1915’te Yaşanan Trajediye Kimse Soykırım Diyemez; Emekli Büyükelçi Gündüz Aktan, 1948’de imzalanan ‘Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ne göre, Ermeni trajedesinin soykırım kapsamına girmediğini söylüyor. Aktan’a göre, siyasi mücadeleler soykırım kapsamının dışında kalıyor. Cevabını aradığımız soru şu: 1915’te ne oldu?; -1915’te tehcir oldu. Tehcir, bir halkın yaşadığı yerden alınıp başka bir yere götürülmesidir. Savaş içinde, tüm Türkiye’de olduğu gibi orada da gıda sorunu var. Salgın hastalıklar var. Ayrıca, Ermeni kafilelerini koruyacak çok fazla birlik de yok. Dolayısıyla, koca bir kafileyi korumak üzere çok az sayıda asker verebiliyorsunuz. Saldırılar oluyor. Bütün bunlar bir araya gelince, yola çıkanlarla Suriye’ye varabilenler arasında sayıca önemli bir farklılık bulunduğu görülüyor. Önemli olan, tehcir sırasında ne kadar insanın öldüğü. SÖZLEŞME NE DİYOR. Sizce kaç kişi öldü tehcir sırasında?; -Kesin bir şey söyleyemeyeceğim. Ben mesela, 300 bin kişinin ölmüş olabileceğini düşünüyorum. 300 bin önemli bir rakam. Ama bunun çok daha aşağıda olması da muhtemel. Ne var ki, kesin rakam söylemek doğru değil. O dönemde bölgenin Müslüman nüfusunun oluşturan Türkler ve Kürtlerden de çok ciddi ölümler var. İttihat ve Terakki’nin tehcirdeki amacı, Ermenileri sürüp etnik temizlik yapmak mıydı?; -Bana madem ki İttihat ve Terakki’nin amacını soruyorsunuz, yapılan işin bugünkü hukuka göre soykırım olup olmadığına bakmak lazım. Soykırım, bir suç kategorisi, üstelik en ağır suç kategorisi. Bu suçu, 1948 yılında kabul edilen Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi gayet açık bir biçimde tanımlıyor. Bu sözleşmenin ikinci maddesinde dört grup sayılıyor ve ‘Bu dört grubu yok etmek amacıyla aşağıda işlenen fiiller soykırımdır’ deniliyor. Şimdi bu dört gruba bakalım. Nedir sözleşmedeki dört grup?; -Etnik gruplar, dini gruplar, ırki grup, milli grup. Hukuk tabiriyle bu dört grup, soykırıma karşı sözleşmenin himayesi altındadır. Bir başka açıdan bu, ‘Başka gruplar bu himayeye girmez’ anlamına gelir. Türkiye’ye isnat edilen suç, üçüncü maddede yer alıyor. Deniliyor ki, ‘Öyle bir ölüm yürüyüşü tertiplediniz ki, bu yürüyüşe katılanların sağ kalmayacağını zaten biliyordunuz.’ Sonuca bakınca siz ne diyorsunuz?; -Şimdi İttihat-Terakki’nin yaptığını üçüncü madde açısından değerlendirelim. Bütün arşivleri okuyup kendiniz de bir sonuç çıkartabilirsiniz, ama asıl konuya ilişkin iki temel telgraf var. Biri Enver Paşa’nın, diğeri Talat Paşa’nın telgrafı. Enver Paşa telgrafında diyor ki, ‘Rus orduları, Kafkaslar’dan önlerine kattıkları Müslüman kitleleri sürerek sınırlarımıza giriyorlar. Bu şartlar altında, cephenin selametini sağlayabilmek için biz de bölgedeki Ermeni nüfusu cepheye sürelim. Veya aynı Ermeni nüfusu, imparatorluğun başka bir yerine tehcir edebiliriz.’ Karar, Talat Paşa’nın kararıdır. Eğer Ermeniler Rus ordusuna doğru sürülseydi, hiçbirisi hayatta kalmazdı. Buna rağmen, Talat Paşa bu öneriyi kabul etmemiş, tehcir kararı vermiş ve uygulamıştır. Şimdi burada ‘yok etme’ kastı var mıdır? Hayır, yoktur. Burada, düzenli olsun, mümkün olduğu kadar az telefát verilsin diye elden gelen yapılmıştır. İLK KEZ 1965’TE. Bu noktada yapılan itiraz nedir?; -Ermeniler, ‘Bunların amacı bütün dünyayı aldatmaktır’ diyor. Allah aşkına, o şartlarda dünya kimin umurunda ki? Siz savaşta yaşayıp yaşamayacağınızı bile bilmiyorsunuz. İleride İkinci Dünya Savaşı olacak, ondan sonra Nurnberg Mahkemeleri olacak, orada ortaya soykırım diye bir suç çıkacak, Ermeniler de Nurnberg Mahkemeleri’nden 17 yıl sonra kendilerine soykırım yapıldığını keşfedecekler, onun da üzerinden on yıl geçtikten sonra hayatlarında ilk defa söyleyecekler. Nurnberg’den 17 yıl sonra keşfettiklerini söylediniz...; -Çünkü ilk defa 1965’te dile getirdiler kendilerine soykırım yapıldığı iddiasını. Daha önce başlarına gelene soykırım filan demiyorlardı. Onun için 90. yılını anmaları da ilginç bir şey. Peki, uluslararası hukuka göre, Türkiye Cumhuriyeti’nin, ‘Bu Osmanlı döneminde yaşanmış bir hadisedir, bizi ilgilendirmez’ deme hakkı var mı?; -Burada bilinmeyen husus şu: Sevr Anlaşması’na göre, bir Ermeni ülkesi kuruluyor. Bunun batı sınırlarını saptamak da Amerika’ya bırakılıyor. Derken Lozan Antlaşması yapılıyor. Lozan’da Ermeni yurdu yok. Ermeni yurdu olmadığı gibi, metinde Ermeni kelimesi bile yok. Ama Lozan içinde Ermeni sorunu halledilmiştir. Nasıl halledilmiştir? Mal ve mülklerine el konulan Ermenilerin tazminat hakları da dahil mi buna?; -58. Madde’de ‘Ekonomik Konular’ başlığı altında ele alınmıştır. Burada, bütün tazminat hükümleri mevcuttur. Bütün bunlar alt alta yazılmış, itiraz için de altı aylık bir süre tanınmış. Bir sene içinde, yabancı hakimlerin de bulunduğu hukuk mahkemelerine müracaat hakkı tanınıyor. Lozan’la birlikte bu iş kapanmıştır. Dolayısıyla, redd-i mirasa filan gerek yok. TRAJEDİYE ŞÜPHE YOK. Türkiye’nin bugüne kadar sergilediği siyasi tutum pek bir şey ifade etmiyor o zaman.; -Şimdi olayın niteliğini inkár etmenin bir anlamı yok. Her ne kadar Türk’ü de, Müslümanı da ölüyorsa da, önemli sayıda Ermeni de ölüyor. Büyük bir trajedinin cereyan ettiğinden de kimsenin şüphesi yok. Bu niye net bir biçimde ifade edilmiyor o zaman?; -İfade edilmez olur mu? Biz her zaman bunu ciddi bir trajedi olarak kabul ediyoruz. Ama buna soykırım dediğiniz zaman iş değişir. Çünkü bu soykırım değil. 1915’te yaşananlar siyasi mücadele olarak görülebilir mi?; -Tabii, bu siyasi bir mücadeledir. Bu siyasi mücadelede insanlar ölür, siviller ölür, bu suçtur, ama adı soykırım değildir. Mesele Yahudi soykırımına dayanıyor. Yahudiler, Almanya’yı bölüp bir toprak parçasına sahip olmak istedikleri için öldürülmediler. Yahut Rus ordularına yardım ettikleri için öldürülmediler. Rus ordularıyla savaşmakta olan Alman ordularını arkadan vurdukları için de öldürülmediler. Niçin öldürüldüler? Sadece Yahudi oldukları için öldürüldüler. Başka hiçbir sebep yoktu. Osmanlı Devleti’ne bakın bir de; Osmanlı Devleti, Ermenileri Ermeni oldukları için mi öldürdü? Ne yapmışlardır?; -Tıpkı Balkanlar’da Bulgarların, Sırpların, Yunanlıların yaptığı gibi, bağımsız olmak için çeşitli isyanlar çıkartmışlardır. Devlet de bu isyanları bastırmak için güç kullanmıştır. Elbette siviller de ölmüştür ama zaten Ermeni çeteleri de sivilleri öldürerek başlamışlardır isyanlara. Bunlar, tehcir sırasında yaşananları meşrulaştırmaz yine de, öyle değil mi?; -Hiç şüphesiz ihmalleri, istismarları ve suiistimalleri meşrulaştırmaz. Bazı yerlerde, Ermenileri korumakla görevli birlikler, korumaları altındaki Ermenilere saldırmıştır. Bazı memurlar görevlerini yapmamışlardır, bazıları hırsızlık yapmıştır. Bazıları kabul edilemeyecek olaylara girmişlerdir. Bunun sonunda, 1200’den fazla görevli Divanı Harp’e verilmiştir. Bunların da 600’ü idam edilmiştir. Yani siz SS subaylarının Yahudileri öldürdükleri için idam edilebileceklerini düşünebilir misiniz? Bunları yapan bir devletin, Ermenileri yok etme kastı olabilir mi? Öyle olsa, bu adamları idam etmek yerine teşvik etmesi lazımdı. Ermeniler, Trajedi Kelimesine Razi Değil. Ermeni sorunu uluslararası arenaya taşınmadan iki ülke arasında çözülemez mi? Bunun için ne gibi önerileriniz olabilir? Sonuçta bir trajedinin yaşandığı ortada...; -Ortada ama Ermeniler trajedi kelimesine razı değil. Çünkü trajedi dediğiniz zaman bunun iki tarafı var. Oysa Ermeniler, Türk tarafının acılarını kabul etmeye hazır değiller. Bunu yüzümüze karşı da söylediler ama o kadar önemli değil. Biz tek yanlı da yapabiliriz bunu. İlişkilerin normalleşmesi için çok mu geç kaldık? Bundan sonra ne yapılabilir?; Bizim kabahatimiz şu: Ter Petrosyan döneminde, Ermenistan’ı tanımakla yetinmeyip diplomatik ilişki kuracaktık. Tanıyanların başında Türkiye vardır, ama diplomatik ilişki kurmamakla hata etmiştir. Diplomatik ilişki halkın halkla, devletin devletle iletişim içinde olmasını sağlar. İkinci talihsizlik, Petrosyan’ın gitmesi ve Koçaryan’ın gelmesidir. Koçaryan’ın yönetimindeki rejim, uluslararası alanda yüz karası bir rejimdir. Bunun demokrasiyle filan alakası yoktur. Ermenistan sadece ekonomik bakımdan perişan, ruhsal bakımdan kendini yaralamış bir ülke değil ki, aynı zamanda demokrasiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir ülke. Ve adam Taşnak, Karabağ’ı işgal etmiş grubun adamı. Soykırım sözleşmesi; 9 Aralık 1948 tarihinde Paris’te toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 260 A (III) sayılı ararıyla kabul edilip, imza, onay ve katılıma açılmıştır. Sözleşme 13. maddeye uygun olarak 12 Ocak 1951 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye sözleşme’yi 23 Mart 1950’de onaylamıştır. 5630 Sayılı Onay Kanunu 29 Mart 1950 gün ve 7469 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır. Sözleşme’nin Türkiye’yi ilgilendiren iki maddesi şöyle: Madde 1- Sözleşmeci devletler, ister barış zamanında isterse savaş zamanında işlensin, önlemeyi ve cezalandırmayı taahhüt ettikleri soykırımın uluslararası hukuka göre bir suç olduğunu teyit eder. Madde 2- Bu sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi biri, soykırım suçunu oluşturur. a) Gruba mensup olanların öldürülmesi; b) Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi; c) Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarını kasten değiştirmek; d) Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak; e) Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek. Bağımsızlık istiyorlardı. 1878’den bu yana bağımsızlık için mücadele eden bir grup Ermeni çeteci var. Yoksa, ‘Biz bağımsızlık mücadelesi filan vermiyorduk, Türkler ani bir nefretle bizi kesmeye başladılar’ mı deniliyor? Biz Ermenileri Ermeni oldukları için ne küçük gördük, ne toplumun dışına ittik. Gündüz Aktan Kimdir; 1941 Safranbolu doğumlu olan Gündüz Aktan, Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden sonra İçişleri Bakanlığı’nda çalışmaya başladı. 1967 yılında Dışişleri Bakanlığı’na girdi. Nairobi’de Büyükelçilik, Birleşmiş Milletler’de Türkiye temsilciliği yaptı. Bern Büyükelçiliği’nden sonra Başbakan Özal’ın danışmanı oldu. Siyasi İşlerden Sorumlu Müsteşar Yardımcılığı ve Japonya Büyükelçiliği’nin ardından ASAM’ın başına geçen Aktan, aynı zamanda Radikal Gazetesi’nde yazıyor.. [Gündüz Aktan, Söyleşi, Hürriiyet Gazetesi, Kayıt; Erkan Kiraz, 12.04.05, erkankiraz@yahoo.com  Şirintepe-İzmit].

ABD’nin Protestan Misyon Etkinlikleri: Kısaca American Board denilen ABCFM’den. Amerika Osmanlı ve Türkiye toprakları üzerinde hiç emperyalist oyunlar oynamadı diyenler hep yanılırlar. Amerika 1800’lü yıllardan itibaren İngilizlerin peşine takılarak Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasına en sinsi ve geri dönülmez siyaseti uygulayan devlettir. Varoluşandan beri Protestanların egemenliğinde olan ABD dünyayı Protestanlaştırmak için çabalamıştır. Tüm çabalarına rağmen Ortodoks Rumları ve Müslümanları Protestanlaştıramamış ama Osmanlı ülkesindeki Ermenileri tümden etkilemiş ve etkileri günümüze dek uzanan sahte Ermeni iftiralarının karşımıza çıkartılması ve Türklerin sürekli suçlanmasına yol açan olaylara ve bir sürü mezalime yol açmıştır. Sözde insancıl gerekçelerle ama sadece Hıristiyan azınlıklar için Amerikan şilepleri ve çeşitli Amerikan misyonlarına bağlı gönüllü çalışanların etkinliklerinden ve ilgisinden doğduğum yer İzmit Derince’de nasibine düşeni almıştır. Hıristiyan azınlıklar için koşturan Amerikalılar annemin ailesi 1925’lerde Romanya’dan sürüldüklerine insancıl gerekçelerle ne Köstence Limanı’nda ne de Tuna Nehri kıyılarında ortalıklarda görülmemişler. Osmanlı topraklarında özellikle Ermeni ve Rumların yoğun olarak yaşadığı köy, ilçe ve kentlerde hızla açılan Amerikan ABCFM misyon okullarından İzmit’te naibini almıştır. Bir adet İzmit merkezde, bir adet o zamanlar İzmit’e bağlı Adapazarı’nda ve bir adet de Bahçecik [Bardizag] da Amerikan Misyon Okulu açılmıştır. Osmanlı toplumunun kayrılmış cemaatinden olan Ermeniler bu okulların açılmalarından itibaren silahlı ayaklanma, eşkıyalık, dağa çıkma, düşmanla işbirliği yapma ve en sonunda silahlı ayaklanmalara dek her tür yollara başvurmuşlardır. Sürekli olarak ya İngilizler, ya Amerikalılar yada Ruslar tarafından yada son zamanlarda olduğu gibi kurnaz Fransızlar tarafından kullanılmışlar ve işleri bitince de bir kenara bırakılmışlardır.

Acısu, İzmit: İzmit. Bugünki adı Saraybahçe Belediyesi, Mehmet Sadık Efe Parkı. Tepecik Mahallesi Acısu Çeşmesi civarı. Şu anki parkın hemen güney tarafında, duvarın dibinde bir çeşme vardı. Suyu acıydı. Şimdi bu çeşme yerinde taksi durağı yer alır. Acısu ve çevresi Ermeni Mahallesi’ne dahilmiş. Acısu’nun hemen güney karşısında St. Barbe Kilisesi ve Fransız Conception Misyoner Okulu yer alırmış. Daha sonraları bu yapı Deniz Üssü (Üss-ü Bahir), Sinema Salonu, Vergi Dairesi olarak kullanılmış. Şimdilerde ise konut Devlet Konukevi olup, batı tarafında kalan yapılarda ise Saraybahçe Polis Merkezi vardır.

Ağrı Dağı; Ağrı 5137m. (Ararat), Türkiye'nin ve Avrupa'nın en yüksek zirvesidir. Ağrı Dağı uzun bir aradan sonra tekrar dağcılara açıldı. Volkanik bir dağ olan Ağrı, İran ve Ermenistan sınırında yer alır. Ağrı zirvesinden Kafkaslar'daki Elbruz ve İran'daki Demavend zirvelerini ve Kaçkar zirvelerini görmeniz mümkün. Nuh Tuhafanı ile ilgili efsanelerle adını duyuran Ağrı dağcılar içinde bir efsanedir. Yörede nereye giderseniz gidin hep karsinizda duran bir ulu dağ vardır. Sürekli sizi izliyor gibidir. Ondan kurtulamazsiniz. Bu Ağrı Dağı'dır. Yaz döneminde Ağrı'da hava güneşli, kuru ve sıcaktır. Fakat 3000m den sonra dağ koşulları kendini göstermeye başlar. Soğuk ve sert hava hakimdir. Dağın güney yamacı en güvenli ve en kolay rotadır. 3200m kampında gece sıcaklık 0 derece, 4200m kampında ise -15 derece civarında olabilir. İran'da Koh-i Nuh, Ermenistan'da Marsis, Avrupa'da Ararat olarak bilinen Ağrı en son 10.000 yıl önce patladığı tahmin edilen ağrı artık sönmüş bir volkandır. Dağın 4200m den sonrası buzulla kaplıdır. 5137 metre yüksekligi ile Türkiye'nin en yüksek dagi olan Ağrı'nın Güneydoğusunda 3896m lik zirvesiyle Küçük Ağrı yer alır. Büyük ve Küçük Agri 1188'km2 bir alani kapliyor. Eski bir volkanik dağ olan Ağrı tarih boyunca efsanelere konu ola gelmis. Kutsal kitaplar ondan söz etmis, kutsal sayılmış. Bir çok arastirmaci ya da merakli Nuh'un Gemisi'ni yillardir arayip duruyor. Kimisi resimlerini bile çektigini iddia etti. Bu resimler yayinlandi, gemi midir degil midir, tartisildi. Tufanda her türden birer çift canliyi alarak gemiye binen Nuh Peygamber'in gemisinin karaya oturdugu yerin Agri Dagi olduguna inaniliyor. Kutsal kitaplar da böyle yaziyor. Hz. Adem ile Havva'nin yasadigi Irem Bahçeleri’nin de dagin kuzeyindeki Aras Vadisi'nde oldugu söyleniyor. Doğuda bir çok öykünün, söylencenin anlatildigini söylemekteler. Bunlar çok ayrintili, iyi örülmüs öykülerdir. Iste bu öykülerden biri de Ağrı'yı şöyle anlatıyor. Büyük ve Küçük Ağrı yeryüzündeki bütün daglarin padisahi Kafdagi'nin ailesindenmis. Kizkardes Küçük Agri, Kafdagi'nin oglu Yeni Kafdagi ile de nisanliymis. Büyük Agri daglar serdari oldugundan ordusu ile 70 yil sürecek uzun bir yolculuga çiktiginda Padisah Kafdagi ölmüs. Yeni padisahlik Büyük Agri'nin hakkiymis ama Yeni Kafdagi onun yoklugundan yararlanip tahta oturuvermis. Büyük Agri çok üzülmüs bu haksizliga, kizkardesi Küçük Agri'yi da yanina alip Kafdagi ülkesinden ayrilip Aras'in yanina, simdiki yerine gelip yerlesmis. Yasli, yorgun ve üzgün Büyük Agri basini kizkardesinin dizine koyup uykuya dalmis. Aradan uzun yillar geçmis, Yeni Kafdagi nisalisini özlemis ve Büyük Agri'ya elçi gönderip kendisini bagislamasini, nisanlisini da göndermesini istemis. Büyük Agri elçileri kovmus ve yeniden uykuya dalmis. Yeni Kafdagi kizmis bu kez, ordusunu toplayip Büyük Agri'ya saldirmis. Ama nafile, Büyük Agri tek basina koca orduyu bozguna ugratmis. Yeni Kafdagi da yilmamis, yedi kez ve her seferinde daha büyük orduyla saldirmis. Ama her seferinde bozguna ugramis. Bu arada Küçük Agri da nisanlisina kavusmak ister ama agabeyinden çekinirmis. Zorun sökmedigini gören Yeni Kafdagi bu kez hileye basvurmus. Sessizce yaklasip nisanlisina gelmesini isaret etmis. Küçük Agri dizini yavasça agabeyinin basinin altindan çekip kaçmayi denemis ama Büyük Agri öksürüp agzindan alevler, dumanlar çikarak uykuda olmadigini göstermis. Yeni Kafdagi korkup kaçmis. Bu arada çevredeki köyler yanip kül olmus. Küçük Agri her yetmis seksen yilda bir agabeyinin iyice daldigini düsünüp dizini çekmeye çalistiginda Büyük Agri öksürüp yeri gögü sarsarmis.  

Ahmet Necdet Sezer; Ilımlı İslam, Köktendinci Rejime Dönüşüyor; Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, İslam ülkelerinin dünyaya katkıda bulunabilmesinin yolunun bireysel özgürlükten geçtiğini söyledi. Sezer, dün Harp Akademileri Komutanlığı’ndaki konferansta şöyle dedi: Laik Devlet; Bölge için Türkiye mutlaka örnek gösterilecekse ancak laik, demokratik ve hukuk devleti niteliği ile örnek oluşturabilir. Yakın tarihe bakıldığında, çevremizde geçiş dönemi örneği olarak, ‘ılımlı İslam’ modeliyle sıkça öne çıkartılan kimi ülkelerin, daha sonra kaçınılmaz biçimde radikal bir değişikliğe uğrayarak köktendinci bir rejime dönüştüğü görülmüştür. Bugün, Türkiye’yi örnek ülke olarak gösteren ülkelerin, ‘ılımlı İslam’ övgülerine karşın, bizi diğer Müslüman ülkelerden farklı kılan asıl değer, dinsel yorumumuzdan çok, laik devlet ve toplum yapımızdır. İsim Vermeden Eleştirdi; Sezer son aylarda sözde soykırım savlarının hızını artırdığını ve bu yıl doruk noktasına ulaştığını belirterek isim vermeden başta yazar Orhan Pamuk olmak üzere bu konudaki Ermeni iddialarını destekleyen açıklamalar yapan çevreleri eleştirdi. Sezer şunları söyledi: Bu savlar, Türk ulusunu üzmekte ve rencide etmektedir. Toplumumuzda kimi kanaat önderlerinin, tarihsel doğruluğunu hiçbir biçimde sorgulamadan, en aşırı iddia sahiplerinin yanında çekincesiz yer almayı seçmiş olmaları, üzüntü vericidir. Tarihsel olayları yorumlarken bilimsel nesnellikten uzaklaşmak, aydın dürüstlüğü ve tutarlılığıyla bğdaşmaz. Eller Temizdir; Değerli devlet adamı İsmet İnönü’nün Lozan’da kendisini itham eden İngiliz Başdelegesi Lord Curzon’a hitaben söylediği, ‘Türk milletinin elleri bilhassa temizdir’ cümlesinin arkasındayız. Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni, ancak soruna adil ve kalıcı bir çözüm bulunduğu, Ada’da iki toplumun bir arada yaşayacakları yeni bir ortaklık devleti kurulduğunda tanıyabilir. Abd’nin Sorumluluğu; PKK/Kongra-Gel adlı terör örgütünün Kuzey Irak’taki varlığının, bizim için açık bir rahatsızlık nedeni olduğunu bir kez daha yinelemek istiyorum. ABD’nin sorumluluğunun gereklerini artık yerine getirmesini bekliyoruz. Kritik bir dönemeçten geçmekte olan bölgemizde, istikrarın korunması ve gerginlikleri azaltıcı politikalar üretilmesi yönünden, bölge ülkelerine özel bir görev düşmektedir. Suriye ve ilgili tüm taraflara gerekli telkinlerde bulunmayı sürdüreceğiz.  [Hürriyet Gazetesi, Kayıt; Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com  08.04.05, Şirintepe-İzmit].

Akdamar Kilisesi; Ermeni Kralı 1. Gagik tarafından 915-921 yıllarında Keşiş Manuel’e van Gaölü’nün aynı adla bilinen kıyıya yakın küçük adası üzerinde yaptırılır. Kilise yüzyıllarca diniş bir akademi olarak kullanırılır. Nedense Ermeniler bu kiliseyi pek önemsemektedirler. Günümüzdeki nüfusu neredeyse sadece 2,5 milyon olan Ermenistan hala Anayasasında sözde soykırım konusunu tutarken, Türkiye’den toprak talebinde bulunurken Türkiye ilk kez inisiyatifi ele aldı ve bir çok açılım yaptı. İlki Sözde Ermeni Soykırım savlarınına yönelik geniş bir kampanyaydı. Ardından Osmanlı Arşivleri’nin incelemek isteyenlere açılmasıydı. Şimdi de Ermeniler için önemli tarihi yerlerin onarılmasına sıcak bakılıyor. İlk olay İstanbul’daki tarihi Surp Pigriç Ermeni Hastahanesi ve Müzesi’ydi. Van Valisi Niyazi tanrılar hazırladığı bir projeyler kilisenin onarılması için Kültür Bakanlığı’na başvurmuş. Bakanlığın onarım için YTL 2.4 milyon ayırdığını belirtmiş. [Derleme; Erkan Kiraz, 06.04.05, erkankiraz@yahoo.com  Şirintepe-İzmit].

Akmeşe, İzmit: İzmit’in doğusunda yer alan ve Sakarya iline yakın olan bu belde eski bir Ermeni yerleşim yeridir. Eski adı Armaş’tır. Arbaş yada Armaşa da denilirmiş. 1915’lere dek Büyük bir kilise, yanında matbaa ve papaz okulu varmış. Köyün doğusundan akıp giden çay üzerinde elektrik üretilen değirmeni geriye kalan ikinci eserdir. Birincisi kilise yerine yapılan caminin kuzeyinde kalan çeşmedir. Akmeşe’nin harika bir çevresi vardır. Eskilerde Pir Ahmet denile mvekide büyük bir mezarlık ve Haç alanı varmış. Köye 1924 yılında Yunanistan Mübadil Muhacirleri yerleştirilmiştir. Köyün kuzeyinde kalan Değirmen ve Taşoluk adlı büyük bir mesire alanı vardır. Köy tamamen hayvancılık ve tahılcılıkla geçinir. Kandıra’dan daha gelişmiş ve eğitimli ve nicelikli insan sayısının fazla olduğu bir yerdir. Köyün doğu yamaçları tamamen at çiftlikleri ile kapatılmıştır. Eski Büyükelçi Ural Ataman Çiftliği’nden başka Yasemin Yalçın, Hasan Cemal ve bir varsıl Ermeni’ye ait villalar da at çiftliklerinin tepelerinde görkemleriyle göz kamaştırır. Yörede konutlaşma ve özel site yapma olayı neredeyse hiç yoktur. Belde batıdan doğuya doğru eğimli bir alanda kurulmuştur. Ana cadde kuzeyden güneye doğru eğimli ve dümdüz olarak iner. Kentleşmenin en güzel örneği burada yer alır. Sokak ve caddeler genelde bir birlerini dikdörtgenler biçiminde keserler. Her bir sokak ve cadde uzunlamasına dümdüz uzanır gider. İlk göçmen evleri de yerlerini betonarme yapılara terk etmiştir. Ermenilere ait izler sadece bazı evlerin duvar, temel yada eşiklerine konulan taşlarda kalmıştır. Bir süre sonra bunlar da kalmayabilir. Büyük Ermeni Mezarlığı ve Haç Yeri’nin yerinde şimdilerde bağlık ve bostanlık bağ ve bahçeler uzanmaktadır.

Arslanbey, İzmit: İzmit. Osmanlı zamanlarının Arslanbeğ’i. Önemli bir Ermeni yerleşim yeriymiş. Ermeni Kilisesi ve Mezarlığı’ndan geriye bir şey kalmamış. Eski konutlardan ve bazı eski yapılardan izleri görmek hala mümkündür. Bu köyden ayrılan Ermenilerden birisinin İnternet’e Arslanbeyli Ermenilerin farklı Ermenicesine dair bir yazı okumuştum. Arslanbey’e yerdeğişim göçmenleri yerleştirilmiş. Ama zamanla Kardenizliler buralara yerleşmeye başlamış. Belde günümüzde Muacirleri ve Lazların karma olduğu bir yerdir. İzmit.

Atıf ERÇIKAN: Tarihte Türk Ermeni Münasebetleri, 1949, İstanbul,

Avcıköy [Merdigöz], İzmit: “Avcı Köyü Tarihçesi; Kurtuluş Savaşı öncesine kadar bir Ermeni yerleşim köyü olan bu köyün adı Merdegöz (Merdigöz) idi. Lozan Antlaşması’nın sağladığı Mübadele (göçmen değişimi) ile Yunanistan’ın Drama kentine bağlı Sariç Köyü’nden 150 hane ve Malgarita Köyü’nden de 150 hane toplam 300 hanelik göçmen kafilesi 1924 yılında Hasan Ağa adlı bir önderin önderliğinde yerleşmişlerdir. Göçmenlerin köye yerleşmelerinden önce, Ermenilerin arasında Ahmet Çavuş ve Selim Ağa adlı kişilerin aileleri yaşıyordu. 1910 yılında burada Jandarma Asayiş Karakolu kurulmuş, daha sonra 1930 yılında Yalakdere’ye nakledilmiştir. Adı geçen iki Türk ailesi, Karakol’un işlerlik kazandığı dönemde buraya yerleşmiş olmaları gerekir. Köyün eski adı olan Merdigöz, Cumhuriyet Hükümeti döneminde Avcı Köy olarak değiştirilmiştir. Burada içilmesi yararlı olduğu bilinen eski bir içme suyu kaynağı vardır. Göçmenler kendilerinin buraya gelmelerini sağladıklarına inandıkları Hasan Ağa’nın anısına olarak “Hasan Pınar” adını vererek ebedileştirmişlerdir. Köyün nüfusunun çoğunluğu İzmit ve İlçe merkezinde yaşamaktadırlar. Köyün ilçeye olan uzaklığı 22 km’dir. [31.05.2002, Selahattin Aktürk, Avcı Köyü Muhtarı.”. Yalakdere-İzmit].

Avcıköy [Merdigöz], İzmit: İzmit Karamürsel’e bağlı Akçat beldesinden Yalakdere beldesine giderken doğu tarafta kalan köydür. Köyün asıl adı olan Merdigöz’ün Mardingöz veya Mardingözü’den geldiği söylenmektedir. Mardin çevresinden gelen Ermenilere atfen bu adı almış. Köye Türk göçmenler yerleştirildikten sonra köyün adı Avcıköy’e dönüştürülmüş. Ama sonradan gelenler hala köye kendi aralarından Merdigöz demekteler. İzmit’te Devlet Hastanesi kuzey tarflarına yerleşmiş olanlar “Merdigözlüler Derneği” kurmuşladır. Köy yerleşikleri aslen 1924 yılındaki Mübadele Muhacereti kapsamında Yunanistan’dan gelip bu köye yerleşmişlerdir. Köyün asıl sakinleri olan ve Osmanlı zamanlarında Mardin ili civarından gelip buralara yerleştirilen Ermenilerdir. Kurtuluş Savaşı öncesi dönemde kendiliklerinden yada zorlamalar sonucu yerleştikleri bu köyü terk etmişlerdir. Ermenilerin Avrupa ve Amerika’da nerelere yerleştiklerini bilmiyorum. Köyde tütün ziraati yapılırmış. Köy okulu kilisenin yerine kurulmuş. Köyün doğusundan akan dere içinde un değirmeninin kalıntıları vardır. Mezarlık ise tamamen ortadan kalmış. Köy meydanında bir kaç Ermeni Konağı hala varlığını korumaktadır. Tütün ekim ve tarımı hala sürdürülmeye çalışılmaktadır. [Söyleşi: 03/11/2002; Merdigözlü Harun Çelik (1980), Zafer Haktürk].

Bir Amerikan Misyonerinin Merzifon Amerikan Koleji Hatıralari; George E. White, Çeviri; Cem Tarık Yüksel, Enderun Kitapevi, İstanbul-1995, [Erkan Kiraz, Sanat Sokağı, Pasaj İçi Sahaf, İzmit, 22.08.2001, 4,000,000 TL],

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey Asıldığı Yerde İlk Kez Anıldı; Ermenilere zulüm yaptığı iddiasıyla asılan Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf Vekili, ‘Milli Şehit’ Kemal Bey, ölümünün 86’ncı yıldönümünde idam edildiği Beyazıt Meydanı’nda ilk kez anıldı. 1919 yılında darağacının kurulduğu yerde yapılan törene Kaymakam Kemal Bey’in torunu da katıldı. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, Ermeni ayaklanmasının önlenmesi amacıyla çıkarılan tehcir uygulamasında hatalı olduğu iddiasıyla yargılanmış, bu davada aklanmış, ancak buna rağmen işgalci güçlerin baskısıyla Osmanlı Hükümeti tarafından 10 Nisan 1919 yılında asılmıştı. Milli Şehit; Bakanlar Kurulu kararıyla 14 Ekim 1922 tarihinde Milli Şehit ilan edilen Kaymakam Kemal Bey, İstanbul’da idam edildiği Beyazıt Meydanı’nda Türkiye Sivil Toplum Kuruluşları Birliği tarafından düzenlenen törenle anıldı. Kemal Bey idam edildiğinde 5 yaşında olan kızının oğlu Yalçın Gürenci de ‘Dedem vazifesini yapan, adalete inanan, vatanı için yaşayan, inançlı bir devlet memuruydu. İnandığı kıymetler ve adalet ne yazık ki siyasete alet edilmiş ve dış güçlerin baskısıyla idam edilmiştir. Bu millet için nice Kemal Bey feda olsun’ diye konuştu. Temsili kaymakamın, Kemal Bey’in vasiyetini okuması ve duanın ardından 1919 yılında Beyazıt Meydanı’nda darağacının kurulduğu yere karanfil bırakan grup ‘Şehitler ölmez vatan bölünmez’ sloganları atarak dağıldı. 2 Yerde Daha; Yozgat’ın Boğazlıyan İlçesi Kaymakamı Kemal Bey, ölümünün 86. yıldönümünde Müdafaa-i Hukuk Vakfı ve Derneği’nce Kadıköy Salıpazarı’ndaki kabri başında da anıldı. Kemal Bey için görev yaptığı Yozgat’ın Boğazlıyan İlçesi’nde de tören düzenlendi. Ben masumum kahrolsun böyle adalet; Kemal Bey 5 Şubat 1919 tarihinde İstanbul Örfi İdare Divanı Harbi’nde (Sıkıyönetim Mahkemesi) yargılanmaya başlandı. Toplam iki ay ve 18 duruşma sonunda ‘Yozgat ve Boğazlıyan Ermenilerinin tehciri sırasında suiistimal ve öldürme olaylarında gevşeklik gösterdiği gerekçesiyle 8 Nisan 1919 tarihli kararla idama mahkûm edildi. İdam kararını veren mahkeme heyetinin yarısı azınlıklardan oluşuyordu. İki gün sonra 10 Nisan 1919 günü Beyazıt Meydanı’nda idam sehpasına çıkan Kemal Bey şunları söylemişti: ‘Vatandaşlarım sizlere yemin ederim ki, ben masumum. Son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa, kahrolsun adalet. Asil Türk Milleti’ne çocuklarımı emanet ediyorum. Borcum var, servetim yok üç çocuğumu, millet uğruna yetim bırakıyorum. Yaşasın Millet...’ Askerler bayrağı yarıya indirmişti; Kemal Bey’in idam hadisesi, İngilizlerin hiç beklemediği şekilde büyük tepki ile karşılandı. Kemal Bey’in cenazesi vasiyeti üzerine Kadıköy Kuşdili Çayırı’ndaki oğlunun mezarı yanına gömülmesi için, ailesine teslim edildi. Kadıköy’de büyük bir cenaze töreni yapıldı. Tabut, Karaköy İtfaiye Karakolu önünden geçerken bir manga asker bayrağı yarıya indirerek selam durdu. Alışılmışın dışında, tabut eller üzerinde defnedileceği yere kadar götürülerek, 10 Nisan 1919 Perşembe günü akşam üzeri toprağa verilir. Kemal Bey’in üzerinde çıkan vasiyeti tarihe bir belge olarak kalacaktır. Vasiyet özetle şöyle: ‘Sevgili oğlum Adnan’ın medfun bulunduğu Kadıköy Kuşdilli Çayır’ndaki kabristanda yavrumun yanına gömülmemi diliyorum. Kabir taşım, hamiyetli Türk ve Müslüman kardeşim tarafından dikilmeli ve üstüne şöyle yazılmalıdır: Millet ve Memleket uğruna şehit olan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal’in ruhuna Fatiha.’ Ermeni komplosu yüzünden asılmıştı; Törene katılan yaklaşık 100 kişi, Ermeni komplosu yüzünden suçsuz yere asılan Kaymakam Kemal Bey’in ‘Fertler ölür millet yaşar. Türk milleti ebediyete kadar yaşayacaktır’ sözlerinin yazıldığı pankartlar, ‘Dün Kemal Beyi astıranlar bugün terörist başını kurtarmaya çalışıyor’ yazılı dövizler ve Türk, KKTC’yle Doğu Türkistan Bayrağı taşıdı. [Ardıç Aytalar-İstanbul, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com , 11.04.05, Şirintepe-İzmit]

Buyurun Sınırları Açın; Belli ki Ermenistan’daki Ermeniler çok sıkışık durumda... Bugünlerde onlar adına kim ağzını açsa ‘Türkiye’nin Ermenistan’la sınırını açmasının Türkiye’ye sağlayacağı yararlardan’ dem vuruyor. Önceki gün Cumhuriyet’te Leyla Tavşanoğlu’nun David Phillips adında biriyle yaptığı mülakat vardı. Hani bizim kendi çıkarlarımızın ne olduğunu bilmeyecek kadar aptal olduğumuzdan emin yabancı dostlarımız (!?) vardır ya David Phillips’in onlardan biri olduğu, mülakatın nerdeyse her cümlesinden fışkırıyor. Konuşmasının -saydık- tam 10 ayrı yerinde ‘Ermenistan’la aramızdaki sınırı açmamızın yararlarını’ dile getiriyor. Birinde ‘Sınırı açmak vizyon, cesaret, iyi komşuluk ilişkilerinde proaktif bir yaklaşım demektir’ diyor. Yani siz önce sınırı açın, gerisi kolay demeye getiriyor. Sınırın tekrar açılması onlar için o kadar önemli olmalı ki aynı gün Hürriyet’te ‘soykırım’ konusunda görüşleri yayınlanan Karadeniz Ekonomik İşbirliği teşkilatındaki Ermenistan Temsilcisi Arsen Avegyan da, ‘soykırım’ avukatlığına soyunan Türkler de onu istiyor. Hele Amerikalılar, hükümetle hangi konuyu görüşürlerse görüşsünler önce ‘Ermenistan’la aranızdaki sınırı açmalısınız’la lafa başlıyorlar. Bu kadar bağırmaları elbet sebepsiz değil. Ermenistan’ın nüfusu World Almanac’a göre 1998’de 3 milyon 441 bin idi. Oysa 2004 Temmuzu itibariyle yapılan tahmin 2 milyon 991 bine düştüğünü gösteriyor. Yani 500 bin kişi başka ülkelere göç etmiş. Çünkü Ermenistan ekonomisi çökmüş durumda. O kadar ki Türkiye’de 7500 ABD Doları olan kişi başına satın alma gücü orada 3500 dolar. Nüfusun yarısının yaşam düzeyinin ‘yoksulluk sınırı altında’ olduğu biliniyor. Ermenistan sınırı bir açılsın... Sıra Karadeniz üzerinden dünyaya açılmalarına gelecek. Bu sırada Türkiye’yi bir yandan ‘soykırım yaptığınızı kabul edin’ diye sıkıştırmayı sürdürecekler. Onun ardından da hem anayasalarındaki hem de bağımsızlık bildirgelerindeki Türk düşmanlığı üzerine oturtulmuş taleplerini -bilinen müttefiklerinin de desteğiyle- dile getirmelerine sıra gelecek. Bu gerçekler ortada iken bakıyoruz Sayın Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Türkiye’nin Ermenistan karşısındaki iyi niyetini dile getirmek için ‘Sadece İstanbul’da 40 bin Ermenistan vatandaşı Ermeni’nin çalışmakta olduğunu’ ifade ediyor. Erivan’dan kalkan yolcu ve kargo uçaklarının İstanbul’a inmesine ve buradan kalkanların Erivan’a gitmesine izin verildiğini anlatıyor. Türkiye’nin kendi iç hukukunu göz ardı ederek, ‘diplomatik ilişkisi’ bile olmayan bir ülkenin vatandaşlarına burada çalışma hakkı tanıması olabilir mi? Bakın olmuş... Bizzat Dışişleri Bakanı itiraf ediyor. Peki buna karşılık Ermenistan ne istiyor? ‘Soykırımı kabul edin. Sonra sizden tazminat ve toprak istememize sıra gelecek’ diyor. Hani ‘Yok öyle bir niyetimiz’ deseler yine neyse. Onu bile söylemeden bu taleplerde bulunanlara ‘evet’ diyenlere ne denir? [Oktay Ekşi, Hürriyet Gazetesi, 05.04.05, Kayıt: Erkan Kiraz, 05.04.05, Email: erkankiraz@yahoo.com , Şirintepe-İzmit].

CHP’nin Sözde Ermeni Soykırımı İnisiyatifi: Türkiye’de başlayan Batı’nın bakın siz de nasıl vahşi ve sinsi işgalcilerdiniz yaklaşımları. CHP’nin Sözde Ermeni Soykırımı konusunda Türkiye’nin inisiyatif alması girişimleri, Erzurum Atatürk Üniversitesi’nce Ermenilerin 1912-1915’ler arası Ruslarla işbirliği yaparak van ve diğer yakın kentlerde işledikleri Türk Mezalimi kazı çalışmaları ve belgelerinin açıklanması, birden ön yüze çıkartılıveren 26 Şubat 1992 Azerbaycan Hocalı’da Ermenilerin işlediği Türk Mezalimi suçları, Türkiye’nin Ermenistan ile doğrudan ilişki kurma girişimleri, Diaspora Ermenileri’nin Sözde Ermeni Soykırımı’nın karşılıklı bir araya gelerek belgelere dayalı olarak inceleme önerisini gerekçesini reddetmeleri, salt Türklere iftira için yazılmış Mavi Kitap’ın yazarından bunlar hep iftiraydı itirafı ve Diaspora Ermenileri’nin can hedefi haline gelen ve Ermenilerin yıllardır dünyayı uyuttuğunu belgelerle açıklayan Justin McCarty’in birden Türkiye ve Türkler tarafından keşfedilivermesi.. Ve de Orhan Pamuk gibi bazı yazarların Batı basına “Ermenileri katlettiğini” açıklaması, kendilerini Türk aydını olarak zannedenlerin Orhan Pamuk’a yönelik eleştirilere tahammül edemiyor olup hemen savunma yazılarına döşenmeleri.

Daud KHEYRIYAN: For the Sake of Cross [Haçın Hatırı İçin], 26 Şubat 1992 günü Azerbaycan Hocalı Ermenilerin Türk Kıyımı’nı yaşayan ve daha sonraları Beyrut'a yerleşen Ermeni gazeteci,

Ermeni Papaz, Atatürk'e Hakaret Etti; Ermeni Ortodoks Kilisesi'nin temsilcisi Vertanes Kalayjian, ABD Kongresi çatısı altında düzenlenen bir toplantıda Atatürk'e hakaret ederek, ''Kemal de bir kasaptı'' dedi. Amerikan hükümetinin bağımsız bir kuruluşu olan ve özellikle insan hakları ve demokrasi konularında çalışan Helsinki Komisyonu, ABD Temsilciler Meclisi'nin çalışma binalarından Rayburn'de ''Türkiye'de dini özgürlükler'' konulu toplantı düzenledi. Kalayjian, toplantıdaki konuşmasında, Türkiye'nin başlattığı uzlaşma girişimine karşılık, kendisinin bugün bu iyimserliği paylaşmak için hiçbir nedeni olmadığını söyledi. Kalayjian, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Atatürk'ten de ''Kemal'' diye bahsetti ve ''Kişisel fikrime göre Kemal de bir kasaptı'' dedi. Bunun üzerine, toplantıya konuşmacı olarak çağrılmayan, ancak salonda bulunan Türkiye'nin Washington Büyükelçiliği'nden diplomat Fatih Yıldız söz alarak, Kalayjian'ın sözlerini protesto etti. Yıldız, ''Böyle bir toplantı düzenlerken, çağrılan isimlerin ne tür bir geçmişe sahip olduğunun iyi araştırılması gerekir. ABD Kongresi'nde, ülkenin kurucusu George Washington'a hakaret edilmesi kabul edilemeyeceği gibi Türkiye'nin kurucusu Atatürk'e de hakaretin kabul edilmesi mümkün değildir'' diye konuştu. Oturumu yönetenler de bu sözleri not ettiklerini belirttiler ve Yıldız'a eleştirisinin dikkate alınacağını kaydettiler. Yıldız ayrıca, dini özgürlükler tartışılırken Ermeni soykırımı iddialarının gündeme getirilmesini eleştirdi. Kalayjian, ''Türkiye'deki Ermeni toplumunun ikinci sınıf muamelesi gördüğünü'' iddia etti ve ''diğer dini azınlıklarla birlikte ayrımcılığa uğradığını'' savundu. Toplantıda ''Türkiye'deki Hıristiyan Ermenilerin durumu'' konusunda ise Türk-Ermeni Uzlaşma Komitesi üyesi Van Krikorian konuştu. Krikorian, ''Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik ilişki kurulmasının ve Ermenistan'a ekonomik ambargonun kalkmasının, Türkiye'de son dönemde ortaya çıkan 'problemleri tartışma istekliliğine' katkıda bulunacağını'' söyledi. Krikorian, ''ABD'nin Ermeni soykırımını tanımasının da olumlu olacağını'' savundu. Musevilerin Durumu; Türkiye'deki Musevi toplumunun dini özgürlükleri konusunda açıklamada bulunan Amerikan Musevi Komitesi (AJC) stratejik etütler direktörü Barry Jacobs da Türkiye'de yaşayan 25 bin Musevinin, istediği gibi ibadet etmekte özgür olduğunu söyledi. Jacobs, Türkiye'de sinagog ve enstitülerin Türk yetkililer tarafından korunduğunu, Musevi liderlerin düzenli olarak Türk siyasi liderleriyle görüştüğünü ve istedikleri gibi yaşadıklarını kaydetti. Türkiye ve Osmanlı İmparatorluğu'nun, Avrupa'daki anti-semitizm (Yahudi düşmanlığı) dalgasından kaçan Musevilere 500 yıldan fazla zamandır kucak açtığını belirten Jacobs, ''Bu tarihi gerçek önemli, çünkü bugün Musevilerin Türkiye'de ibadet etmelerine yönelik ortamı oluşturuyor. Bugün bu tarihi geçmiş, Türkiye'nin yüzde 99'u Müslüman bir ülke olması dolayısıyla da önemli. Bu, zorlu bir bölgede İsrail ile birlikte tek laik devlet olan modern Türkiye'nin kurucusu Kemal Atatürk'ün büyüklüğüne bir övgü'' diye konuştu. Toplantıya katılan ABD Kongre üyesi Alcee Hastings, dini özgürlükler probleminin sadece Türkiye'de olmadığına, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere ve hatta ABD'de de bu konuda sorunlar yaşandığına işaret etti. Ermeni soykırımı iddialarının gündeme getirilmesine ilişkin ise Hastings, ''Biz burada konuşurken, Darfur'da soykırım devam ediyor'' dedi. Hastings, ''ABD'de de hiç kimsenin kölelik için özür dilemediğini'' belirtti. [Milliyet Gazetesi, Kayıt; Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com  13.04.05, Şirintepe-İzmit].

Ermeniler, Avrupa İçin Hala Sermaye; Agos Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink: 1915'teki olaylarda Avrupalıların birinci derecede rolü bulunuyor. Frankfurt Halkevi’nde konuşan Dink, ‘Ermeniler bugün bile hálá Avrupalılar tarafından politik sermaye olarak kullanılıyor’ dedi. İstanbul’da yayınlanan Ermenice Agos Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, 1915 yılında yaşanan olaylarda, Avrupalılar’ın birinci derecede rolü bulunduğunu belirtti, ‘Bugün bile Avrupallar’ın bir çoğu Ermeniler’i ‘politik bir sermaye’ gibi görüyor’ dedi. Hrant Dink, Frankfurt Halkevi’nde, Frankfurt Başkonsolos yardımıcıları Ufuk Gezer ve Umut Acar’ın da katıldığı toplantıda, ‘Ermeni sorunun dünü ve bugünü’ adı altında bir konuşma yaptı. Türkiye’de son günlerde ortamın yeniden gerilmeye başladığını kaydeden Dink, Mersin’de bayrak yakma girişimiyle başlayan bayrak gösterisi ile Trabzon’da yaşanan linç girişimlerini buna örnek gösterdi. Dink, ‘Bir bayrak yere düştü diye neler yapıldı. Orhan Pamuk, ‘30 bin Kürt’ü ve 1 milyon Ermeni’yi öldürdüler’ şeklinde açıklama yapınca ortalığı ayağa kaldırdılar. Ancak bu gerginlik bize fayda sağlamaz’ diye konuştu. Merkel’in Derdi Başka; Dink, CDU Genel Başkanı Angela Merkel’in mecliste konuyu gündeme getirmeye çalışmasını yine ağır bir dille eleştirdi. Dink, ‘Sayın Merkel’in parlamentoya sunduğu teklif, soykırımın kabul edilmesi anlamına gelmiyor. Ancak ben yine de diasporadaki bazı Ermeni arkadaşlarıma soruyorum. Merkel sizi çok sevdiği için mi bunu meclise taşıyor yoksa, Ermeni lobisinin baskısıyla mı? Ne o, ne de bu. Markel’in derdi başka. Merkel Türkiye’nin AB üyeliğine engel olmaya çalışıyor’ açıklamasında bulundu. Yaşanan olaylarda Arvupalıların baş aktör olduğunu kaydeden Dink, Ermeniler üzerinden Avrupalıların hala siyasi oyunlar peşinde olduğunu belirtirken, ‘Ermenilerin yaşadığı trajedi, bugün bazıları tarafından hala sermaye olarak kullanılıyor. Ermeniler, bugün bazı Avrupalıların siyasi argümanları olarak politik bir sermaye gibi görülüyor’ dedi. Sorunun ‘tarihçilere bırakılması’ yönündeki söylemleri doğru bulmadığnı kaydeden Dink, CHP tarafından davet edilen Amerikalı tarihçi Justin McCarthy’nin yeni birşey söylemediğini kayderken ‘Amerikalı tarihçinin davet edilmesi çok saçma bir şeydi. Çünkü McCarthy, Türkiye’nin bildiği, bilinen şeyleri söyledi’ dedi. Suçun Belgesi Olmaz; Türkiye’nin ‘Ermeni soykırımı’ konusunda dış dünyanın baskılarından korkmadığını, asıl çekindiğinin kendi halkı olduğuna da değinen Dink, konunun insan vicdanında çözülebileceğini ifade etti Dink, ‘Bu konuyu tarihçiler çözemez. Çünkü onlar belgelerle uğraşır. Biz tarihi tartışmak yerine tarihe nasıl bakmamız gerektiğini tartışmalıyız. Ermeniler, ‘soykırımın belgesini bulcağız’ diye düşünüyorlarsa, avuçlarını yalarlar. Siz hiç bir suçun belgesi olduğunu gördünüz mü? Suçu işleyen biri, bunun belgesini yok eder’ açıklamasında bulundu. [Murat Tosun- Ahmet Atak / Frankfurt, kayıt; Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com , 11.04.05, Şirintepe-İzmit].

Ermenilerin Azarbeycan Karabağ Hocalı Katliamı: “Ya Hocalı katliamı?.. 26 Şubat . Yani Ermenilerin Azerbaycan'da 1992 yılında yaptıkları Hocalı Katliamı'nın 13'üncü yıldönümü... Gazeteleri görmüşsünüzdür: Hocalı katliamından söz eden ne bir haber ne de bir makale vardı. Çünkü biz ulus olarak da eski olayları tazeleyip intikam üretmeyiz. Aynı nedenle olacak eğitim sistemimiz 'kin ve intikam' doğurabilecek bilgileri öğrencilerden saklar. Sonuçta, özellikle yurtdışına giden Türk çocukları, karşılarına 'Siz Ermenileri öldürdünüz' gibi bir suçlama çıktığı zaman apışır kalırlar. Yanıt dahi veremezler. Zannederler ki, Türk ulusu onlardan suçlarını saklamıştır. Bu durum tarihi gerçekleri bilmeyen insanlarımızda suçluluk kompleksi yaratır. O yüzden yıllardır Ermeniler yayınladıkları kitaplarla, filmlerle, şarkılarla, hikáyelerle Türkleri '20'nci asrın ilk ve en büyük katliamının suçlusu' diye tanıtarak dünya kamuoyunu aleyhimize tahrik ediyor, çeşitli ülkelerin parlamentolarından 'Türkiye'yi suçlayan' kararlar çıkartıyor ama Türkiye bir şey yapmıyor. Daha doğrusu 'vızıltı' düzeyinde kalan birkaç itiraz sesi ile yetiniyor. Hálá savunmadayız. Saldırıya hala geçemedik. Oysa 26 Şubat, Azerbaycan'ın Karabağ bölgesini 1991 Eylül'ünde işgal eden Ermenilerin Hocalı'da yaptıkları katliamın 13'üncü yıldönümü ise, bu gerçeği ortaya çıkartıp; 'İşte... Yüzlerce kadın, çocuk, yaşlı sivil Azerbaycanlının katili bunlardır' diye bağırmak gerekir. Gerçekten o gün Hocalı'ya giren Ermeni ve Rus askerlerinin yaptığı katliam, vahşetin akıl almaz örnekleriyle, Hocalı sokaklarını kan gölüne çevirdi. Vusal Aliyev'e göre kasabanın 3000'i aşan nüfusunun 613'ü o gece öldürüldü. Bu arada 106 kadın, 63 çocuk ve 70 ihtiyarın başları kesildi, gözleri çıkarıldı, derileri soyuldu. Hamile kadınlar süngüyle delik deşik edildi. Bakın o vahşeti yaşayan ve sonra Beyrut'a yerleşen Ermeni gazeteci Daud Kheyriyan, 'For the Sake of Cross' (Haçın Hatırı İçin) isimli kitabında (Sayfa: 62-63) ne anlatıyor: ... Gaflan denen ve ölülerin yakılmasıyla görevli Ermeni grup, Hocalı'nın 1 kilometre batısında bir yere 2 Mart günü 100 Azeri ölüsünü getirip yığdı. Son kamyonda 10 yaşında bir kız çocuğu gördüm. Başından ve elinden yaralıydı. Yüzü morarmıştı. Soğuğa, açlığa ve yaralarına rağmen hálá yaşıyordu. Çok az nefes alabiliyordu. Gözlerini ölüm korkusu sarmıştı. O sırada Tigranyan isimli bir asker onu tuttuğu gibi öteki cesetlerin üstüne fırlattı. Sonra tüm cesetleri yaktılar. Bana sanki yanmakta olan ölü bedenler arasından bir çığlık işittim gibi geldi. Yapabileceğim bir şey yoktu. Ben Şuşa'ya döndüm. Onlar Haç'ın hatırı için savaşa devam ettiler.' Doğrusu merak ediyoruz... Türkiye'nin ve Azerbaycan'ın Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'ndeki parlamenterleri, Hocalı'da Ermeniler tarafından yapılan katliamın kınanmasını ne zaman isteyecekler? Azerbaycanlılar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne ne zaman başvurup da haklarını arayacaklar? Oktay Ekşi- Hürriyet Gazetesi”

Ermenilerin Türk Mezalimi: kimin kimi ne şekilde katlettiğini, tüm açıklığı ile bilmek en doğrusudur... 01). Balta ile Katliam: İzmit'in Kollar köyünden Ermeniler tarafından balta ile katledilen müslümanlardan bir kısmının olaydan sonra çekilen fotoğrafı; 1-Boşnak Malik, 2-Abdulmecid oğlu Ali, 3-Ali oğlu Seyid (14 yaşında), 4- Ömer oğlu Abdulgani, 5-Abdulgani oğlu Mecid, 6-Abdullah oğlu Hüseyin, 7-Bekir oğlu Yusuf, 8-Osman oğlu İsmail, Kaynak: Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri. 02). Erzincan'da Ermeniler tarafından ırzına geçilerek öldürülen Pakize adlı bir Türk kadını. Kaynak: Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures. 03). 25 Nisan 1918'de, Subatan'da Ermeniler tarafından öldürülen Türk çocuklar, kadınlar ve karınları deşilerek bebekleri çıkarılan anneler. Kaynak: Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures. 04). Erzincan'ın Odabaşı bölgesinde, Ermeniler tarafından oyularak katledilen bir Türk. Kaynak: Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures. 05). Sivas'ta Ermeni çeteleri tarafından yapılan katliamda boğazı kesilerek öldürülen jandarma Mustafa. Kaynak: Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri. 06). Ordudan hava değişikliği için terhis edilen ve 23 Temmuz 1915 de Diyarbakır'ın Lice kazasına bağlı Kum ve Çom Köyleri civarında elleri ayakları bağlanarak Ermeni komitecileri tarafından şehid edilen askerler. Kaynak: Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri. 07). Diyarbakır'ın Şark nahiyesine bağlı Hızır İlyas Köyü Mersani Deresi (23 Temmuz 1915). Hono ismindeki Ermeninin başında bulunduğu çete tarafından hançer ve kurşunla şehit edilen erkek, kadın ve çocuklar. Kaynak: Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri. 08). 29 Ağustos 1914 tarihinde Ermeni çeteleri tarafından Siverek-Urfa Yüksekyol ve Karacadağ civarında türbe ziyareti sırasında esir edilip canlı hedef yapılarak şehit edilen müslüman Türkler. Kaynak: Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri. 09). Silvan civarında, Beşnik ermeni köyüne Van ve Tolorya'dan gelip, Doryan Dano ve kardeşlerinin başında bulunduğu Ermeni çeteleri tarafından 11 Haziran 1915 tarihinde Şeytankaya mevkiinde şehit edilen milis subayı Hamid Efendi komutasında bulunan erzak kafilesi, jandarması ve subayları. Kaynak: Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri. 10). Erzincan Odabaşı bölgesinde, birbirlerine bağlanmış halde öldürülmüş kadın ve çocukların cansız bedenleri. Kaynak: Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures. 11). 16 Şubat 1918'de, Erzincan'ın Vagarir köyünde, Ermeniler tarafından şehit edilen ve bir evin arkasında bulunan şehit edilmiş Türkler. Kaynak: Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures. 12). Hasankale'de, Ermeniler tarafından şehit edilen kadın ve çocuklar. Kaynak: Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures.

Ermenistan: Devlet Başkanı Robert Koçaryan. Başkent Erivan [Ermeniler Yerivan derler. Türklerin elinde olduğu zamanlarda Revan yada Rev kenti. Kentte Ermeniler tarih boyunca asla çoğunluk olmamıştır. Kentin Ermenileştirilmesi Ruslarla işbirliği yapan Rus ve Osmanlı Ermenileri’nin 1800’lü yıllardan itibaren başlattıkları çeşitli ayaklanma, silaha sarılma ve isyanları takip eden ve 17 Ekim 1917 Rus Devrimi ile son bulan en son kenti işgal etmeleri sonrasına dayanır].

Ermenistan’ın Türkiye’den Toprak Talebi Yok; Ermenistan Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan ise, önceki gün yaptığı açıklamada Erivan yönetiminin soykırımın tanınması için çalıştığını, ancak Türkiye'den toprak talebini asla öne sürmediğini belirtmişti.  Ermeni Mediamax Ajansı’nın haberine göre, Koçaryan, Türkiye'den toprak talebini öne çıkarmadıklarını ifade ederek, ''bugünkü gündemimizde, Ermeni soykırımının uluslararası alanda tanınması konusu var" dedi. İşgal altında tutulan Yukarı Karabağ ile ilgili sorunun çözüm sürecine de değinen Koçaryan, tavizlerin kaçınılmaz olduğunu söyledi ve “güçlü olan biziz, daha fazlayı biz almalıyız'' dedi. [Milliyet Gazetesi, Kayıt; Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com  13.04.05, Şirintepe-İzmit].

Ferner Rum Patrikhanesi; Patrikhanenin kütüphanesinde Yunanistan’ın İstanbul Başkonsolosu Aleksis Aleksandris‘in da katıldığı bir etkinlikte konuşan Ortodoks Patrik Bathelemeos, Belek’te yapılan Üç Dinin Buluştuğu yer toplantısında Başbakan RTE ile baş başa bir görüşme yaptığını ve isteklerinin yerine getirilmesi konusunu dile getirdiğini ve sabretmeleri gerektiği yanıtı aldığını belirtmiş. Partikhane’nin temsilcisi Diositheos tüm sorunların çözümleneceğini, kendilerinden sabretmelerinin istendiğini, şimdiye dek hep sabrettiklerini ve yakın gelecekte de sabredeceklerini, ümitle bekledikleri ve hak ettikleri iyi günlerin gecikmemesi için dua ettiklerini belirtmiş. Patrik geçenlerde Ermenilerin açılışını yaptıkları Surp Pıgriç Ermeni Hastanesi Müzesi’nin açılışına Başbakan’ın katılarak Ermenilere değer ve dikkat verdiğini ve benzer bir itinanın da Rum azınlığa karşı da verilmesini beklediklerini belirtmiş [11.12.04].

Gaston Gaillard; Les Turcs et l’Europe, Librairie Chapelot, 1920,

Gaston Gaillard’ın İtirazı; 29 Mart günü yayınlanan ‘Türk-Ermeni Sorununa Fransız Tarihçi Gaston Gaillard’ın Bakışı’ başlıklı yazımda, Fransız tarihçinin Türkler ve Avrupa (Les Turcs et l’Europe, Librairie Chapelot, 1920) adlı kitabında yayınladığı tanıklıklara yer vermiştim. Kitap olayların üzerinden sadece beş yıl geçtikten sonra yayınladığı için tarihçinin aktardığı bilgiler günümüzdeki kadar kirlenmemişti. Ermeni baskılarıyla kirletilmemişti. ‘Tarihimizle yüzleşelim!’ türünden bilmişliklere kalkışan Türk yazarlara kesinlikle güvenmem; bu öneriyi yapan yabancı ise kuşku ile bakarım. Avrupa Birliği ileri gelenleri, ikinci cumhuriyetçiler, Kıbrıs, Ermeni ve Kürt sorunları konusunda ulusal çıkarları korumaya çalışanlara kızanlar, Türkiye’nin mutlaka tarihiyle yüzleşmesini önerirler. Önermek bir yana ‘Eller yukarı, teslim ol!’ çağrısı yaparlar. Bu önerinin anlamı şudur: Kıbrıs konusunda Yunan ve Rum iddialarını; soykırım konusunda resmi Ermeni iddialarını; Kürt sorununda ise PKK’nın iddialarını kabul edin. Bu iş bitsin. Ermeni sorununu, Ermeni iddialarının bir yeminli neferine emanet etmiş olan bir gazete de ‘20. yüzyıl yüzleşme çağı’ bölümünde Almanya, Güney Afrika, İngiltere, Kanada, Danimarka, Hollanda ve Belçika’nın zarar verdiği uluslardan özür dilediğini yazıyor. Bunlardan Almanya, Yahudi soykırımı yaparken suçüstü yakalandığı, kurbanlarıyla hatıra fotoğrafı çektirdiği için özür dilemekten başka çaresi yoktu. Öbür özür dilemelere gelince içerik olarak soykırım sayfasında yer almıyorlar. Türkiye’nin de bu bağlamda özür dilemesi gereken iki olay var: Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül 1955 olayları. Bunların kanıtları ve belgeleri var. Bunların dışında ‘Tarihimizle yüzleşelim’ ağızlarıyla ‘Ermeni Soykırımı’nı kabul edelim’e yapılan işaret, bence, beşinci kol çalışması olarak değerlendirilmelidir. Yukarıda adını andığım kitabın son bölümünün ilk kısmında, Türk-Ermeni sorunu ele alınmaktadır. Gelin tarihimizle yüzleşelim! Tˆte de Turc ekibi tarafından hazırlanan dosyadan aktarıyorum: ‘Türkiye’yi derinden rahatsız eden ve Doğu sorununu daha karmaşıklaştıran Ermeni sorunu, aslında, Rusya’nın gizli emellerinden ve Rusya’nın Ermenileri koruma adına Türklerin işine karışmasından kaynaklanmaktadır. Bu sorun, ortaya konduğundan itibaren yol açtığı güçlüklerin de gösterdiği gibi, Slavlar ile Türklerin çatışmasının kendini gösterdiği çeşitli yüzlerden biridir. Rusya’nın sürekli olarak ya Anadolu ya da Trakya, hatta her ikisi üzerinden ulaşmaya çalıştığı Akdeniz kıyıları arasında engel oluşturan Türklerle çatışmasının evresidir.’ ‘Fakat komitelerden (Taşnak ve Hınçak komiteleri. Öİ) her biri, kendi faaliyetini sürdürür ve taşra illerindeki şubelerine Rusların ilerlediğini, Osmanlı birliklerinin geri çekilişini kolaylaştırmak için ne gerekiyorsa yapmalarını; birliklerin malzeme sağlamaları engellenmelerini, Osmanlı birlikleri ilerlediği takdirde Ermeni askerlerinin birliklerinden ayrılarak çeteler oluşturmalarını ve Ruslara katılmalarını bildirirler.’ ‘Komiteler, hezimetle biten bir savaştan çıkar çıkmaz bir başkasına giren Osmanlı hükümetinin durumundan faydalanmaktadırlar. Bu bağlamda Zeytun’da, Maraş ve Kayseri sancaklarında, özellikle Van, Bitlis, Talori, Muş ve Erzurum’da ayaklanmalar çıkardılar. Erzurum ve Doğu Beyazıd’da, seferberlik emriyle birlikte Ermenilerin çoğu Rus tarafına geçer ve orada silahla donatıldıktan sonra Türklere karşı savaşa gönderilirler. Erzincan’da da Ermenilerin dörtte üçü Rusya’ya geçerek Rus saflarına katılır.’ ‘Bu koşullarda, nüfusun bu iki kesimi arasında ardı arkası kesilmeyen çatışmaların yükselmesi ve her iki tarafın da 1895-1896 olayları ve Türk-Rus savaşı sonrasında, Adana olayları sırasında, Balkan Savaşı esnasında ve nihayet I. Dünya Savaşı boyunca birbirlerine karşı misillemede bulunması anlaşılır bir olgudur. Fakat, Türkler tarafından öldürülen Ermeni sayısının 800 bini aştığının iddia edilmesi ve Ermeniler tarafından katledilen Türklerden hiç söz edilmemesi kabul edilemez.’ Gaston Gaillard bir Osmanlı-Rus+Ermeni Savaşı’dan söz etmektedir. Soykırımın Birleşmiş Milletler tanımına göre Ermeniler, Osmanlı birliklerine karşı silahlı mücadele verdikleri için (Yahudiler gibi silahsız olmadıkları için) soykırım iddiaları utanmaz bir yalandan başka bir şey değildir. Zaten İngiltere Başbakanı Lord Curzon da ‘Kabul etmek gerekir ki, bazılarının zannettiği gibi, Ermeniler de ‘masum küçük kuzular gibi’ davranmadılar. Gerçekten bir dizi vahşi saldırıda bulundular ve kan döktüler’ (17 Şubat 1919) diyerek bu gerçeği mühürleyip imzalamaktadır. Gaston Gaillard, ayrıca 19 Mart 1919 tarihli Times’ın Ermenilerin yaptığı vahşetin öyküsüne yer verdiğini yazmaktadır. Yazmaktadır ama Taner Akçam ve benzerlerine göre ya kötü tarihçidir (!) ya da Osmanlı Sultanı’ndan bahşiş almıştır(!).. [Özdemir İnce, Email; oince@hurriyet.com.tr Hürriyet Gazetesi, kayıt; Erkan Kiraz, Email; erkankiraz@yahoo.com  Şirintepe-İzmit].

Gerçek Bizi Özgür Kılacak’imiş...; Ermeni kökenli İngiliz yazar George Erjian’ın “Gerçek Bizi Özgür Kılacak” (Belge Yayınları, Şubat 2005) adlı kitabını yayınlanır yayınlanmaz okumuş ve kitap hakkında bir edebiyat dergisi ya da bir gazetenin kitap ekinde yazı yazmayı düşünmüştüm. Araya giren gündem zorunlulukları dolayısıyla yazamadım yazıyı. Yazamadığım iyi olmuş, çünkü kitabın yayıncısı mahkemeye verildi. Yazıyı daha önce yazmış olsaydım epeyce canım sıkılırdı. Okurken, yazarın barışçı ve uzlaşmacı iddialarının kitabın içerik ve üslubuyla çeliştiğini farkettim. Bu canımı sıktı. Yayıncının sunu yazısındaki, “Bazılarının bunu naiv bulacağını. Ya da ardında bir şeyler arayacağını biliyoruz. Ama öyle olsun, bu katar yürümeye devam edecek” (S.1) cümlesi de canımı sıktı. Yani “İt ürür kervan yürür” demek istiyor. Bir yayıncının, her kitabın ardında birşeyler bulunduğunu, okur ve eleştirmenlerin o şey’i aramak zorunda olduğunu bilmemesi çok tuhaf. İşte ben “Gerçek Bizi Özgür Kılacak”ın satırlarının arasındaki o şeyi arayacağım. Yazarın önsözde yazdığına göre, 2001 yılında, Türk ve Ermeni sivil toplum örgütleri temsilcileri tarafından kurulan Türk-Ermeni Uzlaşma Komisyonu (Turkish Armenian Reconciliation Commission / TARC), International Center for Transitional Justice’den (ICTJ), 1948 Soykırım Sözleşmesi’nin 1915 Ermeni olaylarına uygulanabilirliğine dair bir karar vermesini istemiş. Ve ICTJ, 4 Şubat 2003 tarihinde Ermeni olaylarının soykırım tanımına uygun olduğunu açıklamış. Birleşmiş Milletler’in 1948 tarihli Soykırım Sözleşmesi soykırımı Yahudi Soykırımı’nı örnek alarak tanımlamıştır. Bu tanımla Ermeni olayları hiçbir noktada örtüşmemektedir. Ama ICTJ böyle bir karar almış. Türk-Ermeni Uzlaşma Komisyonu’nun Türk üyelerinin ICTJ’nin bu kararından haberleri var mı, haberleri varsa ne yaptılar? Bunu merak ediyorum. Hafiyelik yapmanın gereği yok. Çünkü yazar ağzındaki baklayı gizlemiyor: “Bu açıklama (ICTJ’nin açıklaması, Öİ) uzlaşma için yeterli olacak mı? Hayır. Ermeniler Türklerin soykırımı kabullenmesine yükledikleri yüksek beklentilerini yenmek, buna karşılık Türkler de lise müfredatlarının sınırlarını aşmak zorunda kalacaklar. Uzlaşma ancak gerçek dile getirildiğinde ve ateşkes ilan edildiğinde mümkün olacaktır. Tarihte olanlar geri alınmaz, ancak geçmişin tutsakları olmak zorunda değiliz. Gerçek, hem Ermenileri hem de Türkleri özgürleştirecektir.” (S.15) Yazarın sözcüklerini yorumlamak gerekmiyor. Açıkça yazıyor. Şimdi yazarın boş bıraktığı yerleri dolduralım: ICTJ’nin, Ermeni olaylarının bir soykırım olduğunu açıklamasını yazar yeterli bulmuyor. Türklerin de bu gerçeği kabul etmeleri geriyor. Türkler bu gerçeği kabul etmeden uzlaşma mümkün değil. Türkler, 1915 olaylarının Yahudi soykırımı benzeri bir soykırım olduğunu kabul ettikleri zaman hem Türkler hem de Ermeniler özgürleşecekler. Tam anlamıyla çocuksu, naif bir mantık. Ermenistan’ın “Türkler 1915 soykırımını kabul etmeden görüşme masasına oturmayız” demesine benziyor. Türk-Ermeni görüşmeleri 1915 olaylarının bir soykırım olup olmadığını anlamak için yapılmayacak; Türkler soykırımı kabul edecekler ve bunun bedelini nasıl ödeyecekleri bu görüşmeler sırasında belirlenecek. Durum böyle iken, Belge Yayınları “Gerçek Bizi Özgür Kılacak”ın, dokunaklı bir aile hikayesi ile Ermeni Soykırımı’nı hiçbir şüpheye yer bırakmayacak biçimde ispat eden argümanların güçlü bir bileşkesi olduğunu ileri sürüyor. Türkler, Ermeni iddialarını kabul edecekler, diyalog kurulacak ve “halkımızın alnına sürülen kara leke” (S.1) silinecek. Benzersiz bir vicdan yoksunluğu!... Yazarın dayılarına bir bakalım: Biri, Türkiye Cumhuriyeti’ni Ermeni soykırımını gizlemekle suçlayan Taner Akçam’ın (en suçlayıcı kitabı bir Ermeni kuruluşu olan Zoryan Enstitüsü tarafından yayındı) çalışmaları... Bir bilim adamından çok bir Ermeni tezleri militanına benzeyen Akçam’ın iddialarının kofluğu Mavi Kitap konusunda ortaya çıktı. İkinci kanıt ise Türkçe konuşan bir ABD’li gazeteciden, “Türkiye’nin yaşaması için devletin ölmesi gerekiyor” (S.75) diyen Stephen Kinzer’den geliyor. Kinzer’in bu sabuklamasının üzerine balıklama atlayan George Jerjian bir kör kadı olarak hükmünü veriyor: “Devleti öldürmenin ve Türkiye’yi yaşatmanın anahtarı Ermeni soykırımının kabul edilmesinde ve uzlaşma aranmasında yatıyor. Bu, hem Türkleri hem de Ermenileri gerçeği savunma külfetinden kurtarıp özgürleştirecektir.” (S.75) Ve Türkler, özgürleşeyim derken, soykırım suçunu kabul etmiş olacaklar!.. Ey Türk! Hayâlî suçu kabul et ve uzlaş! Tanrım! İçerden ve dışardan bu kadar mı budala görünüyor(lar)? [Özdemir İnce, Email: oince@hurriyet.com.tr  11.04.2005, Kayıt: Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahıoo.com , Şirintepe-İzmit]

Gültepe, İzmit: Vakti zamanında İzmit Büyük Ermeni Mezarlığı’nın kuzey tarafını oluşturan yerin daha gerilerinde kalan bu bölge tamamen askeri bir alanmış. Askeri alana bir Askeri Hastane yapılmış. Uzun süre Askeri Hastane olarak isimlendirilmiş. 1970’lerin sonlarına doğru Askeri Hastane’nin Derince’ye taşınmasının ardından alanda sadece Astsubay Orduevi kalmış. İzmit Belsa Plaza inşaatı başlatılınca Askerlik Şubesi de buraya kaydırılmış. Boşalan askeri alana subaylar için apartmanalr dikişlmiş. Bölge kuzeye doğru büyüdükçe adı sonraları Gültepe’ye dönüştürülmüş. İzmit’in batısında yer alan tek ortaokulu İnkilap Ortaokulu buraya yapılmış. Şimdilerde bu okul lise olmalı.

Gündüz AKTAN; 1941 Safranbolu doğumlu olan Gündüz Aktan, Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden sonra İçişleri Bakanlığı’nda çalışmaya başladı. 1967 yılında Dışişleri Bakanlığı’na girdi. Nairobi’de Büyükelçilik, Birleşmiş Milletler’de Türkiye temsilciliği yaptı. Bern Büyükelçiliği’nden sonra Başbakan Özal’ın danışmanı oldu. Siyasi İşlerden Sorumlu Müsteşar Yardımcılığı ve Japonya Büyükelçiliği’nin ardından ASAM’ın başına geçen Aktan, aynı zamanda Radikal Gazetesi’nde yazıyor.. [Hürriiyet Gazetesi, Kayıt; Erkan Kiraz, 12.04.05, erkankiraz@yahoo.com  Şirintepe-İzmit].

Halil BERKTAY; Halil Berktay ise Osmanlı hükümetinin salt Ermeni oldukları için onmları hedef aldığı ve yok ettiği savlarını diilendirmeketdir. Prof. TTK Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu’na göre Ermenileri katlettiklerini kabul eden halil Berktay ve Taner Akçam’a şöyle sesleniyor; “Hangi belgeelre göre konuşuyorlar? Sorulması gereken söylediklerini belgeelrle ıspat etmek etmektir. Bir iddiada bulunuyorsanız kanıtlamak zorundasınız”. Şükri Elekdağ’a göre tehcirin amacı Ermenielri yok etmek değil. Onları savaş bölgelerinden güvenli alanlara akatrmaktı. Ayrıca Teşkilat-ı Esasiye’nin tehcirde hiç bir biçimde yer aldığına dair bi ipucu yada kanıtın olmadığını savunmaktadır.

Hrant DİNK; 1954 yılında Malatya’da doğar. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Felsefe & Tarih Bölümü’nü bitirir. Türkiye’dnin belki de ilk olan Türkçe-Ermnice gazetesi Agos’’un yayına geçirilmesini sağlayanlardan birisi olur. Son günlerde Ermenice yayın yapacak bir radyo çalışması üzerinde olduğu bilgisi var. Kendisinden haberdar olmam, İzmit ve çevresine dair kaleme aldığım gezi yazılarımda Ermenilerin de yer alması ve bazı yazılarımın www.bolsohays.com sitesinde yayınlanması üzerinedir. Yazılarımın kısaltılarak Agos Gazetesi’nde yayınlanması konusunda bana email ile gazeteden erişilmişti. Ama öneri gerçekleşemedi. [Erkan Kiraz, 06.04.05, Şirintepe-İzmit].

Hikmet ÖZDEMİR; Prof. Dr. Salgın Hastalıklardan Ölümler 1914-1918 adlı kitabın yazarı.

Hürriyet Ermeni Dosyasını Açıyor; 1915’de Neler Oldu?; Sefa Kaplan Araştırdı Yazdı; skaplan@hürriyet.com.tr , 29.04.05. Dizi Yazı.

İsim Vermeden Eleştirdi; Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, İslam ülkelerinin dünyaya katkıda bulunabilmesinin yolunun bireysel özgürlükten geçtiğini söyledi. Sezer, dün Harp Akademileri Komutanlığı’ndaki konferansta şöyle dedi: Laik Devlet; Bölge için Türkiye mutlaka örnek gösterilecekse ancak laik, demokratik ve hukuk devleti niteliği ile örnek oluşturabilir. Yakın tarihe bakıldığında, çevremizde geçiş dönemi örneği olarak, ‘Ilımlı İslam’ modeliyle sıkça öne çıkartılan kimi ülkelerin, daha sonra kaçınılmaz biçimde radikal bir değişikliğe uğrayarak köktendinci bir rejime dönüştüğü görülmüştür. Bugün, Türkiye’yi örnek ülke olarak gösteren ülkelerin, ‘ılımlı İslam’ övgülerine karşın, bizi diğer Müslüman ülkelerden farklı kılan asıl değer, dinsel yorumumuzdan çok, laik devlet ve toplum yapımızdır. İsim Vermeden Eleştirdi; Sezer son aylarda sözde soykırım savlarının hızını artırdığını ve bu yıl doruk noktasına ulaştığını belirterek isim vermeden başta yazar Orhan Pamuk olmak üzere bu konudaki Ermeni iddialarını destekleyen açıklamalar yapan çevreleri eleştirdi. Sezer şunları söyledi: Bu savlar, Türk ulusunu üzmekte ve rencide etmektedir. Toplumumuzda kimi kanaat önderlerinin, tarihsel doğruluğunu hiçbir biçimde sorgulamadan, en aşırı iddia sahiplerinin yanında çekincesiz yer almayı seçmiş olmaları, üzüntü vericidir. Tarihsel olayları yorumlarken bilimsel nesnellikten uzaklaşmak, aydın dürüstlüğü ve tutarlılığıyla bğdaşmaz. Eller Temizdir; Değerli devlet adamı İsmet İnönü’nün Lozan’da kendisini itham eden İngiliz Başdelegesi Lord Curzon’a hitaben söylediği, ‘Türk milletinin elleri bilhassa temizdir’ cümlesinin arkasındayız. Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni, ancak soruna adil ve kalıcı bir çözüm bulunduğu, Ada’da iki toplumun bir arada yaşayacakları yeni bir ortaklık devleti kurulduğunda tanıyabilir. ABD’nin Sorumluluğu; PKK/Kongra-Gel adlı terör örgütünün Kuzey Irak’taki varlığının, bizim için açık bir rahatsızlık nedeni olduğunu bir kez daha yinelemek istiyorum. ABD’nin sorumluluğunun gereklerini artık yerine getirmesini bekliyoruz. Kritik bir dönemeçten geçmekte olan bölgemizde, istikrarın korunması ve gerginlikleri azaltıcı politikalar üretilmesi yönünden, bölge ülkelerine özel bir görev düşmektedir. Suriye ve ilgili tüm taraflara gerekli telkinlerde bulunmayı sürdüreceğiz.  [Hürriyet Gazetesi, kayıt; Erkan Kiraz, 08.04.05, Şirintepe-İzmit].

İzmir: Eski adı Symirna’dır. Tarih boyunca önemli bir kent olmuştur. Ancak denizcilik ve ticaret kenti olması 1800’lü yılarda olmuştur. Hemen hemen tüm Avrupa develtlerinin büyükelçiliklerinin bulunduğu bu kentte büyük bir Yahudi, Dönme Yahudi, Rum, Ermeni ve Levantenler yaşarmış. Özellikle Devrim Fransası’ndan kaçanlarla Hollanda’dan gelen Batılılar kentin ticari yaşamında önemli rol oynamıştır. Ege bölgesinin en önemli ticaret ve sanayi kenti olması özelliğini korumasının yanında sahil kasaba ve köyleriyle bir gezgin cennetidir de. Manisa-Bornova arasında kalan dağın adı “Sipil Dağı”dır.

Justin McCarthy, Soykırımı Tanımak Sadece Başlangıç; CHP'nin davetlisi olarak Türkiye'ye gelen ABD'li tarihçi Justin McCarthy, Türklerin Ermeni soykırımı yapmadığını yineleyerek, ''Türkler soykırım yapmadığı halde yaptığını kabul edip özür dilerse, bunun arkasından tazminat ve Ermenilerin devlet kurma talebi gelecek'' dedi. TBMM eski senato salonunda konferans veren McCarty, Ermenilerle Türklerin 800 yıl barış içinde yaşadıklarını vurguladı. Ermenilerin Rusların kışkırtması ile ayaklandığını belirten McCarty, çok sayıda Türk'ün öldürüldüğünü söyledi. Rusların kışkırtmaları sonucu Ermeni çeteleri kurulmasıyla iki halk arasındaki barışçı yaşamın sona ermeye başladığını bildiren Mccarthy, ''Ermeniler, Ruslar için casusluk, rehberlik yaptı. Türk halkına eziyet ettiler'' dedi. McCarthy, Avrupa'nın, Türkiye'nin AB'ye girebilmesi için önce 'Ermeni soykırımı'nı itiraf etmesini beklediğini de belirterek, ''giriş ücreti olarak yalanı talep eden bir kuruluşa girmeniz uygun olur mu? (Babanızı katil olduğunu itiraf edersiniz girebilirsiniz) diyen bir birliğe üye olunabilir mi?'' dedi. Ermeni kaynakları tarafından ortaya konulan sözde soykırım belgelerinin 'Sahte ya da taraflı' olduğunu ifade Mccarthy, ''Sadece Avrupalılar ya da Amerikalılar kandırılmış değil. Türk bilim adamları arasında da saçma kitaplar yazanlar var. Propagandayı kendine kaynak olarak seçenler propaganda üretir, tarih yazmaz'' dedi. Mccarthy, bu konudaki Osmanlı belgelerinin ise sağlıklı olduğunu kaydederek, ''yazılanlar siyasi bilgiler değil, gizli tutulmuş iç raporlardır. Bunları yazarken yanıldıkları oldu ama yalan söylemediler, bilerek sahtekarlık yapmadılar'' diye konuştu. Türkiye'nin bu yanlış tarihi düzeltmek için yapabileceklerine de değinen Mccarthy, ''Türkler, ataları hakkında söylenenlere karşı çıkmalılar. Bu zor bir mücadele, çünkü ön yargılar var, ancak gerçek sizin tarafınızda. Ama çok da iyimser değilim'' dedi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın bu konuda anlaşarak harekete geçmelerinin, gerçeklerin dünyaya anlatılması açısından büyük önem taşıdığını belirten Mccarthy, ''ben ve benim gibi düşünenler artık kendilerini yalnız hissetmiyorlar'' dedi. Türklerin bu konudaki gerçeklerden korkmadığını bildiğini ifade eden Mccarthy, öncelikle bu konuda yazılan bilimsel eserlerin İngilizce'ye çevrilmesi önerisinde bulundu. McCarthy Ermeni iddialarını içeren Mavi Kitap'a ilişkin bir soruyu yanıtlarken de ''kitap bir dizi yalan'' dedi. Kitapta kişilerin rumuzlarla verildiğini, aynı kişilerin üç ayrı kişi gibi sunulduğunu bildirerek, ''gerçekliğini kanıtlamak isteyenler 'Yazanlar misyoner, yalan söylediklerini gördünüz mü?' diyorlar. Evet, sık sık yalan söylerler'' dedi.  [24 Mart, 2005 15:11:00 (TSİ)]

Justin McCARTHY; ABD'de Louisville Üniversitesi'nde tarih profesörüdür. Nüfusbilim ve Osmanlı tarihi üzerine uzmanlaşan McCarthy'nin bazı kitapları Ölüm ve Sürgün, Müslümanlar ve Azınlıklar başlıklarıyla Türkçeye çevrilerek yayımlandı. Aşağıda sunulan yazı, Amerikalı tarih profesörü Dr. Justin McCarthy'nin 24 Nisan 2002 tarihinde İstanbul'da yaptığı “The First Shot" başlıklı konuşmasının çevirisidir.

Kabul Edilemez Çünkü Yok; Emekli Büyükelçi, eski Dışişleri Bakanı ve Hürriyet yazarı İlter Türkmen, ‘Türkiye’nin soykırımı kabul etmesi beklenemez çünkü ortada soykırım yok’ dedi. Türkmen, ‘Ermeni tarihçilere bakarsanız, onlar hiçbir şey yapmamışlar’ diye konuştu. 1915’te ne oldu?; - 1915’te ne olduğu, tarihçiden tarihçiye değişiyor. Ben tarihçi değilim ama okuduklarımdan görebildiğim kadarıyla, Osmanlı İmparatorluğu soykırım olarak nitelendirelebilecek bir hareket yapmadı. Bir tehcir kararı alınmıştı ve bu tehcir kararı zaten bütün Ermenileri kapsamıyordu. Dolayısıyla, bütün Ermenileri hedef alan bir karar değildi. Biliyorsunuz, o dönemde savaş vardı ve Ermeniler de Rus ordularına katılmış, onların gölgesinde katliamlar yapıyorlardı. Ruslar çekildikten sonra bu katliamlar daha da arttı. Bu arada elbette Ermenilerden de ölenler oldu. Kış şartları, açlık, hastalıklar ve uzun yol, tehcir sırasında pek çok Ermeninin de ölümüne sebep oldu. Ermeni tarihçilere bakarsanız, onlar hiçbir şey yapmamışlar, Osmanlı da sanki tehcir kararını durup dururken almıştır gibi bir hava görürsünüz. Bu durumda tarihçiler bir çözüm bulabilir mi bu meseleye?; -Türk Tarih Kurumu Başkanı, ellerinde konuya dair pek çok belge bulunduğunu, bütün dünya arşivlerini araştırdıklarını ve bunun soykırım olmadığını ispat edebileceklerini söylüyor. Hatta, ilgili bütün taraflarla birlikte meselenin Birleşmiş Milletler tarafından kurulacak bir komisyonda tartışılmasını istiyor. Birleşmiş Milletler, tarihçileri dinleyip de bir karar veremez. Önce muhtelif ülkelerin tarihçileri bir araya gelmeli ve mutabık kaldıkları belgeler üzerinde tartışmalı. Çünkü belgelerin bir kısmı sahte olabiliyor. Parlamentoların aldığı kararların herhangi bir yaptırım gücü yok, öyle değil mi?; - Hayır, hukuki bakımdan hiçbir anlamı yok. Ayrıca biz hukuki bakımdan son derece sağlam bir vaziyetteyiz. Çünkü bir kere Soykırım Sözleşmesi geriye dönük işlemiyor. Geriye dönük işlemediği için kimsenin Türkiye’ye dönüp de, ‘Sen bu işte sorumlusun’ deme imkánı yok. Bu durumda, ne tazminat taleplerinin geçerliliği olabilir ne de toprak taleplerinin. Hukuki bakımdan problem yok ama politik bakımdan devamlı rahatsızlık veren, gerilim doğuran bir mesele olarak karşımıza çıkıyor. Bazı tarihçiler de, bunun tarihi değil siyasi bir mesele olduğunu, dolayısıyla soruna siyasi çözüm bulunması gerektiğini söylüyorlar.; - Elbette siyasi bir meseledir bu ve siyasi mesele olduğu için de siyasi çözüm bulunmalıdır. Aslında üçüncü ülkeler ve diaspora işe müdahil olmasa, Türkiye ile Ermenistan bir araya gelip bu sorunu kısa sürede çözebilir gibi geliyor bana. Çünkü tehcir sırasında son derece insani şeyler de yaşanıyor. Küçük çocuklar ölmesin diye Müslüman aileler tarafından alınıp korunuyor. Onların bir kısmı daha sonra Müslüman oluyor. resmi tezi, en azından sekiz-on yıl öncesine kadar ‘sözde’ gibi garip bir kelimenin arkasına sığınmaktan ibaretti. Ama son yıllarda, devletin her kademesinden hem de hayli yüksek sesle, ‘Bu işi tarihçilere bırakmak gerektiği fikri’ dillendiriliyor. Hatta ‘Uluslararası mahkemelere başvuralım’ diyenler bile var. Bu politika değişikliğinin sebebi nedir sizce?; -Önce, Uluslararası Adalet Divanı’na başvurmak öyle kolay değil. Orada iddialara değil, hukuki şeylere bakarlar. Tarih kitaplarından yola çıkarak herhangi bir konuda karar almaları mümkün değildir. Zaten hukuki açıdan Türkiye’nin hiçbir problemi yok. Türkiye’nin problemi, siyasi açıdan yeterince güçlü ve kararlı olamamasından kaynaklanıyor. Mesela, Ermenistan sınırı bugüne kadar açılabilseydi, uluslararası toplum Türkiye’ye daha büyük bir sempatiyle bakardı. Biz şimdi iki-üç milyonluk bir ülkeye ambargo uygulayan bir devlet durumundayız. Bu da insanların zihnine, ‘Tarihte soykırım yapmışlardı, şimdi de ambargo yoluyla insanları açlığa mahkum ediyorlar’ diye yansıyor. Halbuki, Ermenistan’la ilişkiler güçlendirilseydi, iki ülke arasındaki ekonomik faaliyetler en üst düzeye çıkartılsaydı, diasporanın sesi bu kadar fazla duyulmazdı. Azerbaycan buna karşı çıkardı belki ama Türkiye’nin Ermenistan’la ilişkilerinin iyi olması, Azerbaycan’a da yarardı. Türkiye iki ülkenin de ağabeyi gibi davranma imkán ve fırsatını elinden kaçırmıştır. Ayrıca Azerbaycan’ın Türkiye gibi bir devletin elini-kolunu bağlaması hiç de doğru değildir. Türkiye şimdi Ermenistan’a ambargo uyguluyor da ne oluyor? Azerbaycan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıyor mu?1915’te yaşanan trajedinin yeni bir gözle değerlendirilmesi söz konusu olmadı mı hiç?; -Bir trajedinin varlığı ortadaydı zaten. Ancak bu trajedi sadece Ermeniler için değil, Türkler için de geçerliydi. Ziya Gökalp’in ifadesiyle bir ‘mukatele’ yani karşılıklı katliam yaşanmıştı. Türkler Ermenileri katlettiği gibi, Ermeniler de Türkleri katletmişti. Çünkü böyle durumlarda toplumlar galeyana gelir ve iş hükümetlerin kontrolünden çıkar. Doğu Anadolu’da yaşananlar bunun bir göstergesidir. Ayrıca, o devirde milliyetçilik hareketlerinin nasıl silahlı isyan güçleri haline geldiğini de unutmamak lazım. Biz sağlıklıyız çünkü Türklerle yaşıyoruz; 90 yıl sonra yapılan tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?; - Ben, bu kökünden kazımanın bir soykırım olup olmayacağı yolundaki tartışmalara hiçbir zaman katılmadım. Çünkü bu işin adı değil, kendisi benim için çok daha önemli. Üstelik tarihi, hukuki terimlerle okumayı yeğleyenlerden değilim. Tarihi okumak için her şeyden önce insan vasfımızın öne çıkarılması gerekir. İnsan ise vicdandır. Dolayısıyla ben kendi adıma Ermeni tezleriyle Türk tezlerinin ve bu tartışmaya dahil olan yabancı tarihçilerin meseleye yaklaşımlarından utanç duyuyorum. Tartışma, iddia ve ispat arasına sıkışmış durumda. Utanç duyduğum ise tam da bu, çünkü bu sıkışıklıkta insan unutuluyor. Meseleye vicdan açısından baktığınız zaman her şey net olarak ortada zaten. Nedir? Türk tezine göre 1 milyon 200 bin insandan sonuçta 300 bin kişi kalmış mıdır? Bunun adını filan ya da falan diye koyma yarışına gerek yok. Sadece bu sonucu insanlar oturup vicdanlarında değerlendirseler yeterlidir. 1915’te yaşananlar, sizce iki toplumun zihninde ve ruhunda ne tür travmalara sebep oldu?; - Bu olayın asıl tarafları Türkler, Ermeniler ve Kürtlerdir. Böyle baktığım zaman, Ermeni halkında ciddi bir travmanın varlığını görüyoruz. Diasporanın varoluş hali, bunu yeterince izah ediyor zaten. Aradan 90 yıl geçmesine rağmen bugün hálá bütün güçlerini sarfederek bu haksızlığın tanınmasını talep etmeye çalışmaları, bu travmanın hangi şiddette olduğunu çok net gösteriyor. Türkiyeliler tarafından baktığınız zaman ise Ermeni sorununun bu kadar tabu haline getirilmesi de, burada yaşayan insanların ruh halini anlatan bir durum. Türkiye halkının yaşadığını sadece travma değil, aynı zamanda yüksek düzeyde bir paranoyadır. Ama sonuçta şu var ki bir ruh hastalığı söz konusu iki tarafta da. Ben bunun için zaten, ‘Ermenilerle Türkler karşılıklı ilişkileri açısından birer klinik vakadırlar’ deyip duruyorum. Tarih, bu hastalığın etkenlerinden sadece biridir. Çözülmesi gereken asıl sorun tarih değil, bugünkü ilişkilerdir. İki tarafın bu ruh halinden kurtulması veya kurtarılması gerekir. Vicdani açıdan kolektif hafızada neler olup bittiğine dair gözlemleriniz var mı?; - Vicdani tarafı bugüne kadar sürekli engellendi. Öncelikle bu konuya ilişkin alternatif bilgi üretimi engellendi. 1915’ten sonra aslında Türkiye toplumu, o dönemde neler yaşandığını köylüsüyle kentlisiyle çok iyi biliyordu. Pek çoğu, birebir tanık olmuşlardı yaşananlara. Yaşananlar kötü ve acıydı ve bunun için de susmak gerekiyordu. Bu konuşamama üzerine gelip çöken resmi devlet tutumu suskunluğu da resmileştirdi. Bu konu tabu haline getirildi. Önceden ıstırap duyulduğu için konuşulamıyordu, bir süre sonra bu, korkudan konuşamama haline dönüştü. Sadece muhafazakár insanlar değil, kendini devrimci olarak gören insanlar da bu konuda iki çift söz edemez hale geldiler. Názım Hikmet’in şiirlerinde Ermeni sorununa ilişkin tek bir satır yer alır, o kadar. Üstelik Názım Hikmet’in, gerek TKP içerisinde, gerekse TKP dışında o kadar çok da Ermeni arkadaşı vardır. Buna rağmen Názım bu konuda tek satırla yetinmiştir. Nasıl açıklıyorsunuz bunu siz?; -Devletin resmi dayatması, o kadar şiddetli bir dayatmaydı ki, o kadar ürkütücüydü ki, bu ülkenin en ilerici, en devrimci kesimlerini bile gerçeği veya vicdanlarını konuşturma noktasında engelleyebildi. Hatta, herkesin vicdanını inanılmaz ölçüde kilitledi. Ben bunu mesela Vedat Türkali’ye sordum. Bana inanmakta güçlük çektiğim bir cevap verdi ve ‘Biz gerçeği bilmiyorduk’ dedi. Ama asıl önemlisi, sol bu konu üzerine konuşamazdı. Çünkü, solun ulusal kurtuluş mücadelesini algılama biçimi, bir hayli İttihatçı özellikler taşıyordu. Názım Kurtuluş Savaşı Destanı yazmıştır ama orada bu savaşın asıl kimlere karşı yapıldığını yazmamıştır. Kalanlar Konuşmalı; Çoğu Ermeni göç etmekle birlikte 300 bin Ermeni kaldı bu topraklarda. Bu insanların birbiriyle ilişkisi nasıl oldu daha sonra?; -Bu insanların 170 bini Anadolu’da kaldı. Anadolu’da kalanların 1960’lara kadar varlıklarını devam ettirdikleri görülür, ama giderek de bir azalma vardır. Ve sonuçta şu var: O kalan 300 binden de bugüne sadace 60 bin kişi kaldı. Aslında Cumhuriyet sürecindeki bu azalmanın da vicdani bir yaklaşımla sorgulanması gerekir. Ölenler ile öldürülenler üzerine konuşulan bir tarihten ziyade, kalanlar ve yaşayanlar üzerine konuşan bir tarihi daha fazla önemsiyorum. Yaşayanların ve kalanların tarihinin de aynı sonucu vereceğine, gerçek ortaya çıksın diye uğraşanlar varsa eğer, gerçeği ortaya çıkartacağına inanıyorum. Hemen belirteyim ki, benim gerçek ortaya çıksın diye bir kaygım yok. Çünkü ben gerçeğin ne olduğunu çok iyi biliyorum ve bu zaten her Ermeni’nin genetik koduna silinemeyecek bir şekilde kaydolmuştur. Türkler bizim için panzehir; 1915 travmasının diasporada ve Türkiye’de yaşanma biçimi farklı sonuçlar veriyor galiba. Diaspora çok daha keskin bir travma yaşarken, Türkiye Ermenileri kendilerini daha iyileştirmiş gibi görünüyor. Böyle mi hakikaten?; - Diaspora travmasını, Türkiye’dekilerden daha fazla ve daha şiddetli yaşıyor. Bizim travmatik halimiz onlarınki kadar gergin değil. Bunun bir tek nedeni var: Biz hálá Türklerle beraber yaşıyoruz. Onlar ise Türklerden çok uzak yaşıyorlar. Türk olgusu, onların kimliğinde bir zehir işlevi görüyor. Bizde ise bir panzehir işlevi, çünkü beraber yaşıyoruz. Ermeni dünyasını bu travmadan kurtarmanın tek yolu, Ermeni ile Türk’ün diyalog kurması. Biz bunun laboratuvar deneyi gibiyiz. Kalanlar Daha Önemli; Hırant Dink, tartışmaların hálá ölenlerin sayısı üzerinden sürdürülmesine karşı: ‘Ölenlerile öldürülenler üzerine konuşulan bir tarihten ziyade, kalanlar ve yaşayanlar üzerine konuşan bir tarihi daha fazla önemsiyorum.’ Kimlerin Nenesi Ermeni; -O dönemde çok sayıda Ermeni’nin ölümden kurtulabilmek için kimi yerde kitlesel din değişimine gittiği biliniyor. Üstelik gidenlerin geride bıraktığı çocuklar konusu var. Bu çocukları sahiplenen Türk, Kürt komşular var. Bu çocukların çok büyük bölümü ölmedi. Nüfusa karışıp varlığını Müslüman olarak devam ettirdi. Bugün eğer Türkiye’de bu konuda konuşmak bir cesaret meselesi olmaktan çıkarsa, sayının tahmin edilemeyecek rakamlarda olacağını düşünüyorum. 100 binli rakamlarla ifade edilebilecek kadar yüksek olabileceğini düşünüyorum. Hrant Dink Kimdir; 1954 yılında Malatya’da doğan Hrant Dink, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe ve Tarih bölümlerini bitirdi. On yıldır gazetecilik yapan Dink, Ermenice bir radyo için de hazırlık çalışmalarını sürdürüyor. [İlter Türkmen, Söyleşi, Hürriyet Gazetesi, Kayıt; Erkan Kiraz, 12.04.05, Email; erkankiraz@yahoo.com , Şirintepe-İzmit].

Karper Peynirleri; Sahibi Hayk Arslan. Kızı Anı Pekküçük. Torunu Selin Panasoğlu. Hayk Arslan 1930 İstanbul doğumlu. Babası İstanbul Eminönü’nde pastırma komisyonculuğu yapmış. İşi babasının yanında çalışarak öğrenmiş. Ortaokuldan sonra, 1943 yılında uygulanan Varlık Vergisi nedeniyle okuyamamış. Piyasada her tür işi yapmış. Sattığı penirleri almakiçin sık sık Kars’a giden Hayk Arslan, 15 yaşlarında karslı peynir tüccarlarıyla ahbap olmuş. 1944 yılında kendi şirektini kurmuş. Dolapdere’de Kars adıyla peynir üretmeye başlamış. 1966 yılında Kars Peyniri’nın kısaltması olan Karper’i piyasaya sürmüş. Piyasada üçgen biçimde eritme peynirlerin karper adıyla anılmasına neden olan firma. Gilette, Selpak, Pimapen gibi. Çorlu’da 80 bin m2 kapalı alanda 11 makineyle hizmet vermektedir. Yıllık üretim 1-1.5 ton. Şirket Türkiye’nin eritme peynir piyasasının % 80’ine egemen. Eritme peynirin 40 türü üretilmektedir. Müşterileri arasında oteller, uçak şirektleri Türk Silahlı Kuvvetleri, marketler ve catering firmaları yer almaktadır.

Kemal Bey; Yozgat Boğazlıyan Kaymakamı; 10 Nisan 1919 günü işgalci İngiliz Kuvvetleri’nin baskısıyla İstanbul Beyazıt Meydanı’nda, Ruslarla işbirliği yapan ve Osmanlı ordularını Rus, İngiliz ve Fransız silah ve techizatlarıyla arkadan vuran işbirlikçi Ermenilerin daha güvenli yerlere gönderilmesi için çıkartılan Tehcir Yasası’na [Yerdeğişim Yasası] aykırı davrandığı gerekçeleri ve suçlamalarıyla idam edilen, Ermenilerin yol açtığı katliamlardaki ilk Türk şehididir. Kemal Bey’in şerefi 14.10.1922 tarihinde TBMM’nin aldığı bir kararla iade edilmiş ve kendisine Milli Şehit ünvanı verilmişse de yıllarca Türkiye Ermenilerin yol açtığı katliamların ağıtının yakılmasına kulak kapamıştır. Türkiye nedense hep bin bir acı ve ızdırıp içinde yerlerinden edilen Türklerin maruz kaldığı acıların dillendirilmesi, göçmelerin örgütlenmesi ve geldikleri yerlerdeki devletlerin kendilerine salt Türk oldukları için uyguladığı haksızlıkların önyüze çıakrtılması gibi uygulamalara sessiz kalmıştır. Bu tür çabaları gizli olarak engellemiştir. Bu yetmezmiş gibi Ermenilerin ta Kırım Savaşı’ndan beri Doğu Anadolu’da silahlı ayaklanmaları ve Osmanlı topraklarının çeşitli yerlerinde ama özellikle İzmit sancağı dahilinmdeki Ermeni köylerinde çetecilik hareketlerine girişerek Türkleri ve de Ermenileri katletmesinin öykülerinin dilllendirilmesine ve bu acıların ağıtının yakılmasına zımnen de olsa engel çıkartmıştır. Karşılaştırmayı anlamak için Gazi Dernekleri örgütlenmesi ile Göçmenlerin örgütlenmeleri karşılaştırlabilir. Türkiye’nin uyguladığı tanımlanamayan siyasetlerle gerçekler Türk milletinin bilgisinden uzak kalmıştır. Benim gibi türlü acıların girdabından çıkıp gelmiş bir sürü göçmenin göç öyküleri arasında büyümüş kişilerin bu siyasetleri anlamasına olanak olmayan sözde “Ermeni Soykırım Savları” ve Ermenilerin yıllarca süren ASALA terörü ile Türklerin canlarının alınması, Ermenistan toprakalrında yaşayan Türklere uyguladıkları zulümler ve Azerbaycan Türkleri’ne uyguladıkları aktliamlar hep Türkiye devletinin silik ve sessiz siyasetleri sonucu olmuştur. Benim Boğazlıyan Kaymakamı’nın acı öyküsünü öğrenmem ve gömüldüğü yer olan Kadıköy Söğütlüçeşme’deki mezarlık içinde Milli Şehit’in mezarını bulmam ve resimlerini çekmem kolay olmamıştır. Kemal Bey’in mezarı başında gözyaşlarımı tutamamamın nedeni şehidimize devletimizin ve her tür STK’nın sessiz ve bigane kalması olmuştur. [Derleme; Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com , 02.03.03, Şirintepe-İzmit].

Kirkor BÜYÜKTAŞÇIYAN: Topkapı Sarayı’nda bulunan Romanya Kralı, Büyük Stefan’ın kılıcını, RTE’nin 19-20 Mayıs 2004 tarihinde Romanya’ya yaptığı resmi gezisinde Romanya Devlet Başkanı Arian Natasu’ya hediye etmesi için, 2,3 milyar liraya yapan usta. İstanbul’da oturmaktadır. Kılıcın sapını kemik kakma üzerine altın kaplama yapmıştır.

M. HAVOGIMYAN: Armanş Manastırı Semineri, 1915, İstanbul,

Mesrob II; “Cumhuriyet Çocuğuyum; Gülden AYDIN. Türkiye Ermenileri Cemaati, yeni patriğini seçti: Mesrob Mutafyan. Karekin 2'nin 10 Mart 1998'de ölmesinin ardından, 84. Patrik'in seçimi, geçtiğimiz Çarşamba günü yapıldı. Mutafyan’ın patriklik asasını ise törenle Kasım'da alacak. Şahan Sıvacıyan'ın son gün adaylıktan çekilmesiyle, 42 yaşındaki Mesrob Mutafyan tek aday oldu. ‘‘Patrik’’ sözcüğü, eski Rumca'dan geliyor. ‘‘Baş Peder’’ demek. Patrik Mutafyan, ‘‘Babadan, ikinci kuşak cumhuriyet çocuğuyum. Ümit doluyum’ diyor. Mesrob Mutafyan’la, patrik seçildikten birkaç saat sonra, ziyaretçilerin henüz dağıldığı, ortalığın biraz olsun sakinleştiği sırada görüştük. Patrik seçiminde adaylığın söz konusu olmadığını belirterek sözlerine başladı. Bu kural ancak patriğin öldüğü sırada haleflerden birinin yurtdışında yaşaması halinde bozuluyormuş. Öğreniyoruz ki Türkiye'de yaşayan ve episkopos rütbesine haiz herkes, doğal patrik adayı. Ermeni Patriği Karekin 2 öldüğünde, Patrikliği'nde iki episkopos bulunuyordu. Şahan Sıvacıyan ve Mesrob Mutafyan. ‘‘Durum biraz garipti. İki adayın arasında bir ya da iki nesil olması gerekirdi. İstanbul'da doğan o yaştaki din görevlileri yurtdışına gitmişler zamanında. İkimiz kalıverdik. Cemaatimiz, ikimizden birini görevlendirecekti.’’ Mutafyan, patrik olmanın yaşı ve kıdemi olmadığını söylüyor. 537 yıl içinde daha çok gençler patrik seçilmiş. 70 yaşında sadece iki patrikleri olmuş. ‘‘Resimlerde görülen ak sakallı patrikler son yıllarında.’’ Cemaat, kendisi için çalışacak, birşeyler yapacak kişileri patrik seçiyor. Mutafyan, ‘‘Kendileri için daha çok çalışacak din görevlisi olarak beni gördüler’’ diyor. Mutafyan, patrikliği şöyle tanımlıyor: ‘‘Patrik, cemaatinin ruhani lideridir. Manevi vicdanının sesidir. Bir simgedir.’’ Türkiye'de yaşayan 65 bin Ermeni'nin sadece yüzde 5'nin kiliseye gittiğini söyleyen Mutafyan'dan, beş büyük bayramda, düğün ve cenazede bu rakamın arttığını öğreniyoruz. Cemaatin ruhani lideri olmasının dışında, devletle ilişkilerde Patrikhane, Ermeni cemaatini temsil ediyor. ‘‘Turizm Bakanlığı 2000 yılı için düzenleyeceği inanç turizminde Patrikhane'yle diyalog kuracak. Şimdi Cumhuriyet'in 75. yılında cemaatin tertip heyeti oluşturmasına Patrikane öncülük ediyor.’’ Mutafyan, dini kurum olmakla birlikte devlete sadakatin İncil'de bir iman gereği olduğunu söylüyor. ‘‘Ermeni cemaatini gerek devlet nezdinde gerek akademik çevreler önünde, öteki dinler ve öteki kiliseler önünde temsil görevi var.’’ YÖK'LE DİYALOG Fatih Sultan Mehmet'ten bu yana, Patrikhane'nin ilk Ruhaniler Genel Meclisi oldu. 28 kişi gibi çok küçük bir rakamla hem de. Cumhuriyetin ilk kurulduğu yıllarda bu rakam 100'ün üzerindeymiş. 44 kilisenin rahip ve papaza ihtiyacı bulunuyor. Mutafyan, bu 28 din görevlisinin yarısının 60 yaş üzerinde olduğunu söylüyor. ‘‘İlk hedefimiz, halkın vaftizini, düğününü, cenazesini aksatmamak’’ diyor. Asa Tevdi Töreni'nden sonra ilk görevinin hemen YÖK'le irtibata geçmek olduğunu söylüyor. ‘‘Ruhban okulu açmaktan yana değilim. Çok büyük mali külfet. Bazıları değişik mecralara çekiyor. Bunun yerine üniversite sistemi içinde din görevlisi yetiştireceğimiz inancındayım.’’ Mutafyan, milli servet ve cemaat servetinin ziyan olmaması için YÖK sistemi içinde klasik Grekçe, İbranice, arkeoloji derslerinin, kurslarının alınabileceğini belirtiyor. Bunun yanında Patrikane ya da YÖK'ün uygun gördüğü bir üniversitede Hıristiyan İlahiyatı dersinin yeterli olduğunu belirtiyor. ‘‘Bunun hem kızlara hem erkeklere açık olmasını istiyorum. Okullarımızda din öğretmenlerimiz de yok.’’ Bugüne kadar Hıristiyan Teolojisi eğitimi görmeyen, iyi niyetli insanlar din dersi veriyorlarmış. Mutafyan, din kültürünün yeni kuşaklara böyle aktarılamayacağını düşünüyor. Mutafyan'dan bu projeye YÖK içindeki bazı üyelerin sıcak baktıklarını da öğreniyoruz. ‘‘Bir çözüm arıyoruz. Bu çözümü de devletin kendi üniversite sistemi içinde arıyoruz. Yeni bir oluşum peşinde değiliz. Tamamen bu sistem içinde bir şeyler yapmak istiyoruz. Eminim ki olumlu yanıt alacağız.’’

Minas KASAPYAN: Ermeniler Nikomedya Dolaylarında, 1913, Bahçecik-İzmit,

Osmanlı Orduları: 1. Dünya Savaşı zamanlarında Osmanlı’nın 1. ve 2. Ordusu Çanakkale Boğazı çevresinde, 3. Ordususu Kafkaslar’da ve 4. Ordusu ise Suriye ve Filistin cevphelerinde düşmanla çarpışıyordu. Kafkaslar’da konuşlanmış olan 3. Ordu’nun en büyük derdi ayaklanan Ermenilerdi. Ruslarla Kırım Savaşı’ndan beri işbriliği yapan ve Rusların yıllar öncesinden eğitmeye başladığı Taşnaksutyun Partisi mensubu Ermeniler, Osmanlı topraklarında yaşayan ama özellikle Amerikan Board Misyon Okulları’nda eğitim görmüş Ermenileri gönüllü yada zorlayarak ülkelerine ihanet etmeye yönelendiriyorlardı. Düşmanla işbirliğine giren osmanlı Ermenileri Osmanlı ordusuna ve Osmanlı ahalisine Müslüman yada Azılıkları saldırmaya ve kitle halinde öldürmeye başlamıştı.

Padişahlar; Kim Kimin Annesi: I.Murat'ın annesi Bizanslı Horofira yani Nilüfer Hatun, Yıldırım Bayezid'in annesi Bulgar Marya yani Gülçiçek Hatun, Çelebi Mehmet'in annesi Bulgar Olga Hatun, II.Murat'ın annesi Veronika, Fatih Sultan'ın annesi Sırp Despina yani Hüma Hatun, II.Bayezıd'in annesi Kornelya, Yavuz Selim'in annesi; Ayşe takma adlı Pontuslu bir Rum, Kanuni Sultan Süleyman’ın annesi; Polonya Yahudisi Helga yani Hafsa Sultan, II. Selim'in annesi Yahudi kızı Roksalan yani Hürrem Sultan, III.Murat'ın annesi Yahudi Raşel yani Nurbanu Sultan, III.Mehmet'in annesi Venedikli Bafo yani Safiye Sultan, I.Ahmet'in annesi Yunan Helen yani Handan Sultan, Genç Osman'ın annesi Sırp Evdoksiya yani Mahfiruz Sultan, IV.Murat'ın annesi Sırp Anastasya yani MahpeykerSultan, IV. Mehmet'in annesi Rus Nadya yani Turhan Sultan, II.Süleyman'ın annesi Sırp Katrin yani Dilaşüb Hatun, II.Ahmet'in annesi Polonya Yahudisi Eva yani Hatice Sultan, II.Mustafa'nın annesi Rum Evemia yani Emetullah Sultan, III.Ahmet'in annesi de aynı yani II.Mustafa ile aynı anneden, I.Mahmut'un annesi Aleksandra yani Saliha Sultan, II.Osman'ın annesi Sırp Mari yani Şehsüvar Sultan, III.Mustafa'nın annesi Fransız Janet yani Mihrişah Sultan, I.Abdülhamit'in annesi Fransız İda yani Şermi Sultan, III.Selim'in annesi Cenevizli Agnes yani Mihrişah Sultan, IV.Mustafa'nın annesi Bulgar Sonya yani Sineperver Sultan, II.Mahmut'un annesi Fransız Rivery yani Nakşidil Sultan, I.Abdülmecit'in annesi Rus Yahudisi Suzi yani Bezm-i alem Valide Sultan, Abdülaziz'in annesi Romen Besime yani Pertevniyal Sultan, V.Murat'In annesi Fransız Vilma yani Şevkefza Sultan, II.Abdülhamit'in annesi Ermeni Virjin yani Tirimüjgan Sultan, Mehmet Reşat'ın annesi Arnavut Sofi yani Gülcemal Sultan, Mehmet Vahdettin'in annesi Çerkes Henriet yani Gülistan Sultan.

R. W. HAMILTON: Reserches in Asia Minor, Pontus and Armenia (1742) Vol.I S. 538; II S.81

Richard HOVANISAN: Sözde Ermeni Soykırımı şampiyonlarından. 2 Sene önce Boğaziçi Üniversitesi kendisini konferans vermek için davet etmiş.

Sadi KOÇAŞ: Tarih Boyunca Ermeniler, 1967, Ankara,

Salgın Hastalıklardan Ölümler 1914-1918; [Bu yazımın başlığı bir kitap ismi. Ama tıp kitabı değil. Tarihçi Prof. Dr. Hikmet Özdemir tarafından yazılan ve basımı Türk Tarih Kurumu tarafından yapılan bir kitap. Mutlaka okunmalı... Çünkü soykırımla ilgili iddiaları tersine çevirecek pek çok bilgi ve belgeyi barındırıyor. Tümüyle bilimsel, ancak zevkle, kolayca ve ibretle okunan bir kitap...] [Emin Çölaşan, 08.04.05, Hürriyet Gazetesi].

Salgın Hastalıklardan Ölümler 1914-1918; Bu yazımın başlığı bir kitap ismi. Ama tıp kitabı değil. Tarihçi Prof. Dr. Hikmet Özdemir tarafından yazılan ve basımı Türk Tarih Kurumu tarafından yapılan bir kitap. Mutlaka okunmalı... Çünkü soykırımla ilgili iddiaları tersine çevirecek pek çok bilgi ve belgeyi barındırıyor. Tümüyle bilimsel, ancak zevkle, kolayca ve ibretle okunan bir kitap. Ermeni iddialarına göre, Osmanlı döneminde hükümet Anadolu’daki Ermenileri zorunlu göçe tabi tutmuş ve ‘yüz binlerce’ Ermeni ölüme gönderilmiştir... Ve bu bir soykırımdır! Bizi yıpratmak ve bu yolla zora düşürmek amacıyla, başta AB olmak üzere pek çok dünya ülkesi de bu iddiaları benimsemiştir! Oysa hadise çok açık olarak bellidir. Türk ordusu Birinci Dünya Savaşı’nda Doğu cephesinde Rus ordusuyla ölüm kalım mücadelesi verirken, Osmanlı yurttaşı olan Ermeniler ayaklanmış, ordumuzu arkadan vurmuş, hatta Van, Bitlis gibi illerimizi ele geçirmiştir. Hükümet bu nedenle tehcir (zorunlu göç) kararı almış ve savaş bölgesindeki Ermenileri kitleler halinde Irak ve Suriye taraflarına göndermiştir. Şimdi bir düşünün. Savaştasınız. Ermeniler Rus ordusuyla işbirliği yapmış. Sadece o zaman değil. Taaa 1800’lü yıllardan başlayarak Ermeniler Anadolu’nun dört bir yanında nice isyanlar çıkarmış. Başkent İstanbul’da bile isyan girişimleri olmuş, pek çok yer basılıp bombalanmış. Başta başkent İstanbul olmak üzere yurdun dört bir yanında Ermeniler yaşıyor. Ama hiçbir yerde nüfus çoğunluğuna sahip değiller. Bunların bütün okulları, kiliseleri, öteki kurum ve kuruluşları silah deposu yapılmış. Nereye el atsanız bir pislik çıkıyor. Aynı olayları Birinci Dünya Savaşı’nda yaşıyor ve resmen arkadan vuruluyoruz. Dahası, Doğu ve Güneydoğu’da pek çok il ve ilçeyi, pek çok bölgeyi bunlar resmen ele geçiriyor. Karşılıklı savaş, çatışma var. Hem Müslümanlarla Ermeniler, hem de ordumuzla Ermeniler arasında. On binlerce insan ölüyor. Ne yapacaksınız? Bunlar, yani savaş bölgesinde yaşayanlar 1915 yılında sürgüne gönderiliyor. Bu aşamada acı olaylar, ölümler, kayıplar olmuyor mu? Elbette oluyor. Kafilelerde açlıktan, hastalıktan ve eşkıya saldırılarından kaynaklanan ölümler meydana geliyor. Ama bu bir soykırım değil. Eğer Osmanlı Devleti soykırıma niyetli olsaydı başkent İstanbul dahil savaş bölgesi dışındaki Ermenileri de kırıp geçirir, kolayca yok ederdi. Onlara dokunulmadı. Şimdi Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in kitabına gelelim. Özdemir Birinci Dünya Savaşı süresince cephelerde gerek asker ve gerekse sivil kesimde yaşanan ve Anadolu’da yüz binlerce insanın ölümüne neden olan bulaşıcı hastalıkları anlatıyor. Tam bir facia. İşin hiç bilinmeyen boyutu. Tifüs, kolera, ishal, sıtma, frengi. Buna açlık ve donmaları da ekleyin. Tümüyle bilimsel, kaynak göstererek, Türkiye’de değil, dünyada ilk kez yapılmış bir araştırma. Ordumuzla birlikte sivil halk ve elbette Ermenileri de kırıp geçiren çaresiz bulaşıcı Türk Tarih Kurumu tarafından bastırılan bu kitap şu anda Türk Devleti’nin elinde bir ulusal hazine değerinde. Soykırım iddialarına verilecek en güçlü bilimsel yanıt. Ama ortada acı bir gerçek var! Size ‘Bu kitabı mutlaka alıp okuyun’ diyemiyorum!.. Çünkü iki ay önce bastırılan bu kitap Türk Tarih Kurumu depolarında bekliyor! Dağıtılmıyor, satılmıyor. Kitapçılarda arasanız da bulmanız mümkün değil. Türk Tarih Kurumu herhalde bu hazinenin turşusunu kuracak! Şimdi bir düşünün! Elinizde böyle bir kitap var. Basılmış... Ve bunu hiç kimse okuyamıyor! İlginç değil mi? Sevgili okuyucularım, Prof. Dr. Hikmet Özdemir’in kitabında yer alan çok ilginç belge ve bilgilerden bir bölümünü size yarınki yazımda aktaracağım. Bu kitap düzmece soykırım iddialarına yeni bir bakış açısı getirecek. Bir de, Türk ordusunun ve Ermeniler dahil Anadolu insanlarının o savaşta yaşadığı inanılmaz bulaşıcı hastalık gerçeklerini, bilinmeyen bir faciayı gözler önüne serecek. [Emin Çölaşan, ecolasan@hurriyet.com.tr , Hürriyet Gazetesi, Kayıt; Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com , Şirintepe-İzmit].

Sapanca ve Sapanca Gölü: [Sofon Gölü, Ayan gölü, Cenab Ayan Gölü, Ebe Suyu, Sapandja Lake]. Bitinya Krallığı’nın Roma yönetimine geçmesinden sonra Romalılar büyük ilbayları Plinius’u bölgeye gönderirler. Genç Pilin (Plinius, Pliny) Roma Devlet Yönetimi’ ni aynen burada da uyguladı ve Anadolu içlerine uzanan o zamanların en düzgün yollarını inşa ettirdi. Roma imparatoru Tirijana (Trijana) Karadeniz, Sakarya Nehri (Sangarius), Sapanca Gölü (Sophon) ve İzmit Körfezi’ni (Astecanus Sinus, Gulf of Astacus) birleştirme projesini uygulamaya çalıştı ama bir şekilde proje uygulanamadan terk edildi. Aynı Proje Osmanlı Sultanı Selim zamanında da tasarlandı ve bu işle Mimar Sinan ve Gurz Nicola görevlendirildi ama projen zimmete para geçirme ve yolsuzluk gibi gerekçelerle rafa kaldırıldı (Hicri 909). Orhan Bey zamanında sapanca gölü’ nün adı Ayan Gölü yada Ebe Suyu’dur. Ayan köyü ise o zamanların tarihçilerinin belirttiğine göre, gölün doğu ucunda Jüstinyen Köprüsü sonraki isimi ile Beş Köprü denilen yerin yanında yer alan küçük bir kale köy olan Berguz (kale)’dir. Orhan Bey tarafından Sapanca’ nın kurulması ile Berguz terkedilir ve ta o zamanlar harebeye benzeme başlar. 10. Asra değin yazılan tarihi eserlerde harabenin varlığından söz edilir. Osman Bey’in komutanlarından Akçakoca Bey, İzmit taraflarının ele geçirilmesi ile görevlendirilir. Batıya doğru ele geçen yerlerden Ayan Gölü (Sofor Gölü, Ebe Suyu) Akçakoca tarafından karargah yapılır. Sapanca ile ilgili ayrıntılı bilgiler şu tarihçilerin eserlerinde anlatılır: Katip Çelebi, Cihannüma S. 74, Gülşen-i Maarif, C.1 S. 419, Solakzade, S. 4, Neşri, Sapanca civarının ele geçirilişini Orhan Bey’ in 1. ve 2. İzmit seferleri arasında olduğunu açıklar. İdiris-i Bidisi ise sapanca yöresinin Osman Bey zamanında ele geçirildiğini belirtir ama zaman vermez. Mirat-i Kainat Cenabi ise Sapanca civarlarının 713 yılında ele geçirildiğini belirtir. Sapanca, Osmanlılar zamanında Kocaeli İlbaylığı’na bağlı olan İzmit, Adapazarı, Gebze, Geyve, Hendek, Kandıra, Karamürsel, Karasu ve Taraklı ana yerleşim yerlerinden Adapazarı’ na bağlıdır. Haydarpaşa – Bağdat - Suriye Demiryolları’nın yapımı evrelerinde ve Kırım Savaşı (1853-1856) sonralarında, demiryolu hattı çevresinde müslüman kökenli milletler (Kafkasya kökenli milletler Lazlar, Çerkezler, Gürcüler, Kırım Tatarları, Bulgaristan, Bosna-Hersekli Boşnaklar, Yugoslavya ve Romanya göçmenleri) burada yerleşik garimüslim (müslüman olmayan) Rum ve Gregoryan Ermeniler’e (1608 yıllarında İran Şahı Büyük Abbas’ın zulmünden kaçan Ermeniler Akmeşe, Bahçecik, Arslanbey, Yeniköy, Yuvacık ve Balaban gibi yerlere Osmanlı yönetimince yerleştirilir) denge sağlaması ve güvenliği temin etmesi amacı ile yerleştirilir. Marmara Bölgesi’nin 1. Dünya Savaşı evresinde ve Kurtuluş Savaşı yıllarında İngiliz ve Yunanlılar tarafında işgali sıralarında ise bu bölgede büyük çatışmalar olur. Yunan işgal kuvvetleri ana karargahlarının bugünkü Akmeşe (Armaşa, Arbaş) merkezine kurarlar. Yunan işgal kuvvetleri Sapanca’yı terk ederken onu neredeyse tamamen yakıp yıkarlar. Kurtuluş sonrası ise Sapanca belli bir plan ve düzene göre tekrar kurulur. İstanbul-Geyve Anayolu (şose) yada diğer adıyla Bağdat Anayolu (şose) Sapanca’nın tam ortasından geçer ve kasaba ile ana çarşı bu anayolun etrafında şekillenmeye başlar. Çihaçef eserinde eski Roma Yolu olan bu yolun ne denli bozuk olduğundan söz eder. Katip Çelebi Cihannüma adlı eserinde ise Buhayre-i Sapanca cıvarları Ağaç Denizi dedikleri yerdir der. Ve ekler Bolu yolu nısıf mil su içinden geçer, su bazen atın üzengisi seviyesine kadar çıkar. İşte bu yol buradan geçer diye devam eder. Sapanca bu planlı merkezini ve düzenli ve temiz yollarını Kamubay Hakkı’ya borçludur. Sapanca’nın belli başlı köyleri şunlardır; Kalaycı Dağları’nın eteklerine yakın ve vaktiyle bir Çerkez saraylısının taştan yaptırdığı güzel caminin de bulunduğu Uzunkum Köyü, Kırkpınar Köyü, Kurtköy, Yanık-Sapanca ovasında yer alan ve Çerkez göçmenlerinin yerleşik bulunduğu Yanık Köyü, Akçay Vadisi’nde yer alan ve yerleşikleri Laz kökenli yerleşiklerin bulunduğu ama az da olsa Çerkezlerde yerleşiktir Akçay (Aksu) Köyü, Fevziye Köyü, Dereköy, İkramiye Köyü, İstanbul Deresi üzerinde yer alan ve yerleşikleri Gürcü kökenli olan Nailiye Köyü, İlmiye Köyü, Muradiye Köyü, Ulviye Köyü, İstanbul Deresi’ nin doğu taraflarında başlayan ve yerleşikleri çoğunlukla Gürcü olana dağ köyleri; Balkaya Köyü, Karagöl (Mahmudiye veye Memnuniye) Köyü, Babadayı (Şöhretiye) Köyü, Hacımercan Köyü, (Hacımercan Köyü’nde Yunalıların siperleri mevcuttur), Kalaycı (Neviye) Köyü.

Savaş Mantığıyla... ; Neyse ki bir Prof. Justin McCarthy geldi de rahatladık. Ama rahatlarken aklımıza, ‘Bu aslında bizim davamız değil mi?’ sorusu galiba pek gelmedi. Şimdi halimiz belli: Biz seyredeceğiz, Justin McCarthy bizim namımıza ‘Vallahi siz suçlu değilsiniz’ diye şehir şehir dolaşacak. Üniversitelerde konferanslar verecek. Daha da ilginci, suçlu olmadığımıza bizi inandırmak için sırtından ter damlayacak. Yine de biz -tarihçimiz, siyasetçimiz, gazetecimiz, yazarımız, çizerimiz- umursamayarak veya kuşkulu bakışlarla konuya yaklaşacağız. Sonra da... Zaten eyaletlerinin 30 küsuru ‘Türkler Ermenileri kesti’ diye karar alan (böylece çoğunluğu Ermeni tezine angaje hale gelmiş bulunan) ABD Senatosu’ndan aleyhimize karar çıkmayacağına inanacağız. Veya öyle olsun diye dua edeceğiz. Temsilciler Meclisi de ayrı problem. Siz bu kafayla ve bu yaklaşımla başarıya ulaşacağımıza inanacak kadar saf mısınız? Duyunca kulaklarımıza inanamadık: Meğer TBMM tarafından bastırılan ‘Ermeni iddiaları’ ile ilgili bir kitabın 5000 (yazıyla beş bin) adedi, Meclis’in deposu mu, ambarı mı her ne diyorlarsa öyle bir yerine atılmış. Bir başka örneği daha söylediler: Hollanda’daki parlamenterlere ve aydınlara dağıtılmak üzere oradaki resmi görevliler Türkiye’den bu konuya ilişkin kitaplar istemişler. Sonunda gönderilen kitaplara bakınca görmüşler ki İngilizce sadece 5 kitap var, ötekilerin tamamı Türkçe... Söyleyin lütfen, bu kadar ahmak olunabilir mi? Geçen gün bir TV yayınında Devlet Arşivleri Genel Müdürü’nün bu konuya ilişkin sorulara verdiği yanıtları izledik. Sayın Genel Müdür tarafsız olması gerektiğini unutmuş, forma giyip maça çıkmış futbolcu hırsı ve heyecanıyla hem ‘Gelsinler, arşivlerimizi incelesinler’ diyor, hem de ‘Arşivlerimizde Osmanlıların soykırım yaptığını gösterecek hiçbir belge yok’ diyordu. Ne biliyorsun öyle bir belgenin olup olmadığını? Senin işin arşivleri inceleyecek olana tarafsız şekilde hizmet sunmak değil mi? Eğer görevini bu anlayışla yaparsan kim inanır oradaki -faraza- ‘soykırım yapılmış’ dedirtecek belgeyi ortadan kaldırmadığına? Bu yanlışları herhalde Justin McCarthy de fark etmiş olmalı ki dostumuz Tufan Türenç sütununda dün Prof. McCarthy’nin ‘Ermeni iddiaları yalandır. Ortaya koydukları belgelerin tümü sahtedir. Bu iftiralara karşı mücadele etmelisiniz. Çünkü korkacağınız hiçbir şey yok. Ama itiraf etmeliyim ki mücadele edeceğiniz konusunda pek iyimser değilim’ dediğini yazıyordu. Bilmiyoruz, maksadımızı nasıl anlatabiliriz. Ama görüyoruz ki ‘soykırım’ iftirasının üstesinden gelebilmek için memur bezginliği ile değil, savaş mantığıyla yani her yerde her olanağı kullanarak kavga vermemiz lazım. Yoksa bu mücadeleyi haksız olduğumuz için değil aptallık ettiğimiz için kaybederiz. [Oktay Ekşi, Hürriyet Gazetesi, 30.03.05, Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com , Şirintepe-İzmit].

Sovyet Gözüyle Jöntürkler; Yuriy Aşatoviç Petrosyan. Çeviri: Mazlum Beyhan-Ayşe Hacıhasanoğlu. Bilgi Yayınevi. I. Basım, Nisan 1974. [Erkan Kiraz, 22.05.04, İzmit Sahaf İkinci Ek Kitap Aatışı; Şeref Ergül. 3,300,000 TL].

Soykırım İddiaları Bugün Meclis’te; Meclis bugün, Türk-Ermeni ilişkileri ve soykırım iddialarını görüşecek. Genel görüşmenin ardından, soykırım yapıldığına ilişkin tarihi bir belgeninin bulunmadığını anlatan mektup, konuya taraf olan ülkelere gönderilecek. TBMM Genel Kurulu'nda Adalet ve Kalkınma Partisi ve Cumhuriyet Halk Partili milletvekillerinin Ermeni soykırımı iddialarına ilişkin verdikleri iki ayrı genel görüşme önergesi ele alınacak. Önergeler üzerinde AKP ve CHP gruplarına, önerge sahipleri ile kişisel görüşlerini açıklamak üzere iki milletvekiline söz verilecek. Gül ayrıntılı bilgi verecek; Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de Ermeni soykırımı iddialarına ilişkin olarak milletvekillerine ayrıntılı bilgi verecek. Genel görüşmenin ardında soykırım olmadığını anlatan mektubun ilgili ülkelere, AKP ve CHP grup başkanvekillerinin imzasıyla iletileceği belirtiliyor. Mavi kitap nedir?; Ermeni soykırımı iddialarına kaynak niteliğindeki 'Mavi Kitap'ın özgün baskısı, '1915-1916 yılları arasında Osmanlı idaresindeki Ermenilere yapılan muameleyi belgelemesi' için 1916'da görevlendirilen Vikont James Brandy ile tarihçi Arnold Toynbee tarafından gerçekleştirilmişti. 'Mavi Kitap' olarak bilinen 'Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermenilere Muamele' adlı kitap, 1916'da İngiliz Parlamentosu'nun onayıyla savaş propaganda bürosu Wellington House tarafından hazırlanmıştı. [Milliyet Gazetesi, Kayıt; Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com  13.04.05, Şirintepe-İzmit].

Soykırım İddialarına Kitaplı Yanıt:— Türk Tarih Kurumu iddialara yanıt niteliğinde bir kitap yayınladı. Kitaptaki bilgilere göre sürgün edilen Ermenilerin nüfusu iddia edildiği gibi 1.5 milyon değil, 500 bin civarında. Kitapta yer alan resmi arşiv belgeleri, Ermenilerin çoğunun da 1918’den itibaren eski yerlerine geri döndüğünü gösteriyor. [23 Mart 2005-NTV-MSNBC].

Soykırım Sözleşmesi; 9 Aralık 1948 tarihinde Paris’te toplanan BM Genel Kurulu’nun 260 A (III) sayılı ararıyla kabul edilip, imza, onay ve katılıma açılmıştır. Sözleşme 13. maddeye uygun olarak 12 Ocak 1951 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye sözleşme’yi 23 Mart 1950’de onaylamıştır. 5630 Sayılı Onay Kanunu 29 Mart 1950 gün ve 7469 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır. Sözleşme’nin Türkiye’yi ilgilendiren iki maddesi şöyle: Madde 1- Sözleşmeci devletler, ister barış zamanında isterse savaş zamanında işlensin, önlemeyi ve cezalandırmayı taahhüt ettikleri soykırımın uluslararası hukuka göre bir suç olduğunu teyit eder. Madde 2- Bu sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi biri, soykırım suçunu oluşturur. a) Gruba mensup olanların öldürülmesi; b) Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi; c) Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarını kasten değiştirmek; d) Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak; e) Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek. [Gündüz Aktan, Söyleşi, Hürriiyet Gazetesi, Kayıt; Erkan Kiraz, 12.04.05, erkankiraz@yahoo.com  Şirintepe-İzmit].

Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşemsi: BM’in 1948 tarihli bu sözleşmesine göre böyle bir eylemin oluşması için belli bir gurup insanı, milliyeti, ırkı, etnik kökeni, dini inancı nedeniyle başka bir hakim millet tarafındna toplu halde yok etme çabası içinde olması gerekir.

Suçlu Diaspora’dır; Avrupa Parlamentosu’nda yapılan özel Ermeni oturumunda Türkiye’den katılan Ermeni kökenli katılımcılar Diaspora’yı suçladılar. Avrupa Parlamentosu’nun Yeşiller millitvekili Cem Özdemir’in girişimi ile gerçekleşen toplantıya sosyolog Taner Akçam, gazeteci Etyen Mahçupyan ve İstanbul’da Ermenice olarak yayınlan Agos Gazetesi’nin genel yayın yönetmeni Hrant Dink konuşmacı olarak katıldı. Toplantıyı yöneten Cem Özdemir, Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan habere atıfta bulunarak ‘Amacımız sadece Türkler ve Ermeniler arasında diyalog oluşturmaktır. Türkiye’nin AB üyeliğine evet diyenler olarak bu toplantıyı düzenledik’ dedi. Avrupalılar’a Yüklendi; Hrant Dink, Ermeni soykırımı konusunu parlamentolarında oylayan Avrupa ülkelerini suçlayarak ‘Sadece bununla vicdanınızı rahatlatamazsınız, sizler de bedelini ödemek zorundasınız’ dedi. Ermeni sorunu içersinde çeşitli aktörlerin bulunduğunu ve bunların arasında da Avrupalıllar’ın yer aldığını belirten Dink, ‘Sizler sorumluluğunuzu sorgulamadığınız gibi yerine de getirmediniz. Angela Merkel’in Ermeni taslağı, Fransa Senatosu’nun Ermeni kararı Ermeni dünyasının ruh halinin bedelini ödemez. Bu coğrafyaya tam perspektif açarak, mali destek sağlayarak bu bedeli ödemelisiniz’ dedi. Pamuk Yanlış Yaptı; Oturum sırasında Mahçupyan, yazar Orhan Pamuk’un ‘Bir milyon Ermeni öldürüldü’ şeklindeki tartışma yaratan sözleriyle ilgili bir soru üzerine şu yanıtı verdi: ‘Siyaseten doğru yapmadı. Ama ona ahlaki olarak yapılanlar yanlış. Bizim anlattıklarımızı dinleme yeteneği olan toplumun çekinmesine yol açtı. Bizim yapacaklarımız Türk ve Ermenilerin kafasını karıştırıp tartıştırmalı.’ Soykırım kelimesi etrafındaki tartışmaların soruna çözümü engellediğini söyleyen Mahçupyan, Ermeni meselesini insanların değil devletlerin tartışma haline getirmesini eleştirdi. Mahçupyan ayrıca, ‘Aslında Diaspora için Türkiye’de halen yaşayan Ermeniler işi bozuyor. Bu Diaspora’nın işine gelmiyor. Bizler olmasaydık Diaspora rahatlayacaktı’ diye konuştu. [Milliyet Gazetesi, Zeynel Lüle-Levent Gündüz- Strasbourg. Kayıt; Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com  13.04.05, Şirintepe-İzmit].

Surp Pıgriç Ermeni Hastanesi (Bedros Nişanyan Müzesi); Osmanlı İmparatorluğu’nun II. Mahmut döneminde Rusların Yeşilköy’e (Ayastefenos) kadar gelip barış yapıldığında istedikleri tazminat bedelini ödemek için Darphane müdürü Gazez Artin Amire Bezciyan II. Mahmut’la baş başa görüşüp bir ferman ister. Bu fermanla zenginlerin altınlarını alıp külçe haline getirir. Çuvalların üstlerine ayarı yüksek altlarına ise ayarı düşük altınları doldurur. Anlaşama yapılır. Rus general altınları alıp gider. Ruslar ülkelerine gidince durumu anlarlar ama anlaşma da yapılmıştır. II.Mahmut Gazez Artin Amire Bezciyan’a dile benden ne dilersen der. O da iki postluk yer ister. Al postlarını koyduğun yer senin olsun cevabını alır. Gazez Artin’de Kazlıçeşme’de semtindeki arsayı çevirir. Sonraları da araziyi fakir çocukların tedavi edileceği bir hastaneye bağışlar. 1834 yılında ilk Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi açılır. Osmanlı araması ve II. Mahmud’un fermanı da yer almaktadır. 5 Aralık 2004 Pazar günü Başbakan RTE’nin da katılımıyla hastane alanında Bedros Nişanyan Müzesi olarak açılır. Türkiye’de ilk Ermeni Müzesi unvanını kazanır. Hastane vakfı yönetim kurulu üyesi Bedros Nişanyan tarafından yönetim kurlu ikinci katında oluşturulur müze. Şimdiki alanı 300m2’dir. Müze alanının zaman içinde genişletileceği planlanmaktadır. Hastanenin bahçesinde tarihi bir eczane ve kilise bulunmaktadır. Gülbenkyan Müzesi kurucularının aile mezarları da bahçede yer almaktadır. Hastane 600 yatak kapasitelidir. Hastaların yaklaşık 70’ü Müslüman’dır. Adres; Zeytinburnu, Zekirpaşa Sk, No: 32, Tel: 0212-582 50 50. Kazlıçeşme-İstanbul.

Surp Pirgiç Ermeni Hastanesi; Hastane 1832 yılında Sultan İkinci Mahmud'un fermanı ile kurulmuş. O zamandan beri de kesintisiz hizmet veriyormuş. Yani geçmişte yaşanan kötü olaylar bu hastanenin hizmetinde kesikliğe yol açmamış. Hastane Surp Pirgiç Ermeni Hastanesi Vakfı tarafından yönetiliyor. Vakfın Başkanı Setrak Tokat'tan bazı bilgiler aldım. Hastanenin adı Ermeni, ama hizmet verdiği hastaların yüzde 70'i Müslüman'mış. 600 yatağı var. İçinde yaşlılar için bir huzurevi de bulunuyormuş. Bir bölümü müze olarak düzenlenmiş. Burada hastanenin tarihine tanıklık edecek birçok belge ve eşya sergilenecekmiş. [Hürriyet Gezetesi, Ertuğruk Özkök, 01.12.04].

Şükrü ELEKDAĞ: 1924 yılında İstanbul’da doğar. İstanbul Yüksek Ticaret ve İktisat Okulu’ndan sonra Sorbon Üniversitesi’nden mezun olur. 1951 yılında Dışişleri Bakanlığı’na girer. Müsteşarlık, Tokyo ve Washington Büyükelçiliği görevlerinde bulunur. Emekliliğinin ardından siyasete giere. Halan CHP milletvekili olup Sabah ve Milliyet Gazeteleri’nde dışilişikler konularında köşe yazıları yazmaktadır. Şükri Elekdağ’a göre tehcirin amacı Ermenielri yok etmek değil. Onları savaş bölgelerinden güvenli alanlara akatrmaktı. Ayrıca Teşkilat-ı Esasiye’nin tehcirde hiç bir biçimde yer aldığına dair bi ipucu yada kanıtın olmadığını savunmaktadır.

Talat Paşa: Osmanlı’nın son zamanlarında Tören İttihat & Terakki Partisi [Birlik & İlerleme] önderlerinden Dahili Nazırı [İçişleri Bakanı] 15 Mart 1921 tarihinde Almanya’nın Berlin kentinin Charlotteburg semtinde Steinplatz adlı yerde bir fanatik Ermeni tarafından suikasta kurban gitmiştir. Cenazesi İstanbul Şişli Hürriyet Tepesi’ndeki mezarına defnedilmiştir. Almanya’nın Berlin kentinde Ermeniler tarafından şehit edilen Talat Paşa, 1921 yılında suikasta kurban gittiği yerde Berlin Türk Cemaati’ne bağlı dernek üyeleri tarafından, cinayetin 84. yılında Charlottenburg semti Steinplatz’da tören düzenlemişler. Cinayetin işlendiği yere siyah bir çelenk koymuşlar. Doğu Perinçek’in İşçi Partisi yurtdışı temsilcisi Mehmet Akkoç ve Berlinli İşçi Partililer Talat Paşa’yı öldürüldüğü yerde anmışlar. İşçi Partisi üyeleri İstanbul Şişli’de benzer bir tören yapmışlar. Tören İttihat & Terakki Partisi [Birlik & İlerleme] önderlerinden Dahili Nazırı [İçişleri Bakanı] Talat Paşa’nın Şişli Hürriyet Tepesi’ndeki mezarı başında yapılmış.

Talat Paşa’nın Telgrafı: Diyarbakır Valisi’ne çektiği telgrafın metni; Son zamanlarda vilayet sınırları içindeki Ermenilerle hiç bir ayrım yapmaksızın tüm diğer Hıristiyanlara katliamlar düzenlendiği öğrenilmiştir. Daha önceden Diyarbakır’dan gönderilmiş olan kişiler vasıtasıyla Mardin’de Ermenilerden ve diğer Hıristiyan ahaliden 700 kişinin geceleri kentin dışına çıkartılarak koyun gibi boğazlandığı, şimdiye kadar bu katliamlarda ölenlerin tahminen 2000 kişi olduğu bilgisi alınmıştır. Ayrıca buna hızlı ve kesin bir son verilmezse civar vilayetlerdeki Müslüman ahalinin de ayaklanarak diğer Hıristiyanları öldürmelerinden korkulduğu bilgisi de alınmıştır. Ermeniler hakkında benimsenmiş bulunan siyasi ve polisiye önlemlerin diğer Hıristiyanlara uygulanması kesinlikle kabul edilemez olduğundan kamuoyu üzerinde pek kötü etki bırakacak ve özelikle ayrım yapmaksızın tüm Hıristiyanların yaşamlarını tehdit edecek bu gi,bi olaylara hemen son verilmesini emrediyorum.

Taner AKÇAM; 1953 Türkiye Ardahan’da doğar. ODTܒden mezun olur. Sol görüşleri ve çeşitli gizli örgütlerdeki etkinlikleri nedeniyle 1976 yılında yargılanıp ve 9 yıl hapis cezası alır. 1977 yılında yattığı hapishaneden kaçarak siyasi sığınmacı olarak Almanya’ya sığınır. Akademik çalışmalarını halen Hamburg Üniversitesi’nde sürdürmektedir. Sözde “Ermeni Soykırımı” konusundaki görüşlerinin gerisinde Türkiye’ye eskilerden kalan kızgınlık, küslük ve hırçınlığının izlerini ve tortularını duyumsamamak olanaksızdır. TTK Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu’na göre Ermenileri katlettiklerini kabul eden Halil Berktay ve Taner Akçam’a şöyle sesleniyor; “Hangi belgeelre göre konuşuyorlar? Sorulması gereken söylediklerini belgelerle ıspat etmek etmektir. Bir iddiada bulunuyorsanız kanıtlamak zorundasınız”.

Tarih Bilinci, Türklerde Geçmişi Anma: “... İngiltere, Fransa ve Amerika artık Türkiye’nin müttefiki olmaktan çıktı mı? “Güçlü Müttefikler” yeniden “sinsi düşman” mı oldu? Yoksa “Batı’ya bakın siz Sözde Ermeni Soykırımı’nı ortaya çıkartırsanız biz de sizin dosyanızı açarız” mı deniliyor? Emekli Büyükelçi Gündüz Aktan durumu özetler; “Biz geçmişte Türklere yapılan zulümlerin ağıtını yeterince yakmadığımız için, bugün kimse bizim de mazlum olduğumuza inanmıyor”. Bana göre bu tez doğru. Banim gibi Balkan Göçmeni aileler çok iyi bilir. Hemen hepsini Bulgar Komitacıları’nın, Yunan Asileri’nin katlettiği en az bir aile bireyi vardır. Ama Türkler tarihlerinde hiçbir zaman bu zulümlerin şikayetçisi, takipçisi olmadı. O yüzden şimdi bu sessizliğimizin cezasını çekiyoruz. Bir Orhan Pamuk bile durup dururken çıkıp Ermenileri kestiğini iddia edebiliyor.n kötüsü de aydınlarımızın önemli bir bölümü Orhan Pamuk’a yapılan en küçük eleştirileri bile susturmaya çalışıyor. Yani milletçe sürekli olarak sanık sandalyesinde oturuyoruz. Ama kimse bizim savunmamızı işitmek dahi istemiyor..... “ [Ertuğrul Özkök, Balans Ayarı Kime, Hürriyet Gazetesi, 17 Mart 2005, Sf. 17].

Tarih Nasıl Yorumlanır?.. Oscar Wilde güzel bir laf etmş: ''-Tarihe borçlu olduğumuz tek görev, onu baştan yazmaktır.'' Ne demek bu?.. Wilde'ın özdeyişindeki anlamı belki Bernard Shaw dile getiriyor: ''-Büyük İskender sarhoşken en yakın dostunu öldürmüştü; ama ona duyduğumuz hayranlığın nedeni bu değil. O, sayısını bilemeyeceğimiz kadar insanı öldürttüğü için tarihin en saygın kişilerinden biri oldu.''La Rochefoucauld diyor ki: ''-Tarihin en büyük bölümü dedikodudan başka bir şey değildir.'' **İkinci Dünya Savaşı'nda Macaristan tam bir trajediyi yaşadı. İki arada bir derede kalıp ne yapacaklarını şaşıran Macarlar 1940'lı yıllarda kahroldular. Naziler yaklaşık 400 bin Macarı, Yahudi oldukları gerekçesiyle, gaz odalarında öldürdüler. Sovyet orduları Doğu Macaristan'a ulaştıklarynda Budapeşte Almanların elindeydi. Bir düşünür der ki: ''-Bir yabancı gücün eline düşmek acıdır; ama, bir başka yabancı güç tarafından kurtarılmak daha acıdır.''Sovyetler Macaristan'ı 'kurtardılar'. Budapeşte'de Moskova'ya dayanan bir hükümet kuruldu. Ancak 1956'da Macarlar başkaldırdılar. Sovyet tankları Budapeşte'ye girdi. 'Ayaklanma' bastırıldı; adı da kondu: 'Karşıdevrim'. Okullarda Macar çocuklarına '1956 Başkaldırısı' uzun süre 'karşıdevrim' diye belletildi; ama, bugün iş değişti, kuşkusuz tarih kitapları da değişti. **'Fetih' sözcüğünün dinsel bir içeriği var, Kuran'da 'Fetih suresi' 29 ayettir; İstanbul'un Türklerce ele geçirilmesi İlamda 'Feth-i Celil' diye kutsanır. Biz garip insanlar olduğumuz için her yıl iki bayram yaparız; bunlardan biri 6 Ekim 'İstanbul'un Kurtuluşu'dur; ikincisi 29 Mayıs 'İstanbul'un Fethi' dir. Bu iki kutlama birbiriyle çelişir... Neden?.. Çünkü çağlarla birlikte kavramlar da değişiyor; İstanbul bizim vatanımızın bir kentidir; insan yurt bilincine eriştikten sonra kendi vatanının bir kentini fethetmekle övünebilir mi, davul zurna, bando mızıka çalabilir mi?.. Atatürk döneminde yalnız '6 Ekim' kutlanırdı; İstanbul'un düşman işgalinden kurtuluşu gündemdeydi; Demokrat Parti iktidarında 'Fetih Bayramı' gündeme girdi; çağdışı bir mantık sardı kafaları... **Tarihi nasıl yorumlayacağız?.. 21'inci yüzyılın başındayız, 20'nci yüzyılın başında yaşanan 'Ermeni Tehciri' ne bakışın çağdaş mantığı nedir?.. Ermenistan Azerbaycan'ın bir bölümünü işgal etmişken ve bu işgal sürerken, Batı neden geçen yüzyılın başında yaşandığı ileri sürülen ''Ermeni soykırımı'' iddiasını güncelleştiriyor, Osmanlı dönemindeki bir tarihsel olayın hesabını yaklaşık bir yüzyıl sonra Türkiye Cumhuriyeti'nden sorabiliyor?.. **Tarihsel olayların yorumunu günümüzde yaparken insanların birbirlerini suçlamaları kadar çağdışı, gerici, ilkel bir tutum olamaz!.. 'Senin babanın dedesi, benim anamın ninesini bir tarihte kesmiş' diye 21'inci yüzyılda hesap sormanın hukukla bir ilgisi olamaz!.. Bu bir ilkel kan davasıdır ”[Cumhuriyet Gazetesi, 18.03.2005, Pencere, İlhan Selçuk].

Tarihçilerimiz Nerede?; Anımsadıkça hálá yanıt bulamadığımız bir olay var. Yanılmıyorsak 5-6 yıl önceydi. Boğaziçi Üniversitesi, ‘Ermeni soykırımı’ iddiasının şampiyonlarından Prof. Richard Hovanisyan’ı Türkiye’ye davet ederek (veya burada olmasından yararlanarak) öğretim üyelerine bir konferans vermesini sağlamıştı. Biz bunun doğal ve hatta gerekli olduğunu düşünüyoruz. Sonra öğrendik ki, dinleyen öğretim üyelerinden hiçbiri ‘O olaylar soykırım değil, karşılıklı öldürme nitelikli bir trajedidir’ dememiş. Bu anlayışa dayalı soru dahi soran çıkmamış. ‘O bir soykırımdır’ iddiasına acaba onlar da mı inanıyorlar? Yoksa bu konuda hiçbir çalışma yapmadıkları için soru soracak bilgi veya cesaretleri mi yok? Wisconsin Üniversitesi’ndeki öğretim üyesi, tanınmış tarihçi Kemal Karpat’ın bir makalesini dünkü Zaman Gazetesi’nde okumasaydık, belki de o olay zihnimizde tazelenmeyecekti. Prof. Karpat ‘olayların soykırım sayılamayacağını’ savunuyor. Ama makalesinin bir yerinde, ‘Türkiye’de bu konu ile uğraşanlar, şimdiye kadar inandırıcı, herkesi bir dereceye kadar ikna edecek veya kafalarda soru yaratmayacak yaklaşımlar ve fikirler üretememişlerdir’ diyor. Dediği yalan mı? Dönüyor dolaşıyor, ebediyete intikal etmiş bulunan Esat Uras’ın, Sadi Koçaş’ın, Şinasi Orel’in, Kamuran Gürün’ün kitaplarıyla Yusuf Halaçoğlu’nun, Mim Kemal Öke’nin, Şeref Ünal’ın, Mehmet Kanar’ın, Bilal N.Şimşir’in, Mevlut Oğuz’un ve daha sayınız ki 50 yahut 100 yazarın kitap ve makaleleri ve ‘ASAM’ın yayınları içinde bocalıyoruz. Açık konuşalım: Suçlu olduğumuza inandıkları için mi tarihçilerimiz bu konuyu ele alıp antipatik olmak istemiyorlar? Yoksa araştırma yapmanın, gerçekleri olduğu gibi ortaya çıkarmanın -suçluysak suçluyuz, değilsek masumuz diye haykırmanın- gerektirdiği medeni cesaretten mi yoksunlar? Bir üçüncü ihtimal daha var: Profesör olunca kitapları kapatma, araştırma yapmanın zahmetine katlanmama daha kolaylarına mı geliyor? Öyle ya 67 yaşına kadar maaş al, sonra emekli ol... Yıllar boyunca yaptıkların ne idi, yapman beklendiği halde yapmadıkların ne idi, kimseye hesap verme... Ve defteri kapat git! Galiba bizdeki temel gerçek bu sonuncu ihtimalle örtüşüyor. Yoksa 80’e yakın üniversitenin bunca tarih kürsüsünde görev yapan çok sayıda akademisyen, kendi tarihine bu kadar uzak ve ilgisiz davranır mıydı? Prof. Bernard Lewis, Prof. Stanford Shaw, Prof. Justin McCarthy, Samuel Weems ve Prof. Heath Lowry gibi isimler olmasa Türkleri kim savunacaktı? Bundan da mı utanmıyorlar? Hani kılıcından kan damlayan Tarih vakıflarımız? Ve nerede yurtdışındaki üniversitelerde görev yapan tarihçilerimiz? Bakın üç yıl önce resmen görevlendirilinceye kadar bu konuya eğilmek zahmetine katlanmayan Türk Tarih Kurumu’na söz söylemiyoruz. Çünkü son üç yılda ne yaptıklarını hálá göremediğimiz gibi umudumuz da yok [Oktay  Ekşi, Hürriyet Gazetesi; 22.03.05].

Taşnaklar; “..Ermeni Devrimci Federasyonu Taşnaksutyun Partisi, 1890'da Rus İmparatorluğu toprakları içinde bulunan Tiflis'te kurulmuştur. Bu parti, Osmanlı Imparatorluğu'nun Anadolu'da yıkılması planlarında önceki Ermeni milliyetçi partilerine katılmıştır. Parti ideoloji bakımından sosyalist ve milliyetçiydi. Partinin Manifestosu "Türk Hükümeti'ne karşı bir halk savaşı" ilan etmişti. "Milli özgürlügü korumanın korkutucu yükümlülüğünden" bahsediyordu. Toprağın yeniden dağıtılması, toplumsal kardeşlik ve iyi bir hükümet çağrılan arasında Taşnak Partisi’nin 1892 Programı ihtilalci hedeflerini ortaya koydu. Bu program, ihtilalci komiteler ve savaş gruplarının kurulmasını ve halkı silahlandırmayı da içeriyordu. Taşnaklar niyetlerini "savaş tahrikçiligi yapmak ve hükümet görevlilerine terör uygulamak..." ve "hükümet kuruluşlarının yagmalanmasını ve zarar görmesini sağlamak"1 olarak ilan ettiler. Takip eden yıllarda planlarını uyguladılar. 1896 da Taşnak düsturu, "Silahlara sarılın! Savaşın! Zafer bizim olacak!" idi.” [Justin McCarthy, The First Shot, Kim Başlattı?, Çeviren: Sedat İşçi, Bornova – İzmir, 2003, Kim Başlattı?, Erkan Kiraz, 28.03.05, Şirintepe-İzmit].

Tehcir [Zorunlu Yerdeğiştirme] Kanunu: Osmanlı Sultanı Mehmet Reşat zamanında 27 Mayıs 1915 tarihli yasa maddeleri aşağıdakilerden oluşur; 1.) Savaş zamanlarında ordu, kolordu ve tümen komutanları, bunların yardımcıları ve bağımsız garnizon komutanları halk tarafından her hangi biçimde hükümet emirlerine, ülkenin savunulmasına, düzen ve asayişin korunmasına ilişkin alınan uygulama ve önlemlere karşı çıkma, silahla tecavüz ve direniş görürlerse hemen askeri güçlerle en şiddetli yolla cezalandırmaya, tecavüz ve direnişi kökünden yok etmeye yetkili olup buna da zorunludur. 2.) ordu, kolordu ve tümen komutanları askeri zornluluklardan dolayı yada casusluk ve hainliklerini duyumsadıkları köy ve kasaba yerleşiklerini tek tek yada toplu olarak başka yerlere gönderebilir yada oralara yerleştirebilirler. 3.) Yayın tarihinden itibaren yürülüğe girer.

Teşkilat’ı Mahsusa: Osmanlı Gizli Haber alma Örgütü,

Türk “Aydınları” Ne Diyor; “Sözde Ermeni Soykırımını kabul eden Halil Berktay, Taner Akçam ve son zamanların ilginç ismi Orhan Pamuk “Ermenileri Katlettikleri”ni kabul ediyorlar. Yaptıkları açıklamalarda buna yer veriyor ama sözlerini belgelere dayandıramıyorlar.”

Türk Tarih Kurumu; 1915’te Soykırım Olmadığını Belgeleriz; TTK Başkanı Prof. Halaçoğlu, önerisini getiriyor gündeme: ‘Ben diyorum ki, Türkiye, Birleşmiş Milletler nezdinde bir uluslararası araştırma komisyonu kurulmasını teklif etsin.’ TTK Başkanı Prof. Halaçoğlu, ‘Biz bu kadar rahatız’ dedikten sonra önerisini getiriyor gündeme: ‘Ben diyorum ki, Türkiye, Birleşmiş Milletler nezdinde bir uluslararası araştırma komisyonu kurulmasını teklif etsin. Herkes gelsin ve orada bu mesele konuşulsun.’ 1915’te ne oldu?; - Ermenilerle Osmanlı Devleti arasında meydana gelen anlaşmazlık ve çatışmalar, 1915 yılında başlamadı. Ta 1881’lerde başlayan ve İngiltere, Fransa, Rusya gibi ülkelerin müdahaleleriyle gelişen bir süreçtir bu. Döneme ilişkin belgelere baktığınızda, Doğu Anadolu’daki altı viláyette yaşayan Ermeniler’in örgütlendiğini ve Rusların da desteğini alarak Müslüman köylerine saldırdığını görürsünüz. Rusya ve Batılı devletler mi kışkırtıyor Ermenileri?; -Evet ama Ermeniler tarafından kurulan 21 ayrı örgüt de destekliyor bunu. Bu örgütlerin şubeleri Van’dan İstanbul’a kadar her yere yayılmıştır. 18 Mart’ta Çanakkale Savaşları başladığı sırada, Anadolu’da örgütlenen Ermeniler topyekûn bir isyan hareketine girişmişlerdir. 16 Nisan’da Van’da, 17 Nisan’da Çatak’ta, Bitlis’te, Elazığ’da, Zeytun’da, Adana’da başlayan isyan hareketleri sebebiyle Osmanlı Devleti, Almanlar’ın ve zamanın Genelkurmay Başkan Yardımcısı Enver Paşa’nın da isteği üzerine, bu bölgede yaşayan Ermenileri savaş dışındaki bir bölgeye nakletme kararı almıştır. Tehcir kapsamı dışında bırakılan Ermeniler var mı?; - İlk nakillerde Protestan ve Katolik Ermeniler yoktur. Daha sonra, bunlardan isyanlara bulaşanlar da nakledilmiştir. Ancak, mesela hastalar gönderilmemiş, hastaneye yatırılmış ve iyileştikten sonra gönderilmiştir. Dul kadınlar ve çocuklar da gönderilmemiştir. Amerikan belgelerinden aldığımız bir örnek vereyim. Adana şehir merkezinde 25 bin Ermeni yaşıyor. Bunlardan 17 bini sürgün edilmiştir, sekiz bini yerinde bırakılmıştır. Sadece bu bile, tehcirin Ermeniler’in iddia ettikleri gibi soykırım düşüncesiyle yapılmadığını apaçık bir biçimde gösteriyor. Soykırım değilse bile ‘etnik temizlik’ amacı yok mu?; -Kesinlikle etnik temizlik ifadesi yanlıştır. Zira bu tabir, soykırımla eşdeğerdir. Ermenilerin zorunlu olarak başka bir bölgeye gönderilmelerinden murat, verdikleri zararların önüne geçmek olduğu için, bölgenin Ermeniler’den arındırılması amaçlanmıştır. Tehcir Kanunu ile birlikte ne kadar Ermeni göç ettiriliyor?; - Bizim Osmanlı arşiv belgelerine göre, ki burada yüzde 10 eksiğimiz olabilir, 438 bin Ermeni gönderildi. Hepsinin şehir şehir kayıtları var. Bununla beraber, bu kayıtların dışında bir miktar daha Ermeni gönderilmiş olabilir. Peki tehcir döneminde Osmanlı coğrafyasındaki toplam Ermeni nüfusu ne kadardı?; -Osmanlı istatistiklerine göre, 1 milyon 296 bin Ermeni var. Justin McCarthy, 1 milyon 698 bine çıkartıyor Ermeni nüfusunu. Stanford Show ise Osmanlı sayımlarını esas alıyor. Patrikhane, 2 milyon 250 bin civarında bir nüfustan söz ediyor. Fakat Patrikhane’nin rakamları İngilizler tarafından bile itibara alınmıyor. Patrikhane’nin 1914 kayıtlarında 1 milyon 915 rakamı yer alıyor. Biz şöyle düşünüyoruz: Osmanlı kaynakları üçte bir oranında hata yapmaz. Yani 1 milyon 300 bin diyorsa, 450 binlik bir hata yapıyor olamaz. Biz bunun için 1.5 milyon civarında bir Ermeni nüfusu olabileceğine kanaat getiriyoruz. Ermeni konvoylarına kimler saldırıyor?; -Bu gerçekten de çok önemli bir konu. Ne oluyor Ermenilere? Diyelim ki 1.5 milyon Ermeni var, bu 1.5 milyon Ermeni’ye ne oluyor? 1915’te Erzurum’dan Erzincan’a giden 500 kişilik bir Ermeni kafilesi, Kürt eşkıyasının baskınına uğruyor ve tamamı öldürülüyor. Bunların belgeleri var. Sadece Ermeni değil, İngiliz, Amerikan ve Rus belgelerinde de yazıyor. Ancak ‘Bu baskın ve katliamlar Kürtler tarafından yapılmıştır’ diye ortaya çıkmanın da gereği yok. O zaman Kürt-Türk ayrımı yapmış gibi bir pozisyona düşeriz ki, o da doğru olmaz. Size göre ne kadar Ermeni öldü?; -Bana göre, hastalık, çatışmalar ve katledilme hadiseleri, Kafkasya’daki hastalıktan ölümler dahil, 300 bin civarında Ermeni öldü. Bunun 200 bini kesinlikle Kafkasya’daki hastalıklardan öldü. Blue Book’ta (Mavi Kitap zikredilen rakam da 600-800 bin arasındadır. Bu rakamlar bile ortada büyük bir trajedinin olduğunu göstermiyor mu?; - Hiç kuşkusuz ortada büyük bir trajedi var. Bu trajedi, Ermenilerin öldürdüğü 519 bin Müslümanı da kapsıyor. Ancak şurası açıklığa kavuşmalıdır ki, ölen Ermenilerin büyük çoğunluğu hastalıktan ölüyor. Müslümanları öldürenler ise bizzat Ermeni çeteleri. Katledilenler, net rakamlarla elde edebildiğimiz kadarıyla sekiz-on bin civarında. Bunun dışında kalanların hemen hepsi hastalıktan veya açlıktan ölüyor. Soykırıma veya etnik temizliğe kanıt olarak, Talat Paşa’nın Diyarbakır Valisi’ne gönderdiği telgraf gösteriliyor. Siz ne diyorsunuz bu telgrafa?; - Telgrafta, hiçbir zaman ‘katledin’ diye imá bile yok. Bu telgrafı anlamak için hem Osmanlıca’yı, hem de Osmanlı belgelerinin dilini iyi bilmek gerekir. Telgrafta, ‘katledin’ diye bir imá yok belki ama ‘katletmeyin’ diye bir netlik de yok. ; -Ama o anlama getiriyor. Eğer devlet, Ermenilerin katledilmesini istiyor olsaydı, o telgrafı çekmezdi zaten. Bütün şifre telgraflar tam takım halinde Osmanlı arşivlerinde mevcut. Bırakın emri, bir tanesinde bile böyle bir imáda bulunulmuyor. Aksine pek çok belgede, kafilelere zarar vereceklerin şiddetle cezalandırılacağı bildiriliyor. Katliam yapmayı planlayan bir devlet bu kadar ketum olabilir mi? ‘Bu tarihi bir konudur, bırakalım tarihçiler tartışsın’ aşamasına nasıl gelindi?; - Eskiden bu konu ile ilgili pek çok şey bilinmiyordu ve bu nedenle kimse kendisine güvenemiyordu. Çünkü Osmanlı arşivleri tasnif edilmemişti. Bu konuya ilişkin bölümler 1990’dan sonra tasnif edildi. Diğer taraftan, biz yaklaşık üç-dört yıldır, dış arşivleri ciddi olarak tarıyoruz. Amacımız da, böyle bir şeyin gerçekten olup olmadığını ortaya çıkartmak. Biz şu an, ‘Fransızlar soykırımı mı kabul etmek istiyorlar, buyrun gelin masaya, oturup konuşalım. Neye göre soykırım iddiasında bulunuyorsunuz’ diyebilecek duruma geldik. Çünkü artık elimizde belgeler var. ‘Tarihi tarihçilere bırakalım’ tezi üzerine Prof. Şükrü Hanioğlu bir makale yazarak, hem meseleyi tarihçilere bırakmanın doğru olmayacağını, hem de belge değiş-tokuşunun sorunu çözmeyeceğini söyledi. Sizin fikriniz nedir?; -Ben Şükrü Hanioğlu’na katılıyorum. Ben de aynı şeyi söylüyorum. Şimdi bakın, biz ‘Tarihçilere bırakalım’ derken şunu kastediyoruz: Öncelikle bu konu araştırılmalı, bir alt zemin ortaya çıkmalı diyoruz. Bir iddiada bulunuyorsunuz ve ‘Ermeniler soykırıma uğradı’ diyorsunuz. Peki, bununla ilgili bir belge sunmanız gerekmez mi? Burada da birisi çıksın, ‘Osmanlı şu kararı aldı, şu emri verdi ve şöyle bir uygulama yaptı’ desin. Bir toplumu yok etmek isteyen bir devlet, bütün yabancı yardım kuruluşlarına o kampları açar mı? Sadece Suriye’de 486 bin Ermeni’ye yardım ediliyor. Ben diyorum ki, Türkiye, Birleşmiş Milletler nezdinde bir uluslararası araştırma komisyonu kurulmasını teklif etsin. Herkes gelsin ve orada bu mesele konuşulsun. Biz bu kadar rahatız. Sorunun çözümü için önerileriniz nedir?; -Belgelere dayalı olarak konuşmayı öneriyorum. Belgeler dışında hiçbir şey konuşmayalım ve her şeyi belgeleyelim. Ermeni soykırımını kabul eden Sayın Halil Berktay veya Sayın Taner Akçam hangi belgelere göre konuşuyorlar? Osmanlı arşivlerine girmediklerini biliyorum. Halbuki yapılması gereken, belgelerle söylediklerini ispat etmektir. Bir iddia ortaya atıyorsanız, bunu kanıtlamak zorundasınız. Biz soykırım olmadığını belgeleyebilecek durumdayız. Onların elinde de soykırım yapıldığına dair bir belge varsa, bunu bugüne kadar ortaya koymaları gerekmez miydi?. Teşkilat-ı Mahsusa; Ne yabancı arşiv belgelerinde, ne de Türk arşiv belgelerinde Teşkilát-ı Mahsusa ile ilgili tek bir kelime bile yok. Teşkilát-ı Mahsusa çok küçük bir grup ve farklı bir sebeple teşkil edilmiş. Bunların görevi çok farklı. Katliamla filan uğraşacak ne vakitleri, ne de sayıları var. Belgeleriniz nerede; Ermeni soykırımını kabul eden Sayın Halil Berktay veya Sayın Taner Akçam hangi belgelere göre konuşuyorlar? Yapılması gereken, söylediklerini belgelerle ispat etmektir. Bir iddiada bulunuyorsanız, kanıtlamak zorundasınız. [Türk tarih Kurumu, Söyleşi, Hürriyet Gazetesi, 30.03.05, Erkan Kiraz, Email; erkankiraz@yahoo.com , Şirintepe-İzmit].

Türk ve Ermeni Doktorlar..; Ciddi bir araştırmanın sonuçları, pazartesi günü Milliyet'te yayımlandı: "Türkler ve Ermeniler birbirlerine nasıl bakıyorlar?" Araştırmaya göre Ermenistan'da yaşayan Ermeniler, Türklere daha çok olumsuz bakıyor, Türkiye'deki Türkler ise Ermenilere daha ılımlı ve olumlu. (TESEV ile HASA'nın ortak araştırması) Araştırmanın en ilginç noktalarından biri, doktor sorunu. Ermenilerin yüzde 66.9'u hastalanırlarsa Türk doktorun kendilerine bakmasını istemiyor, Türkler de ise bu oran yüzde 22.9. Bunlar da Ermeni doktorun kendilerini tedavi etmesini istemiyor. Bu sonuç, bize rahmetli Prof. Dr. Hüsnü A. Göksel'in bir anısını hatırlattı. Prof. Dr. Göksel, Amerika'da Columbia Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde çalışmaktadır, toraks cerrahisi bölümünün başasistanıdır, dahiliye başasistanı onu arar, akciğer kanseri olan bir hastanın acele ameliyatı gerekmektedir. *** HÜSNÜ Göksel, hastanın dosyasına bakar, adı "Mr. Edward Beybıyın"dır, "Bunun Türkçesi Yetvart Babayan olmalı!" der, hastanın odasına gider, tahmini doğru çıkmıştır, "Mr. Edward", "Bay Yetvart"tır, konuşur, tanışırlar, sıra en önemli konuya gelir, Hüsnü Göksel, hastaya ameliyat edileceğini söyler, Yetvart Babayan sorar: "Kim yapacak ameliyatımı?" "Ben yapacağım!" Hasta, doktorun elini tutar: "Kusura bakma evlat, gönül koyma bana, gücenme, biz seninle toprak kardeşiyiz ama, b en sana ameliyat olmam! Bir Türk'ün bıçağı altına yatamam!" Peki, niçin? "Anlatmaya kalkarsam, ikimiz de rahatsız oluruz." Anlatsa herhalde "tehcir" olaylarını anlatacaktır. Sonra doktorun elini avuçlarının içine alır: "Evlat, bana gücenmedin ya!" *** DR. Hüsnü Göksel, bağlı olduğu bölümün başkanına gider anlatır, profesör "Olmaz öyle şey!" der: "Burada din, dil, ırk, mezhep, renk, milliyet, ayrıcalıklar ileri sürülemez. Senin hekimliğini beğenmeyebilir, cerrahlığını beğenmeyebilir, bilgini yetersiz bulup senin kendisini ameliyat etmemeni isteyebilir. Ama senin milliyetini ileri sürerek, ameliyatını başkasının yapmasını isteyemez. Ya sana ameliyat olacak, ya çıkıp gidecektir." Hüsnü Göksel, akşam üzeri Yetvart Babayan'ın odasına uğrar, yatağı boştur, gitmiştir. Araştirmanin "Ermeniler"le ilgili bölümüne biz bir şey söyleyecek durumda değiliz, ama Türklerin yüzde 22.9'unun "Ermeni doktor istemem!" demesi bizi çok şaşırttı. İnsanlar "Kolsuz Agop" diye anılan Prof. Dr. Agop Kotoğyan'a muayene ve tedavi olmak için sıraya girmişse... insanlar, dahiliyeci Prof. Dr. Aram Sukyasyan'dan şifa bekliyorsa, kimdir bunlar, "Ben Ermeni doktora gitmem!" diyenler? Ayıp! Ayıp ki ayıp! [Hasan Pulur, Milliyet Gazetesi, 30.03.05, h.pulur@milliyet.com.tr, Erkan Kiraz, Email: erkankiraz@yahoo.com , Şirintepe-İzmit].

Türk-Ermeni Uzlaşma Komisyonu [Turkish Armenian Reconciliation Commission – TARC]; 2001 yılında Türk ve Ermeni sivil toplum örgütleri temsilcileri tarafından kuruldu.

Yusuf HALAÇOĞLU: Prof., Türk Tarih Kurumu (TTK) Başkanı [2005].

Ermeni Soykirimi Olmadı:-

Mavi Kitap Efsanesi:

Doguda Acilan Mezarlarda Ermenilerin Cesetlerine Rastlanmadı:

Yazar Orhan Pamuk Turkiye'yi Karalayan İftiralari:

150 milyon Dolarlik Ermeni Mali Davasi:

Ermeni Tehciri’nde Almanya'nın Rolü:

McCarthy: Savas Var Soykirim Yok:

İzmit ve Osmanlı Zamanları’nda Ona Bağlı Yerleşim Yerleri’yle İlgili Başbakanlık Osmanlı Arşivleri - Başbakanlık Cumhuriyet Arşivleri;

03.06.1319, Bahçecik. Tarih: 03/Ha/1319, Dosya No: 588, Gömlek No: 67, Fon Kodu: ZB. Amerika'ya gitmek için terk-i tabiiyyet eden Ermeni Cemaatinden ve İzmid'in Bahçecik Karyesi'nden Ahsiyat bint-i Begos ile kızı Marya bint-i Karabet'in avdetlerine meydan verilmemesi.

03.12.1291, Bahçecik. Tarih: 03/Ar/1291, Dosya No: 9, Gömlek No: 51, Fon Kodu: ZB. İzmit'e bağlı Dodurga ve Bahçecik nahiyesi müdürlüğü yapmış olan Bekir Sıtkı Efendi için mazbata verilemediği ve münhal bir müdürlüğün bulunmadığı.

06.08.1323, Bahçecik. Tarih: 06/Ağ/1323, Dosya No:435, Gömlek No: 55, Fon Kodu: ZB. Muhtell-i şuur iken sağlığına kavuşan Bahçecikli İsrail veled-i Agop'un kefalete bağlanarak akrabasından İstepan'a teslimi.

11.07.1323, Bahçecik. Tarih: 11/Te/1323, Dosya No:435, Gömlek No: 37, Fon Kodu: ZB. Bahçecik Ermeni Cemaati kadınlarından Andonban Zivart isimli kadının İstanbul'a gitmesine izin verilmesi.

1254, Bahçecik. Tarih: 1254 (Hicrî), Dosya No: 499, Gömlek No: 24441, Fon Kodu: HAT, İzmid'de Bahçecik Köyü reayasından ihtida eden Ohannes, fikrinden rucu eylediğinden şer'an idamı lâzım geldiğini İstanbul Kadısı ilâm etmekle arz ve padişah tarafından kabul olunduğuna dair.

1254, Bahçecik. Tarih: 1254 (Hicrî), Dosya No: 499, Gömlek No: 24441/.A, Fon Kodu: HAT, İzmid'de Bahçecik Köyü reayasından ihtida eden Ohannes, fikrinden rucu eylediğinden şer'an idamı lâzım geldiğine dair.

1274.07.M., Bahçecik. Tarih: 07/M /1274 (Hicrî), Dosya No: 234, Gömlek No: 54, Fon Kodu: A.} MKT.NZD. İzmid Bahçecik Karyesi’nin gayr-ı müslim ahalisinin ormandan kereste ve odun kesmelerine muhalefet eden İzmid Tersanesi memuruna mani olunması.

1274.12.Ca., Bahçecik. Tarih: 12/Ca/1274 (Hicrî), Dosya No: 121, Gömlek No: 99, Fon Kodu: A.}MKT.DV.. İzmit'in Bahçecik Köyü’nde vefat eden İstefan'ın terekesine yapılan müdahalenin men'i.

1277.25.L., Tarih: 25/L /1277 (Hicrî), Dosya No:470, Gömlek No: 1, Fon Kodu: A.} MKT.UM.. İzmid'in Bahçecik Köyü’ne getirilen eşya, erzak ve saireden şimdiye kadar gümrüğü alınmazken şimdi niçin alınmaya başlandığının meclisce araştırılarak iş'arı.

1281, Akmeşe. Tarih: 1281 (Hicrî), Dosya No:315, Gömlek No:13, Fon Kodu: A.} MKT.MHM. . İzmid'in Ermişe manastır panayırına gelip- gidenlere gösterilen kolaylıktan dolayı manastır tarafından teşekkür edildiği.

1297.27.Ş., Bahçecik. Tarih: 27/Ş /1297 (Hicrî), Dosya No: 165, Gömlek No: 64, Fon Kodu: Y..A...HUS. İzmid Sancağı'na bağlı Bahçecik Köyü’nde mukim bir Amerikalı ile hizmetçisinin katledildiğine dair.

1309.26.S., Akmeşe. Tarih: 26/S /1309 (Hicrî), Dosya No:23, Gömlek No:14, Fon Kodu: Y..PRK.UM.. Armaş Manastırı'nı ziyaret eden Ermenilerin vukuat çıkmadan mahallerine döndükleri.

1311.23.M; Tarih: 23/M /1311 (Hicrî), Dosya No:6, Gömlek No:72, Fon Kodu: Y..PRK.DH.. İzmid merkez kazasıyla Adapazarı, Geyve ve Karamürsel Kazaları'nda teşkil edilen tahrir-i nüfus komisyonlarında Ermeni azaların da istihdam olunduğu. Ahalisi tamamen müslim olan Kandıra Kazası Tahrir-i Nüfus Komisyonu'nunsa müslimlerden müteşekkil olduğu.

1311.29.; Tarih: 29/M /1311 (Hicrî), Dosya No:6, Gömlek No:79, Fon Kodu: Y..PRK.DH.. İzmid Sancağı dahilinde bulunan Ermeni memurların isim, görev, rütbe ve maaşları. (Belge tarihi M.30),

1313.13.R., Akmeşe. (Tarih: 13/R /1313 (Hicrî), Dosya No: 655, Gömlek No: 2, Fon Kodu: A.} MKT.MHM. İzmid'e bağlı Armaş Manastırı Başrahibi Ormanyan'ın panayır için toplanan Ermenilere muzır telkinatta bulunduğu. Adapazarı'nda Antranik adlı bir şahsın üzerinde revolver, fişenk ve muzır risale yakalandığı.

1313.14.Z., Bahçecik. Tarih: 14/Z /1313 (Hicrî), Dosya No:655, Gömlek No:21, Fon Kodu: A.} MKT.MHM. Bahçecik civarındaki köyün halkı ile Ovacık Köyü'nden bazı şahıslara saldırarak hırsızlık ve yaralama olaylarına karışan İzmid'deki muhacirler hakkında gerekli muamelenin yapıldığı.

1314.02.N., Bahçecik. Tarih: 02/N/1314 (Hicrî), Dosya No:6, Gömlek No:106, Fon Kodu: DH.TMIK.S.. Bahçecik ve Yalova nahiyelerinde gayri müslim nüfus fazla olduğundan gayri müslim müdür ve müslüman müdür muavini tayininin münasib olduğu.

1314.11.C., Bahçecik. Tarih: 11/C /1314 (Hicrî), Dosya No:2, Gömlek No:107, Fon Kodu: DH.TMIK.S.. İzmid'e bağlı Bahçecik Nahiyesi’nde gayri müslim nüfus, müslüman nüfusa göre dört kat daha fazla olduğundan bu nahiye müdür ve muavinliklerine hangi sınıf ahaliden tayin olunacağının arzı.

1314.12.B., Bahçecik. Tarih: 12/B /1314 (Hicrî), Dosya No: 4, Gömlek No: 66, Fon Kodu: DH.TMIK.S.. Gayri müslim nüfusun çoğunlukta bulunduğu Bahçecik ve Yalova nahiyeleri müdür ve muavinleri hakkında yapılacak muamele.

1314.12.B., Bahçecik. Tarih: 12/B /1314 (Hicrî), Dosya No:4, Gömlek No: 67, Fon Kodu: DH.TMIK.S.. İzmid'in Ermişe ile Kandıra kazasına tabi Ağaçlı ve Akabad karyelerinin merkez ittihaz edildiği birer nahiyenin teşkili.

1314.24.L., Bahçecik. Tarih: 24/L /1314 (Hicrî), Dosya No:8, Gömlek No: 14, Fon Kodu: DH.TMIK.S.. Yalova ve Bahçecik müdürlüklerine tayinleri istenen şahıslardan Heci Artin'in su-i ahvalinden dolayı hakkında tahkikat yapılması.

1314.28.Ra., Bahçecik. Tarih: 28/Ra/1314 (Hicrî), Dosya No:655, Gömlek No:25, Fon Kodu: A.} MKT.MHM. İzmid'in Bahçecik Karyesi ahalisinden Vahan Celeyan ve arkadaşlarının bazı müftereyata binaen Dersaadet'e getirtilip Zabtiye'de tevkif edildiklerinden bahisle kefaletle tahliyeleri hususunda (Ermeni) Beyoğlu Kilisesi başpapazının teklifi.

1315.19.M., Bahçecik. Tarih: 19/M /1315 (Hicrî), Dosya No:655, Gömlek No:32, Fon Kodu: A.} MKT.MHM. Bahçecik Ermenilerinden Martini tüfenklerle müsellah bazı tütün kaçakçılarının takip edilerek yakalanmaları ve neticenin bildirilmesi.

1317.28.R., Bahçecik. Tarih: 28/R /1317 (Hicrî), Dosya No:154, Gömlek No: 70, Fon Kodu: Y..PRK.ASK. İzmid'in Bahçecik Nahiyesi’nde velileri tarafından satılan kız çocuklarının hizmetçi olarak kimler tarafından hangi ailelere satıldığının yapılan tahkikat neticesinde ortaya çıkarıldığı.

1320.29.Ş., Akmeşe. Tarih: 29/Ş /1320 (Hicrî), Dosya No: 520, Gömlek No: 34, Fon Kodu: A.}MKT.MHM. İzmid sancağında Ermişe nahiyesindeki köylere iskan edilen Rumeli Muhacirleri’ne verilecek zahire bedeli hakkında.

1321.01.B., Akmeşe. Tarih: 01/B /1321 (Hicrî), Dosya No:251, Gömlek No:105, Fon Kodu: Y..MTV. Ermişe Ermeni Manastırı’nın yevm-i mahsusu sebebiyle oraya bir süvari müfrezisi sevki.

1321.05.Ma; Tarih: 05/Ma/1321, Dosya No:45, Gömlek No:72, Fon Kodu: ZB. İzmid'e gidip gelen Ermeni yolcular hakkında Zabtiye memurlarınca çıkarılan müşkilatın kaldırılması.

1321.17.Z., Tarih: 17/Z /1321 (Hicrî), Dosya No: 68, Gömlek No: 94, Fon Kodu: Y..PRK.UM.. Ordu'dan gelip İzmid'e yerleşen Ermenilerin ahvali.

1322.25.; Tarih: 25/Ha/1322, Dosya No:374, Gömlek No:1, Fon Kodu: ZB. Dersaadet'te olup mürur tezkiresine tabi olmayan mahallere gidecek Ermenilerin bulundukları mahallin polis komiserliğinden esbab-ı azimetlerine dair ilmuhaber almalarının uygun olacağı.

1323.18.B., Akmeşe. Tarih: 18/B/1323 (Hicrî), Dosya No: 655, Gömlek No: 41, Fon Kodu: A.}MKT.MHM. İzmid'deki Armaş Manastırı'nın özel günü olduğunu bahane ederek birçok Ermeninin burada toplanacakları ve içlerinde Amerika'dan gelmiş bazı fesede de olduğu halde birtakım nümayişlere teşebbüs edecekleri ihbar olunduğundan, bu meyanda lazım gelen tedbirlerin alınması.

1323.26.Tn; Tarih: 26/Tn/1323, Dosya No:23, Gömlek No:42, Fon Kodu: ZB. Mahallince verilecek mürur tezkeresi dışında hiçbir Ermeninin izin almadan Dersaadet'e gelemiyeceği.

1323.27.Tn; Tarih: 27/Tn/1323, Dosya No:321, Gömlek No:63, Fon Kodu: ZB. Dersaadet'e gelecek Ermenilerde gereken şartlar ve bunların İzmid'den gelenlere de titizlikle uygulanması.

1324.30.Z., Tarih: 30/Z/1324 (Hicrî), Dosya No:79, Gömlek No: 57, Fon Kodu: Y..PRK.UM.. Ermeni fesadcıların ecnebiler tarafından desteklendiği, kilise şirket vb. yerlerde beslendiği ve muzır mektuplar yazıldığı.a.g.y.tt.

1327.27.Z., Yuvacık. Tarih: 27/Z/1327 (Hicrî), Dosya No:52/-1, Gömlek No:37, Fon Kodu: DH.MUİ. İzmid Kazası Yuvacık Karyesi'ndeki Ermeni Mektebi'nin harab olmasından dolayı, yıkılarak yeniden inşası.

1330.23.Ş., Akmeşe. Tarih: 23/Ş /1330 (Hicrî), Dosya No:114/-2, Gömlek No:11, Fon Kodu: DH.İD.. 1-İzmit'te Protestan Kilisesi'nin hedmiyle altı katı da zükur mektebi olmak üzere yeniden inşası ve ayrıca bir inas mektebiyle vaiz ikametgahının inşasına ruhsat verildiği. 2-Ermeşe'de köylülere ait olduğu halde Ermeşe Manastırı tarafından iddia-i tasarrufda bulunulan orman hakkında idarece bir şey yapılamayacağı. 3-Ermeşe'de zuhur eden kolera sebebiyle panayıra ahalinin girmemesine dair alınan karara Rahip Hama Zasib uymadığından ceza-i nakdiye mahkum edildiği. 4- Adapazarı'nın Gazeller Mahallesi'ndeki Surp Istapanos namındaki harap Ermeni Kilisesi'nin yıkılarak yerine çan kulesini de muhtevi yeni kilise yapılmasına ruhsat verildiği.

1333.06.B., Tarih: 06/B /1333 (Hicrî), Dosya No: 5, Gömlek No: 56, Fon Kodu: DH.EUM.3.Şb İzmid'de Ermeni Mahallesi’ne giden polis memurlarıyla asker firarileri arasında çıkan müsaademede birinin yaralı olarak yakalandığı, diğer şahıslar hakkında takibat ve tahkikatın icra edilmekte olduğu.

1333.07.N; Tarih: 07/N /1333 (Hicrî), Dosya No:7, Gömlek No:16, Fon Kodu: DH.EUM.3.Şb Bursa ve İzmid'de silahların teslimi için tanınan süre içinde Ermenilerin, bir kısım silahları teslim ettiği ve bu sürenin son defa beş gün daha uzatılması.

1333.24.B., Tarih: 24/B/1333 (Hicrî), Dosya No:6, Gömlek No:10, Fon Kodu: DH.EUM.3.Şb Adapazarı'nda cereyan eden hadisede, jandarma neferinin, Ermeni suikastinden değil, kazaen polis tarafından öldürüldüğü, failin ise yakalandığı.

1333.26.B., Tarih: 26/B /1333 (Hicrî), Dosya No:1, Gömlek, No:48, Fon Kodu: DH.EUM.KLH. Sofya'da yayınlanan ve Osmanlı Hükümeti aleyhinde neşriyatta bulunan Ermenice Castan Gazetesi ile Bahçecik'ten V.M. imzasıyla Sofya'da bu gazeteyi çıkaran Gukas Minasyan'a gönderilen mektupların tahkiki.

1334.23.Ş., Akmeşe. Tarih: 23/Ş /1334 (Hicrî), Dosya No:26, Gömlek No:15, Fon Kodu: DH.UMVM, İzmit-Ermeşe yolu inşaat masrafı için 1332 yılı bütçesine fasl-ı mahsus açılarak fazla varidattan tahsisat ayrılması.

1336.02.Ş., Bahçecik. Tarih: 02/Ş /1336 (Hicrî), Dosya No:4, Gömlek No:8, Fon Kodu: DH.EUM.KLH. İzmid'in Bahçecik Nahiyesi’nde eşkıyalık yapan, Yetimoğulları diye bilinen Haşim ve İbrahim'in Rize'ye kaçmalarına yardımcı olacak olan, İstanbul'da mukim Bayram'ın yakalanması.

1336.02.Ş., Bahçecik. Tarih: 02/Ş/1336 (Hicrî), Dosya No: 4, Gömlek No:8, Fon Kodu: DH.EUM.KLH. İzmid'in Bahçecik nahiyesinde eşkıyalık yapan, Yetimoğulları diye bilinen Haşim ve İbrahim'in Rize'ye kaçmalarına yardımcı olacak olan, İstanbul'da mukim Bayram'ın yakalanması.

1336.25.L; Tarih: 25/L /1336 (Hicrî), Dosya No:4, Gömlek No:18, Fon Kodu: DH.EUM.KLH. Ermeni çetecilerden Toros ve refiklerinin, İzmid'e hareket ederken yakalandıkları.

1337.05.C; Tarih: 05/C /1337 (Hicrî), Dosya No:36, Gömlek No:55, Fon Kodu: DH.EUM.SSM. İzmid'e gitmek için trene binen Ermeni Dikran Efendi'nin seyahat varakasının süresi dolduğundan seyahatine mani olunduğu, memura müdahale eden Yunanlı Dimitriyadi'nin de uyarılması.

1337.12.B., Tarih: 12/B/1337 (Hicrî), Dosya No:4, Gömlek No: 86, Fon Kodu: H.EUM.AYŞ.

1338.11.Z., Bahçecik. Tarih: 11/Z /1338 (Hicrî), Dosya No: 43, Gömlek No: 34, Fon Kodu: DH.EUM.SSM. Haydarpaşa'dan İzmid'e hareket eden Salib-i Ahmer Treni’nin İngiliz ve Yunan yaralı askerlerini alarak geri döndüğü ve Bahçecik ile Ovacık arasındaki müsademede öldürülen İngiliz Generali’nin İzmid'e götürülerek defnedildiği.

15.07..1323, Bahçecik. Tarih: 15/Te/1323, Dosya No:435, Gömlek No: 40, Fon Kodu: ZB. Daha önce memleketine gönderildiği halde geri dönen Bahçecikli Ermenak veled-i Ohannes'in bir memurla geri gönderildiği.

24.09.1323, Bahçecik Tarih: 24/Ey/1323, Dosya No:610, Gömlek No:29, Fon Kodu: ZB. Akıl hastası olan ve Ermeni İspitalyası'nda tedavi olan Bahçecik Ermeni Cemaati'nden Ağauni bint-i Karabet'in, hastalığın tekrarı halinde kendisine ve başkasına zarar vermemesi için, kefalete rabtı ve durumun bildirilmesi.

27.07.1323, Bahçecik Tarih: 27/Tn/1323, Dosya No:391, Gömlek No:95, Fon Kodu: ZB. İzmid'den gelerek Şişli'de hemşiresi Sanitik'in yanına giden ve fesat erbabından olduğu bildirilen Bahçecikli Süren adlı şahsın acilen bulunup gönderilmesi.

Darüleytam (Ermişe, İzmid),

İzmid Ermeni Kabristanı,

İzmit'e bağlı Aşir karyesi baskınının faillerinden Kara Halil ve Ermeşeli Karinik'in yakalandığı.

Manastır Panayırı (Ermişe Karyesi, İzmid),

Ortaköy Ermeni Mektebi (İzmid),

 

[Bu bir geçici deneme ve derleme çalışmasıdır. Amaç Türkiye’de ve kentim İzmit ve çevresinde yaşamış yada yaşayan Ermenilere, Ermenilerin sosyal, dini ve kültürel yaşamlarına, Ermeni isyanları & çete hareketlerine, Ermeni mezalimlerine, sözde “Ermeni Soykırım Savları”na, terör örgütü Asala’nın katliamlarına ve Ermenilerin Ermenistan, Azerbaycan ve Osmanlı topraklarında Türklere karşı işlediği suçlara dair ve de Ermenilere ait her tür bilgilerin az yada çok bir arada toplanmasını ve kısa bilgiler elde edilmesini sağlamaktır. Çalışma sürekli güncellenmektedir. Bu ilk çalışma zaman zaman güncellenmiş biçimle yer değiştirecektir.]

© Copyright Hakkı Erkan Kiraz’a Aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Bu yazı ancak kaleme alanın izni alınarak tekrar yayınlanabilir yada dağıtılabilir. © Copyrighted to Erkan Kiraz. All Rights Reserved. This study may be re-copied or re-distributed only with prior consent of its Author. Edited By Erkan Kiraz erkankiraz@yahoo.com  on 22.03.05.