osmanlı Sultanından bahşiş almıştır(!).. [Özdemir İnce, Email; oince@hurriyet.com.tr Hürriyet Gazetesi, kayıt; Erkan Kiraz, Email; erkankiraz@yahoo.com Şirintepe-İzmit].Gerçek Bizi Özgür Kılacakimiş...;
Ermeni kökenli İngiliz yazar George Erjianın Gerçek Bizi Özgür Kılacak (Belge Yayınları, Şubat 2005) adlı kitabını yayınlanır yayınlanmaz okumuş ve kitap hakkında bir edebiyat dergisi ya da bir gazetenin kitap ekinde yazı yazmayı düşünmüştüm. Araya giren gündem zorunlulukları dolayısıyla yazamadım yazıyı. Yazamadığım iyi olmuş, çünkü kitabın yayıncısı mahkemeye verildi. Yazıyı daha önce yazmış olsaydım epeyce canım sıkılırdı. Okurken, yazarın barışçı ve uzlaşmacı iddialarının kitabın içerik ve üslubuyla çeliştiğini farkettim. Bu canımı sıktı. Yayıncının sunu yazısındaki, Bazılarının bunu naiv bulacağını. Ya da ardında bir şeyler arayacağını biliyoruz. Ama öyle olsun, bu katar yürümeye devam edecek (S.1) cümlesi de canımı sıktı. Yani İt ürür kervan yürür demek istiyor. Bir yayıncının, her kitabın ardında birşeyler bulunduğunu, okur ve eleştirmenlerin o şeyi aramak zorunda olduğunu bilmemesi çok tuhaf. İşte ben Gerçek Bizi Özgür Kılacakın satırlarının arasındaki o şeyi arayacağım. Yazarın önsözde yazdığına göre, 2001 yılında, Türk ve Ermeni sivil toplum örgütleri temsilcileri tarafından kurulan Türk-Ermeni Uzlaşma Komisyonu (Turkish Armenian Reconciliation Commission / TARC), International Center for Transitional Justiceden (ICTJ), 1948 Soykırım Sözleşmesinin 1915 Ermeni olaylarına uygulanabilirliğine dair bir karar vermesini istemiş. Ve ICTJ, 4 Şubat 2003 tarihinde Ermeni olaylarının soykırım tanımına uygun olduğunu açıklamış. Birleşmiş Milletlerin 1948 tarihli Soykırım Sözleşmesi soykırımı Yahudi Soykırımını örnek alarak tanımlamıştır. Bu tanımla Ermeni olayları hiçbir noktada örtüşmemektedir. Ama ICTJ böyle bir karar almış. Türk-Ermeni Uzlaşma Komisyonunun Türk üyelerinin ICTJnin bu kararından haberleri var mı, haberleri varsa ne yaptılar? Bunu merak ediyorum. Hafiyelik yapmanın gereği yok. Çünkü yazar ağzındaki baklayı gizlemiyor: Bu açıklama (ICTJnin açıklaması, Öİ) uzlaşma için yeterli olacak mı? Hayır. Ermeniler Türklerin soykırımı kabullenmesine yükledikleri yüksek beklentilerini yenmek, buna karşılık Türkler de lise müfredatlarının sınırlarını aşmak zorunda kalacaklar. Uzlaşma ancak gerçek dile getirildiğinde ve ateşkes ilan edildiğinde mümkün olacaktır. Tarihte olanlar geri alınmaz, ancak geçmişin tutsakları olmak zorunda değiliz. Gerçek, hem Ermenileri hem de Türkleri özgürleştirecektir. (S.15) Yazarın sözcüklerini yorumlamak gerekmiyor. Açıkça yazıyor. Şimdi yazarın boş bıraktığı yerleri dolduralım: ICTJnin, Ermeni olaylarının bir soykırım olduğunu açıklamasını yazar yeterli bulmuyor. Türklerin de bu gerçeği kabul etmeleri geriyor. Türkler bu gerçeği kabul etmeden uzlaşma mümkün değil. Türkler, 1915 olaylarının Yahudi soykırımı benzeri bir soykırım olduğunu kabul ettikleri zaman hem Türkler hem de Ermeniler özgürleşecekler. Tam anlamıyla çocuksu, naif bir mantık. Ermenistanın Türkler 1915 soykırımını kabul etmeden görüşme masasına oturmayız demesine benziyor. Türk-Ermeni görüşmeleri 1915 olaylarının bir soykırım olup olmadığını anlamak için yapılmayacak; Türkler soykırımı kabul edecekler ve bunun bedelini nasıl ödeyecekleri bu görüşmeler sırasında belirlenecek. Durum böyle iken, Belge Yayınları Gerçek Bizi Özgür Kılacakın, dokunaklı bir aile hikayesi ile Ermeni Soykırımını hiçbir şüpheye yer bırakmayacak biçimde ispat eden argümanların güçlü bir bileşkesi olduğunu ileri sürüyor. Türkler, Ermeni iddialarını kabul edecekler, diyalog kurulacak ve halkımızın alnına sürülen kara leke (S.1) silinecek. Benzersiz bir vicdan yoksunluğu!... Yazarın dayılarına bir bakalım: Biri, Türkiye Cumhuriyetini Ermeni soykırımını gizlemekle suçlayan Taner Akçamın (en suçlayıcı kitabı bir Ermeni kuruluşu olan Zoryan Enstitüsü tarafından yayındı) çalışmaları... Bir bilim adamından çok bir Ermeni tezleri militanına benzeyen Akçamın iddialarının kofluğu Mavi Kitap konusunda ortaya çıktı. İkinci kanıt ise Türkçe konuşan bir ABDli gazeteciden, Türkiyenin yaşaması için devletin ölmesi gerekiyor (S.75) diyen Stephen Kinzerden geliyor. Kinzerin bu sabuklamasının üzerine balıklama atlayan George Jerjian bir kör kadı olarak hükmünü veriyor: Devleti öldürmenin ve Türkiyeyi yaşatmanın anahtarı Ermeni soykırımının kabul edilmesinde ve uzlaşma aranmasında yatıyor. Bu, hem Türkleri hem de Ermenileri gerçeği savunma külfetinden kurtarıp özgürleştirecektir. (S.75) Ve Türkler, özgürleşeyim derken, soykırım suçunu kabul etmiş olacaklar!.. Ey Türk! Hayâlî suçu kabul et ve uzlaş! Tanrım! İçerden ve dışardan bu kadar mı budala görünüyor(lar)? [Özdemir İnce, Email: oince@hurriyet.com.tr 11.04.2005, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahıoo.com , Şirintepe-İzmit]Gültepe, İzmit:
Vakti zamanında İzmit Büyük Ermeni Mezarlığının kuzey tarafını oluşturan yerin daha gerilerinde kalan bu bölge tamamen askeri bir alanmış. Askeri alana bir Askeri Hastane yapılmış. Uzun süre Askeri Hastane olarak isimlendirilmiş. 1970lerin sonlarına doğru Askeri Hastanenin Derinceye taşınmasının ardından alanda sadece Astsubay Orduevi kalmış. İzmit Belsa Plaza inşaatı başlatılınca Askerlik Şubesi de buraya kaydırılmış. Boşalan askeri alana subaylar için apartmanalr dikişlmiş. Bölge kuzeye doğru büyüdükçe adı sonraları Gültepeye dönüştürülmüş. İzmitin batısında yer alan tek ortaokulu İnkilap Ortaokulu buraya yapılmış. Şimdilerde bu okul lise olmalı.Gündüz AKTAN;
1941 Safranbolu doğumlu olan Gündüz Aktan, Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinden sonra İçişleri Bakanlığında çalışmaya başladı. 1967 yılında Dışişleri Bakanlığına girdi. Nairobide Büyükelçilik, Birleşmiş Milletlerde Türkiye temsilciliği yaptı. Bern Büyükelçiliğinden sonra Başbakan Özalın danışmanı oldu. Siyasi İşlerden Sorumlu Müsteşar Yardımcılığı ve Japonya Büyükelçiliğinin ardından ASAMın başına geçen Aktan, aynı zamanda Radikal Gazetesinde yazıyor.. [Hürriiyet Gazetesi, Kayıt; Erkan Kiraz, 12.04.05, erkankiraz@yahoo.com Şirintepe-İzmit].Halil BERKTAY;
Halil Berktay ise Osmanlı hükümetinin salt Ermeni oldukları için onmları hedef aldığı ve yok ettiği savlarını diilendirmeketdir. Prof. TTK Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğluna göre Ermenileri katlettiklerini kabul eden halil Berktay ve Taner Akçama şöyle sesleniyor; Hangi belgeelre göre konuşuyorlar? Sorulması gereken söylediklerini belgeelrle ıspat etmek etmektir. Bir iddiada bulunuyorsanız kanıtlamak zorundasınız. Şükri Elekdağa göre tehcirin amacı Ermenielri yok etmek değil. Onları savaş bölgelerinden güvenli alanlara akatrmaktı. Ayrıca Teşkilat-ı Esasiyenin tehcirde hiç bir biçimde yer aldığına dair bi ipucu yada kanıtın olmadığını savunmaktadır.Hrant DİNK;
1954 yılında Malatyada doğar. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Felsefe & Tarih Bölümünü bitirir. Türkiyednin belki de ilk olan Türkçe-Ermnice gazetesi Agosun yayına geçirilmesini sağlayanlardan birisi olur. Son günlerde Ermenice yayın yapacak bir radyo çalışması üzerinde olduğu bilgisi var. Kendisinden haberdar olmam, İzmit ve çevresine dair kaleme aldığım gezi yazılarımda Ermenilerin de yer alması ve bazı yazılarımın www.bolsohays.com sitesinde yayınlanması üzerinedir. Yazılarımın kısaltılarak Agos Gazetesinde yayınlanması konusunda bana email ile gazeteden erişilmişti. Ama öneri gerçekleşemedi. [Erkan Kiraz, 06.04.05, Şirintepe-İzmit].Hikmet ÖZDEMİR;
Prof. Dr. Salgın Hastalıklardan Ölümler 1914-1918 adlı kitabın yazarı.Hürriyet Ermeni Dosyasını Açıyor;
1915de Neler Oldu?; Sefa Kaplan Araştırdı Yazdı; skaplan@hürriyet.com.tr , 29.04.05. Dizi Yazı.İsim Vermeden Eleştirdi;
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, İslam ülkelerinin dünyaya katkıda bulunabilmesinin yolunun bireysel özgürlükten geçtiğini söyledi. Sezer, dün Harp Akademileri Komutanlığındaki konferansta şöyle dedi: Laik Devlet; Bölge için Türkiye mutlaka örnek gösterilecekse ancak laik, demokratik ve hukuk devleti niteliği ile örnek oluşturabilir. Yakın tarihe bakıldığında, çevremizde geçiş dönemi örneği olarak, Ilımlı İslam modeliyle sıkça öne çıkartılan kimi ülkelerin, daha sonra kaçınılmaz biçimde radikal bir değişikliğe uğrayarak köktendinci bir rejime dönüştüğü görülmüştür. Bugün, Türkiyeyi örnek ülke olarak gösteren ülkelerin, ılımlı İslam övgülerine karşın, bizi diğer Müslüman ülkelerden farklı kılan asıl değer, dinsel yorumumuzdan çok, laik devlet ve toplum yapımızdır. İsim Vermeden Eleştirdi; Sezer son aylarda sözde soykırım savlarının hızını artırdığını ve bu yıl doruk noktasına ulaştığını belirterek isim vermeden başta yazar Orhan Pamuk olmak üzere bu konudaki Ermeni iddialarını destekleyen açıklamalar yapan çevreleri eleştirdi. Sezer şunları söyledi: Bu savlar, Türk ulusunu üzmekte ve rencide etmektedir. Toplumumuzda kimi kanaat önderlerinin, tarihsel doğruluğunu hiçbir biçimde sorgulamadan, en aşırı iddia sahiplerinin yanında çekincesiz yer almayı seçmiş olmaları, üzüntü vericidir. Tarihsel olayları yorumlarken bilimsel nesnellikten uzaklaşmak, aydın dürüstlüğü ve tutarlılığıyla bğdaşmaz. Eller Temizdir; Değerli devlet adamı İsmet İnönünün Lozanda kendisini itham eden İngiliz Başdelegesi Lord Curzona hitaben söylediği, Türk milletinin elleri bilhassa temizdir cümlesinin arkasındayız. Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyetini, ancak soruna adil ve kalıcı bir çözüm bulunduğu, Adada iki toplumun bir arada yaşayacakları yeni bir ortaklık devleti kurulduğunda tanıyabilir. ABDnin Sorumluluğu; PKK/Kongra-Gel adlı terör örgütünün Kuzey Iraktaki varlığının, bizim için açık bir rahatsızlık nedeni olduğunu bir kez daha yinelemek istiyorum. ABDnin sorumluluğunun gereklerini artık yerine getirmesini bekliyoruz. Kritik bir dönemeçten geçmekte olan bölgemizde, istikrarın korunması ve gerginlikleri azaltıcı politikalar üretilmesi yönünden, bölge ülkelerine özel bir görev düşmektedir. Suriye ve ilgili tüm taraflara gerekli telkinlerde bulunmayı sürdüreceğiz. [Hürriyet Gazetesi, kayıt; Erkan Kiraz, 08.04.05, Şirintepe-İzmit].İzmir:
Eski adı Symirnadır. Tarih boyunca önemli bir kent olmuştur. Ancak denizcilik ve ticaret kenti olması 1800lü yılarda olmuştur. Hemen hemen tüm Avrupa develtlerinin büyükelçiliklerinin bulunduğu bu kentte büyük bir Yahudi, Dönme Yahudi, Rum, Ermeni ve Levantenler yaşarmış. Özellikle Devrim Fransasından kaçanlarla Hollandadan gelen Batılılar kentin ticari yaşamında önemli rol oynamıştır. Ege bölgesinin en önemli ticaret ve sanayi kenti olması özelliğini korumasının yanında sahil kasaba ve köyleriyle bir gezgin cennetidir de. Manisa-Bornova arasında kalan dağın adı Sipil Dağıdır.Justin McCarthy, Soykırımı Tanımak Sadece Başlangıç;
CHP'nin davetlisi olarak Türkiye'ye gelen ABD'li tarihçi Justin McCarthy, Türklerin Ermeni soykırımı yapmadığını yineleyerek, ''Türkler soykırım yapmadığı halde yaptığını kabul edip özür dilerse, bunun arkasından tazminat ve Ermenilerin devlet kurma talebi gelecek'' dedi. TBMM eski senato salonunda konferans veren McCarty, Ermenilerle Türklerin 800 yıl barış içinde yaşadıklarını vurguladı. Ermenilerin Rusların kışkırtması ile ayaklandığını belirten McCarty, çok sayıda Türk'ün öldürüldüğünü söyledi. Rusların kışkırtmaları sonucu Ermeni çeteleri kurulmasıyla iki halk arasındaki barışçı yaşamın sona ermeye başladığını bildiren Mccarthy, ''Ermeniler, Ruslar için casusluk, rehberlik yaptı. Türk halkına eziyet ettiler'' dedi. McCarthy, Avrupa'nın, Türkiye'nin AB'ye girebilmesi için önce 'Ermeni soykırımı'nı itiraf etmesini beklediğini de belirterek, ''giriş ücreti olarak yalanı talep eden bir kuruluşa girmeniz uygun olur mu? (Babanızı katil olduğunu itiraf edersiniz girebilirsiniz) diyen bir birliğe üye olunabilir mi?'' dedi. Ermeni kaynakları tarafından ortaya konulan sözde soykırım belgelerinin 'Sahte ya da taraflı' olduğunu ifade Mccarthy, ''Sadece Avrupalılar ya da Amerikalılar kandırılmış değil. Türk bilim adamları arasında da saçma kitaplar yazanlar var. Propagandayı kendine kaynak olarak seçenler propaganda üretir, tarih yazmaz'' dedi. Mccarthy, bu konudaki Osmanlı belgelerinin ise sağlıklı olduğunu kaydederek, ''yazılanlar siyasi bilgiler değil, gizli tutulmuş iç raporlardır. Bunları yazarken yanıldıkları oldu ama yalan söylemediler, bilerek sahtekarlık yapmadılar'' diye konuştu. Türkiye'nin bu yanlış tarihi düzeltmek için yapabileceklerine de değinen Mccarthy, ''Türkler, ataları hakkında söylenenlere karşı çıkmalılar. Bu zor bir mücadele, çünkü ön yargılar var, ancak gerçek sizin tarafınızda. Ama çok da iyimser değilim'' dedi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın bu konuda anlaşarak harekete geçmelerinin, gerçeklerin dünyaya anlatılması açısından büyük önem taşıdığını belirten Mccarthy, ''ben ve benim gibi düşünenler artık kendilerini yalnız hissetmiyorlar'' dedi. Türklerin bu konudaki gerçeklerden korkmadığını bildiğini ifade eden Mccarthy, öncelikle bu konuda yazılan bilimsel eserlerin İngilizce'ye çevrilmesi önerisinde bulundu. McCarthy Ermeni iddialarını içeren Mavi Kitap'a ilişkin bir soruyu yanıtlarken de ''kitap bir dizi yalan'' dedi. Kitapta kişilerin rumuzlarla verildiğini, aynı kişilerin üç ayrı kişi gibi sunulduğunu bildirerek, ''gerçekliğini kanıtlamak isteyenler 'Yazanlar misyoner, yalan söylediklerini gördünüz mü?' diyorlar. Evet, sık sık yalan söylerler'' dedi. [24 Mart, 2005 15:11:00 (TSİ)]Justin McCARTHY;
ABD'de Louisville Üniversitesi'nde tarih profesörüdür. Nüfusbilim ve Osmanlı tarihi üzerine uzmanlaşan McCarthy'nin bazı kitapları Ölüm ve Sürgün, Müslümanlar ve Azınlıklar başlıklarıyla Türkçeye çevrilerek yayımlandı. Aşağıda sunulan yazı, Amerikalı tarih profesörü Dr. Justin McCarthy'nin 24 Nisan 2002 tarihinde İstanbul'da yaptığı The First Shot" başlıklı konuşmasının çevirisidir.Kabul Edilemez Çünkü Yok;
Emekli Büyükelçi, eski Dışişleri Bakanı ve Hürriyet yazarı İlter Türkmen, Türkiyenin soykırımı kabul etmesi beklenemez çünkü ortada soykırım yok dedi. Türkmen, Ermeni tarihçilere bakarsanız, onlar hiçbir şey yapmamışlar diye konuştu. 1915te ne oldu?; - 1915te ne olduğu, tarihçiden tarihçiye değişiyor. Ben tarihçi değilim ama okuduklarımdan görebildiğim kadarıyla, Osmanlı İmparatorluğu soykırım olarak nitelendirelebilecek bir hareket yapmadı. Bir tehcir kararı alınmıştı ve bu tehcir kararı zaten bütün Ermenileri kapsamıyordu. Dolayısıyla, bütün Ermenileri hedef alan bir karar değildi. Biliyorsunuz, o dönemde savaş vardı ve Ermeniler de Rus ordularına katılmış, onların gölgesinde katliamlar yapıyorlardı. Ruslar çekildikten sonra bu katliamlar daha da arttı. Bu arada elbette Ermenilerden de ölenler oldu. Kış şartları, açlık, hastalıklar ve uzun yol, tehcir sırasında pek çok Ermeninin de ölümüne sebep oldu. Ermeni tarihçilere bakarsanız, onlar hiçbir şey yapmamışlar, Osmanlı da sanki tehcir kararını durup dururken almıştır gibi bir hava görürsünüz. Bu durumda tarihçiler bir çözüm bulabilir mi bu meseleye?; -Türk Tarih Kurumu Başkanı, ellerinde konuya dair pek çok belge bulunduğunu, bütün dünya arşivlerini araştırdıklarını ve bunun soykırım olmadığını ispat edebileceklerini söylüyor. Hatta, ilgili bütün taraflarla birlikte meselenin Birleşmiş Milletler tarafından kurulacak bir komisyonda tartışılmasını istiyor. Birleşmiş Milletler, tarihçileri dinleyip de bir karar veremez. Önce muhtelif ülkelerin tarihçileri bir araya gelmeli ve mutabık kaldıkları belgeler üzerinde tartışmalı. Çünkü belgelerin bir kısmı sahte olabiliyor. Parlamentoların aldığı kararların herhangi bir yaptırım gücü yok, öyle değil mi?; - Hayır, hukuki bakımdan hiçbir anlamı yok. Ayrıca biz hukuki bakımdan son derece sağlam bir vaziyetteyiz. Çünkü bir kere Soykırım Sözleşmesi geriye dönük işlemiyor. Geriye dönük işlemediği için kimsenin Türkiyeye dönüp de, Sen bu işte sorumlusun deme imkánı yok. Bu durumda, ne tazminat taleplerinin geçerliliği olabilir ne de toprak taleplerinin. Hukuki bakımdan problem yok ama politik bakımdan devamlı rahatsızlık veren, gerilim doğuran bir mesele olarak karşımıza çıkıyor. Bazı tarihçiler de, bunun tarihi değil siyasi bir mesele olduğunu, dolayısıyla soruna siyasi çözüm bulunması gerektiğini söylüyorlar.; - Elbette siyasi bir meseledir bu ve siyasi mesele olduğu için de siyasi çözüm bulunmalıdır. Aslında üçüncü ülkeler ve diaspora işe müdahil olmasa, Türkiye ile Ermenistan bir araya gelip bu sorunu kısa sürede çözebilir gibi geliyor bana. Çünkü tehcir sırasında son derece insani şeyler de yaşanıyor. Küçük çocuklar ölmesin diye Müslüman aileler tarafından alınıp korunuyor. Onların bir kısmı daha sonra Müslüman oluyor. resmi tezi, en azından sekiz-on yıl öncesine kadar sözde gibi garip bir kelimenin arkasına sığınmaktan ibaretti. Ama son yıllarda, devletin her kademesinden hem de hayli yüksek sesle, Bu işi tarihçilere bırakmak gerektiği fikri dillendiriliyor. Hatta Uluslararası mahkemelere başvuralım diyenler bile var. Bu politika değişikliğinin sebebi nedir sizce?; -Önce, Uluslararası Adalet Divanına başvurmak öyle kolay değil. Orada iddialara değil, hukuki şeylere bakarlar. Tarih kitaplarından yola çıkarak herhangi bir konuda karar almaları mümkün değildir. Zaten hukuki açıdan Türkiyenin hiçbir problemi yok. Türkiyenin problemi, siyasi açıdan yeterince güçlü ve kararlı olamamasından kaynaklanıyor. Mesela, Ermenistan sınırı bugüne kadar açılabilseydi, uluslararası toplum Türkiyeye daha büyük bir sempatiyle bakardı. Biz şimdi iki-üç milyonluk bir ülkeye ambargo uygulayan bir devlet durumundayız. Bu da insanların zihnine, Tarihte soykırım yapmışlardı, şimdi de ambargo yoluyla insanları açlığa mahkum ediyorlar diye yansıyor. Halbuki, Ermenistanla ilişkiler güçlendirilseydi, iki ülke arasındaki ekonomik faaliyetler en üst düzeye çıkartılsaydı, diasporanın sesi bu kadar fazla duyulmazdı. Azerbaycan buna karşı çıkardı belki ama Türkiyenin Ermenistanla ilişkilerinin iyi olması, Azerbaycana da yarardı. Türkiye iki ülkenin de ağabeyi gibi davranma imkán ve fırsatını elinden kaçırmıştır. Ayrıca Azerbaycanın Türkiye gibi bir devletin elini-kolunu bağlaması hiç de doğru değildir. Türkiye şimdi Ermenistana ambargo uyguluyor da ne oluyor? Azerbaycan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini tanıyor mu?1915te yaşanan trajedinin yeni bir gözle değerlendirilmesi söz konusu olmadı mı hiç?; -Bir trajedinin varlığı ortadaydı zaten. Ancak bu trajedi sadece Ermeniler için değil, Türkler için de geçerliydi. Ziya Gökalpin ifadesiyle bir mukatele yani karşılıklı katliam yaşanmıştı. Türkler Ermenileri katlettiği gibi, Ermeniler de Türkleri katletmişti. Çünkü böyle durumlarda toplumlar galeyana gelir ve iş hükümetlerin kontrolünden çıkar. Doğu Anadoluda yaşananlar bunun bir göstergesidir. Ayrıca, o devirde milliyetçilik hareketlerinin nasıl silahlı isyan güçleri haline geldiğini de unutmamak lazım. Biz sağlıklıyız çünkü Türklerle yaşıyoruz; 90 yıl sonra yapılan tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?; - Ben, bu kökünden kazımanın bir soykırım olup olmayacağı yolundaki tartışmalara hiçbir zaman katılmadım. Çünkü bu işin adı değil, kendisi benim için çok daha önemli. Üstelik tarihi, hukuki terimlerle okumayı yeğleyenlerden değilim. Tarihi okumak için her şeyden önce insan vasfımızın öne çıkarılması gerekir. İnsan ise vicdandır. Dolayısıyla ben kendi adıma Ermeni tezleriyle Türk tezlerinin ve bu tartışmaya dahil olan yabancı tarihçilerin meseleye yaklaşımlarından utanç duyuyorum. Tartışma, iddia ve ispat arasına sıkışmış durumda. Utanç duyduğum ise tam da bu, çünkü bu sıkışıklıkta insan unutuluyor. Meseleye vicdan açısından baktığınız zaman her şey net olarak ortada zaten. Nedir? Türk tezine göre 1 milyon 200 bin insandan sonuçta 300 bin kişi kalmış mıdır? Bunun adını filan ya da falan diye koyma yarışına gerek yok. Sadece bu sonucu insanlar oturup vicdanlarında değerlendirseler yeterlidir. 1915te yaşananlar, sizce iki toplumun zihninde ve ruhunda ne tür travmalara sebep oldu?; - Bu olayın asıl tarafları Türkler, Ermeniler ve Kürtlerdir. Böyle baktığım zaman, Ermeni halkında ciddi bir travmanın varlığını görüyoruz. Diasporanın varoluş hali, bunu yeterince izah ediyor zaten. Aradan 90 yıl geçmesine rağmen bugün hálá bütün güçlerini sarfederek bu haksızlığın tanınmasını talep etmeye çalışmaları, bu travmanın hangi şiddette olduğunu çok net gösteriyor. Türkiyeliler tarafından baktığınız zaman ise Ermeni sorununun bu kadar tabu haline getirilmesi de, burada yaşayan insanların ruh halini anlatan bir durum. Türkiye halkının yaşadığını sadece travma değil, aynı zamanda yüksek düzeyde bir paranoyadır. Ama sonuçta şu var ki bir ruh hastalığı söz konusu iki tarafta da. Ben bunun için zaten, Ermenilerle Türkler karşılıklı ilişkileri açısından birer klinik vakadırlar deyip duruyorum. Tarih, bu hastalığın etkenlerinden sadece biridir. Çözülmesi gereken asıl sorun tarih değil, bugünkü ilişkilerdir. İki tarafın bu ruh halinden kurtulması veya kurtarılması gerekir. Vicdani açıdan kolektif hafızada neler olup bittiğine dair gözlemleriniz var mı?; - Vicdani tarafı bugüne kadar sürekli engellendi. Öncelikle bu konuya ilişkin alternatif bilgi üretimi engellendi. 1915ten sonra aslında Türkiye toplumu, o dönemde neler yaşandığını köylüsüyle kentlisiyle çok iyi biliyordu. Pek çoğu, birebir tanık olmuşlardı yaşananlara. Yaşananlar kötü ve acıydı ve bunun için de susmak gerekiyordu. Bu konuşamama üzerine gelip çöken resmi devlet tutumu suskunluğu da resmileştirdi. Bu konu tabu haline getirildi. Önceden ıstırap duyulduğu için konuşulamıyordu, bir süre sonra bu, korkudan konuşamama haline dönüştü. Sadece muhafazakár insanlar değil, kendini devrimci olarak gören insanlar da bu konuda iki çift söz edemez hale geldiler. Názım Hikmetin şiirlerinde Ermeni sorununa ilişkin tek bir satır yer alır, o kadar. Üstelik Názım Hikmetin, gerek TKP içerisinde, gerekse TKP dışında o kadar çok da Ermeni arkadaşı vardır. Buna rağmen Názım bu konuda tek satırla yetinmiştir. Nasıl açıklıyorsunuz bunu siz?; -Devletin resmi dayatması, o kadar şiddetli bir dayatmaydı ki, o kadar ürkütücüydü ki, bu ülkenin en ilerici, en devrimci kesimlerini bile gerçeği veya vicdanlarını konuşturma noktasında engelleyebildi. Hatta, herkesin vicdanını inanılmaz ölçüde kilitledi. Ben bunu mesela Vedat Türkaliye sordum. Bana inanmakta güçlük çektiğim bir cevap verdi ve Biz gerçeği bilmiyorduk dedi. Ama asıl önemlisi, sol bu konu üzerine konuşamazdı. Çünkü, solun ulusal kurtuluş mücadelesini algılama biçimi, bir hayli İttihatçı özellikler taşıyordu. Názım Kurtuluş Savaşı Destanı yazmıştır ama orada bu savaşın asıl kimlere karşı yapıldığını yazmamıştır. Kalanlar Konuşmalı; Çoğu Ermeni göç etmekle birlikte 300 bin Ermeni kaldı bu topraklarda. Bu insanların birbiriyle ilişkisi nasıl oldu daha sonra?; -Bu insanların 170 bini Anadoluda kaldı. Anadoluda kalanların 1960lara kadar varlıklarını devam ettirdikleri görülür, ama giderek de bir azalma vardır. Ve sonuçta şu var: O kalan 300 binden de bugüne sadace 60 bin kişi kaldı. Aslında Cumhuriyet sürecindeki bu azalmanın da vicdani bir yaklaşımla sorgulanması gerekir. Ölenler ile öldürülenler üzerine konuşulan bir tarihten ziyade, kalanlar ve yaşayanlar üzerine konuşan bir tarihi daha fazla önemsiyorum. Yaşayanların ve kalanların tarihinin de aynı sonucu vereceğine, gerçek ortaya çıksın diye uğraşanlar varsa eğer, gerçeği ortaya çıkartacağına inanıyorum. Hemen belirteyim ki, benim gerçek ortaya çıksın diye bir kaygım yok. Çünkü ben gerçeğin ne olduğunu çok iyi biliyorum ve bu zaten her Ermeninin genetik koduna silinemeyecek bir şekilde kaydolmuştur. Türkler bizim için panzehir; 1915 travmasının diasporada ve Türkiyede yaşanma biçimi farklı sonuçlar veriyor galiba. Diaspora çok daha keskin bir travma yaşarken, Türkiye Ermenileri kendilerini daha iyileştirmiş gibi görünüyor. Böyle mi hakikaten?; - Diaspora travmasını, Türkiyedekilerden daha fazla ve daha şiddetli yaşıyor. Bizim travmatik halimiz onlarınki kadar gergin değil. Bunun bir tek nedeni var: Biz hálá Türklerle beraber yaşıyoruz. Onlar ise Türklerden çok uzak yaşıyorlar. Türk olgusu, onların kimliğinde bir zehir işlevi görüyor. Bizde ise bir panzehir işlevi, çünkü beraber yaşıyoruz. Ermeni dünyasını bu travmadan kurtarmanın tek yolu, Ermeni ile Türkün diyalog kurması. Biz bunun laboratuvar deneyi gibiyiz. Kalanlar Daha Önemli; Hırant Dink, tartışmaların hálá ölenlerin sayısı üzerinden sürdürülmesine karşı: Ölenlerile öldürülenler üzerine konuşulan bir tarihten ziyade, kalanlar ve yaşayanlar üzerine konuşan bir tarihi daha fazla önemsiyorum. Kimlerin Nenesi Ermeni; -O dönemde çok sayıda Ermeninin ölümden kurtulabilmek için kimi yerde kitlesel din değişimine gittiği biliniyor. Üstelik gidenlerin geride bıraktığı çocuklar konusu var. Bu çocukları sahiplenen Türk, Kürt komşular var. Bu çocukların çok büyük bölümü ölmedi. Nüfusa karışıp varlığını Müslüman olarak devam ettirdi. Bugün eğer Türkiyede bu konuda konuşmak bir cesaret meselesi olmaktan çıkarsa, sayının tahmin edilemeyecek rakamlarda olacağını düşünüyorum. 100 binli rakamlarla ifade edilebilecek kadar yüksek olabileceğini düşünüyorum. Hrant Dink Kimdir; 1954 yılında Malatyada doğan Hrant Dink, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe ve Tarih bölümlerini bitirdi. On yıldır gazetecilik yapan Dink, Ermenice bir radyo için de hazırlık çalışmalarını sürdürüyor. [İlter Türkmen, Söyleşi, Hürriyet Gazetesi, Kayıt; Erkan Kiraz, 12.04.05, Email; erkankiraz@yahoo.com , Şirintepe-İzmit].Karper Peynirleri;
Sahibi Hayk Arslan. Kızı Anı Pekküçük. Torunu Selin Panasoğlu. Hayk Arslan 1930 İstanbul doğumlu. Babası İstanbul Eminönünde pastırma komisyonculuğu yapmış. İşi babasının yanında çalışarak öğrenmiş. Ortaokuldan sonra, 1943 yılında uygulanan Varlık Vergisi nedeniyle okuyamamış. Piyasada her tür işi yapmış. Sattığı penirleri almakiçin sık sık Karsa giden Hayk Arslan, 15 yaşlarında karslı peynir tüccarlarıyla ahbap olmuş. 1944 yılında kendi şirektini kurmuş. Dolapderede Kars adıyla peynir üretmeye başlamış. 1966 yılında Kars Peynirinın kısaltması olan Karperi piyasaya sürmüş. Piyasada üçgen biçimde eritme peynirlerin karper adıyla anılmasına neden olan firma. Gilette, Selpak, Pimapen gibi. Çorluda 80 bin m2 kapalı alanda 11 makineyle hizmet vermektedir. Yıllık üretim 1-1.5 ton. Şirket Türkiyenin eritme peynir piyasasının % 80ine egemen. Eritme peynirin 40 türü üretilmektedir. Müşterileri arasında oteller, uçak şirektleri Türk Silahlı Kuvvetleri, marketler ve catering firmaları yer almaktadır.Kemal Bey; Yozgat Boğazlıyan Kaymakamı;
10 Nisan 1919 günü işgalci İngiliz Kuvvetlerinin baskısıyla İstanbul Beyazıt Meydanında, Ruslarla işbirliği yapan ve Osmanlı ordularını Rus, İngiliz ve Fransız silah ve techizatlarıyla arkadan vuran işbirlikçi Ermenilerin daha güvenli yerlere gönderilmesi için çıkartılan Tehcir Yasasına [Yerdeğişim Yasası] aykırı davrandığı gerekçeleri ve suçlamalarıyla idam edilen, Ermenilerin yol açtığı katliamlardaki ilk Türk şehididir. Kemal Beyin şerefi 14.10.1922 tarihinde TBMMnin aldığı bir kararla iade edilmiş ve kendisine Milli Şehit ünvanı verilmişse de yıllarca Türkiye Ermenilerin yol açtığı katliamların ağıtının yakılmasına kulak kapamıştır. Türkiye nedense hep bin bir acı ve ızdırıp içinde yerlerinden edilen Türklerin maruz kaldığı acıların dillendirilmesi, göçmelerin örgütlenmesi ve geldikleri yerlerdeki devletlerin kendilerine salt Türk oldukları için uyguladığı haksızlıkların önyüze çıakrtılması gibi uygulamalara sessiz kalmıştır. Bu tür çabaları gizli olarak engellemiştir. Bu yetmezmiş gibi Ermenilerin ta Kırım Savaşından beri Doğu Anadoluda silahlı ayaklanmaları ve Osmanlı topraklarının çeşitli yerlerinde ama özellikle İzmit sancağı dahilinmdeki Ermeni köylerinde çetecilik hareketlerine girişerek Türkleri ve de Ermenileri katletmesinin öykülerinin dilllendirilmesine ve bu acıların ağıtının yakılmasına zımnen de olsa engel çıkartmıştır. Karşılaştırmayı anlamak için Gazi Dernekleri örgütlenmesi ile Göçmenlerin örgütlenmeleri karşılaştırlabilir. Türkiyenin uyguladığı tanımlanamayan siyasetlerle gerçekler Türk milletinin bilgisinden uzak kalmıştır. Benim gibi türlü acıların girdabından çıkıp gelmiş bir sürü göçmenin göç öyküleri arasında büyümüş kişilerin bu siyasetleri anlamasına olanak olmayan sözde Ermeni Soykırım Savları ve Ermenilerin yıllarca süren ASALA terörü ile Türklerin canlarının alınması, Ermenistan toprakalrında yaşayan Türklere uyguladıkları zulümler ve Azerbaycan Türklerine uyguladıkları aktliamlar hep Türkiye devletinin silik ve sessiz siyasetleri sonucu olmuştur. Benim Boğazlıyan Kaymakamının acı öyküsünü öğrenmem ve gömüldüğü yer olan Kadıköy Söğütlüçeşmedeki mezarlık içinde Milli Şehitin mezarını bulmam ve resimlerini çekmem kolay olmamıştır. Kemal Beyin mezarı başında gözyaşlarımı tutamamamın nedeni şehidimize devletimizin ve her tür STKnın sessiz ve bigane kalması olmuştur. [Derleme; Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com , 02.03.03, Şirintepe-İzmit].Kirkor BÜ